TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ VE İDLİB SORUNU - Halimiz
TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ VE İDLİB SORUNU 2
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
19 Mart 2020
TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ VE İDLİB SORUNU 3
İMPARATORLUK DOKTORU BERNARD
19 Mart 2020
TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ VE İDLİB SORUNU 4

Bürokraside sorumluluk aldığım yıllardan bu yana Türkiye-Rusya ilişkilerinin iyi olmasının gerek ekonomimiz gerekse de güvenliğimiz için kritik derecede önemli olduğuna inanmışımdır. Ayrıntılarına girmek istemiyorum amma Türkiye ve Rusya’nın enerji, strateji, ticaret, turizm gibi birçok alanda ortak çıkarları var. Doğal gaz ihtiyacımızın yaklaşık yüzde 60’ını Rusya’dan alıyoruz. Türkiye-Rusya arasındaki dış ticaret hacmi 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 15’in üzerinde bir artış göstererek 25.6 milyar dolara ulaştı. Büyük gruplarımızın Rusya’da önemli yatırımları var. İki ülke arasındaki karşılıklı yatırımlar yaklaşık 10’ar milyar dolar düzeyini buldu. Müteahhitlerimiz, Rusya’da önemli projelere imza atıyorlar. Türk müteahhitleri tarafından bugüne kadar Rusya’da toplam değeri 60 milyar doları aşan 2000’e yakın proje hayata geçirildi. Rus turistler turizm sektörümüz için büyük önem taşıyor. Sosyal ve kültürel ilişkilerimiz ileri boyutlarda. Dolayısıyla iki ülke arasındaki stratejik ve tarihsel dostluğun bozulmamasına özen göstermek dış politikamızın değişmez önceliklerinden birisi olmalı.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin ekonomik, ticari, sosyal ve kültürel boyutları bir yana bugün iki ülke arasındaki çıkar dengelerinin hala netleşmediği ve sorun olmaya devam ettiği Suriye’deki gelişmelere gelince bunların bir bütün içinde ele alınmasında büyük yarar var. Bölgeyle ilgili tüm devletlerin şimdiye kadar barışçıl bir çözüme ulaşmak arzusundan çok kendi ulusal çıkarlarını gerçekleştirme amacıyla izledikleri politikaları gözden geçirerek ve gerektiğinde özeleştiri yaparak iş birliği yapmaları gerekiyor.

Ancak, ABD’nin bölgede gerçekleştirmek istediği oluşumlar hesaba katıldığında ve tüm ilgili parametreler birlikte değerlendirildiğinde, bölgede her şeye rağmen çıkarları Türkiye’nin çıkarları ile en fazla örtüşen ülkenin Rusya olduğu anlaşılıyor. Dolayısı ile İdlib’de Rusya ile birlikte hareket etmek jeopolitik olarak en akılcı yol olarak gözüküyor. ABD ile Batı ise bunun tersini teşvik ediyor.

Yukarıdaki özet değerlendirme ışığında söylenebilir ki 5 Mart 2020 tarihinde Moskova’da varılan mutabakat önemli bir başarıdır. Böylece gereksiz şekilde daha fazla şehit vermemiz ve Rusya ile ilişkilerimizin daha da gerilmesi önlenmiştir.

Unutmayalım, 27 Şubat tarihinde gerçekleşen talihsiz hava saldırısı ile onlarca şehit vermiştik. Hava sahasının Rusya tarafından kontrol edildiği İdlib gibi çok dar bir coğrafyanın içine bu kadar birliği sokmak ciddi bir askeri planlama hatasıydı. Hava üstünlüğü olmadan İdlib’teki birlikleri taarruz amaçlı kullanmak şehit sayısını arttırabilirdi. Bu bağlamda da ateşkes mutabakatı önemli ve değerlidir.

