TEŞHİR VE RÖNTGEN ÇAĞINDA İZOLASYON - Halimiz
TEŞHİR VE RÖNTGEN ÇAĞINDA İZOLASYON 2
MÜZİKTE TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ
16 Nisan 2020
TEŞHİR VE RÖNTGEN ÇAĞINDA İZOLASYON 3
KİM İKTİDARDA?
16 Nisan 2020
TEŞHİR VE RÖNTGEN ÇAĞINDA İZOLASYON 4

Ben 90lı yılların sonunda fotoğraf sanatına ilgi duymaya başladım. Çalıştığım kurumun ortaklarından biri fotoğraf sanatçısıydı, bana fotoğrafı o sevdirdi diyebilirim.

Her hafta müşterilerimiz için fotoğraf çekimleri yapardık. O ağır tripodları, ışıkları, lens çantalarını az taşımadım. Çıraklık yapmak hem işin tekniğini öğrenmek hem de entelektüel bilgi birikimine sahip olmak demekti çünkü düzenli dernek toplantılarında kendi gibi değerli bir çok fotoğrafçı ile sohbet etmek, onları dinlemek, fotoğrafçılar üzerine yapılan