Bu noktada değinilmesi gereken bir konu daha var. 29 Şubat tarihinde Uluslararası Kriz Grubu, İdlib ile ilgili bir çözüm önerisi getirmişti. Bu öneriye göre İdlib’te ateşkes ilan edilmeli, HTŞ (Hayat Tahrir Şam) örgütü de ateşkesi kabul etmeli, bölgedeki ana yolların güvenliği sağlanmalı, bu amaçla Türk ve Rus askerleri bu yollarda birlikte görev yapmalıydı. İlginçtir ki Uluslararası Kriz Grubu ne önerdiyse, HTŞ konusu hariç, Moskova mutabakatında yer almıştır. Geriye kalan HTŞ konusu ise çok ciddi bir sorundur ve nasıl çözümlenebileceği belirsizdir.

HTŞ’nin ateşkese uymayacağı anlaşılmaktadır. Rusya ve Suriye, kendilerine göre haklı nedenlerle HTŞ’yi yok etmek istemektedir. Maalesef Türkiye, İdlib konusunda ve genelde Suriye krizi bağlamında ABD ile Rusya arasında sıkışıp kalmış gözükmektedir.

Moskova zirvesinde sağlanan başarının sürdürülebilmesi ve çatışmasızlığın devam ettirilmesiyle nihai çözüme gidecek altyapının hazırlanmasının ön koşulunun HTŞ sorununun bir çözüme kavuşturulması olduğu açıktır.

Bu noktada Moskova mutabakatına biraz daha yakından bakalım.

Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Başkanı Putin arasında 5 Mart’da imzalanan ek protokol, Soçi Mutabakatının bölgenin yeni gerçekliğine göre güncellenmiş şekli olarak da bakılabilir. Söz konusu ek protokolün önemli noktaları ise şu şekilde özetlenebilir:

  • İdlib topraklarının yarısı Suriye ordusunun kontrolüne bırakılmıştır,
  • Halep’i Şam’a bağlayan M-5 karayolunun Şam yönetiminin denetiminde olduğu kayda geçirilmiştir,
  • Halep’i Laskiye’ye bağlayan M-4 karayolunda 12 km. genişliğinde bir güvenli koridor oluşturarak Rusya’nın üslerine giden yol garanti altına alınmıştır,
  • M-4 ve M-5 karayollarının kesişim noktası olan ve Şubat ayı içinde iki kez el değiştiren Serakib’in Şam yönetiminin denetimi altında olduğu kayda geçirilmiştir.

Dolayısı ile söyleyebiliriz ki Moskova mutabakatı egemen siyaset için tam bir geri adımdır ama reel politik açısından isabetlidir. Türkiye için yararlı ve kazançlı olmuştur.

Türkiye’nin bana göre isabetli bir geri adım atarak imzaladığı ek protokol, içerdiği potansiyel nedeniyle Ankara’yı Şam’la iş birliğine zorlamaktadır. Çünkü ek protokolde çok önemli iki husus yer almaktadır:

  1. “BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması..”
  2. “Mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye’deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılması..”

Tüm terör örgütlerinin ortadan kaldırılması ve mültecilerin geri dönüşü sorunlarının, uygulamada Şam ile iş birliği yapmadan çözülmeleri olanaksız denecek kadar zordur. İşin can alıcı noktası da burada yatmaktadır. Unutulmamalı ki, farklı nedenlerle olsa da Rusya ve İran açısından Esad yönetiminin işbaşında kalması yaşamsal önemdedir. Türkiye ise bunun tam tersini, yani Esad’ın ve hükümetinin görevden ayrılmasını öncelikli hedef saymaktadır. Eğer bu durum aynen devam ederse Moskova mutabakatının başarı sağlaması ve kalıcı bir çözümün temellerinin atılması zordur. Şahsen, 2011 öncesi Türkiye-Suriye ilişkilerinin yarattığı olumlu havayı ve 2011 sonrasında yaşanan tüm gelişmeleri birlikte değerlendirdiğimde, Türkiye’nin Şam’la iş birliği yapmaya yanaşmasının reel politik açısından akılcı olacağını düşünüyorum. Bu tür bir yaklaşımın İdlib sorununun çözülmesi sürecini hızlandıracağını, Güneydoğu Anadolu bölgemizin ekonomisini çok olumlu etkileyeceğini, Türkiye-Rusya ilişkilerine büyük katkı sağlayacağını tahmin ediyorum.

Bu noktada Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, dönemin efsane Dışişleri Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu’na ifade ettiği söylenilen dış politika ilkelerini hatırlatmak istiyorum.

  1. Komşularımızın iç işlerine karışmayın.
  2. Sovyetler Birliği’ni (bugün Rusya) tahrik etmeyin.
  3. Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.
  4. Sormadan akıl vermeyin.
  5. Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.

Şimdi samimiyetle belirtelim. Eğer egemen siyaset Atatürk’le uğraşacağına onun ortaya koyduğu bu son derece isabetli ilkelere biraz saygılı olsaydı, bugün dış politikada karşı karşıya olduğumuz sorunlar ortaya çıkar mıydı? Suriye bataklığına bulaşır mıydık? Ülkemizde 4 milyonu aşkın Suriyeli göçmenin neden olduğu sorunlarla boğuşmak zorunda kalır mıydık? Suriye krizinin ekonomimize dolaylı ve dolaysız olarak getirdiği 40 milyar doları aşan yükün sıkıntısını yaşar mıydık? Doğu Akdeniz’deki yalnızlığımız olur muydu?

Daha çok soru ortaya konabilir. Umarım egemen siyaset içine düştüğümüz sıkıntıların muhasebesini akılcı biçimde yapıyordur.

Şimdi tekrar esas konumuza dönelim. Hani ölene ve olana yapılacak şey yoktur derler ya. Hatalar yapıldı, faturalar önümüze kondu. Önemli olan bundan sonra ne yapılacağı? Yanlışlardan dönmenin de bir erdem olduğu noktasına gelinip gelinmeyeceği.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin dengeli ve sağlıklı olmasının büyük önemine binaen İdlib sorununun başlı başına bir çıban başı olduğu inancıyla dış politikamızın aşağıda sıralayacağım ilkeler doğrultusunda mutlak surette revize edilmesini zorunlu görüyorum:

  • Ulusal çıkarlarımızın en iyi şekilde korunmasının ön koşulu dengeli ve tutarlı bir dış politika çizgisinin muhafaza edilmesidir.
  • Aktif dış politika, müdahaleci, her şeye karışan ve gücünün ötesinde işlere ve maceralara soyunmak değildir.
  • Türkiye’nin, silah sanayinin altyapısı ile ekonomik gücünün kısıtlarını göz ardı eden bir anlayışla emperyalist bir yaklaşım içine sürüklenmesi tehlikelidir. Cumhuriyetimizin emperyalist güçlere karşı verilen bir mücadele sonunda kurulduğunu ve belki de bu nedenle birçok ülkenin sempati ve güvenini kazandığı unutulmamalıdır.
  • Yüksek perdeden, daha çok iç politikaya yönelik ve genellikle birbirini tutmayan söylemlerden uzak durulmalıdır. Bugünün dünyasında bunların fazla bir önemi yoktur. Aşırı ego ve duyguları dışa vuran retorik ve çıkışlar strateji kavramıyla bağdaşmaz.
  • Dış politikada mezhepsel bir zihniyete yer yoktur.
  • Hukukun üstünlüğüne saygı gösterilmesi, laikliğin Cumhuriyetimizin temel taşlarından biri olduğu, insan hakkı ve özgürlüklerinin baskı altında olmaması, toplumun katmanları arasında ötekileştirme ve kutuplaşma politikalarından uzak durulması şarttır. Aksi takdirde, ülkemizin bölge ülke halkları için bir cazibe merkezi olması zordur.

Yukarıda sıraladığım ilkeleri çok daha öz bir şekilde ifade etmek gerekirse söyleyebileceğim şudur:

Coğrafya, tarih ve kimliğimizin bileşeni jeopolitik konumumuzla uyumlu, Atatürk ilkelerinden esinlenen, ciddi ve tutarlı bir dış politika çizgisine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır. Abartmadan ifade edeyim ki bu yaşamsal bir ihtiyaca dönüşmüş durumdadır. Bunu yapabilirsek İdlib sorunu da çözülür, komşularımızla olan ilişkilerimiz de düzelir, Rusya ile olan ilişkilerimiz çok daha sağlıklı ve kalıcı bir zemine oturur, ve nihayet ekonomimiz de düzelme yolunda emin adımlarla ilerlemeye başlar.

Tercih bizi yönetenlerin.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!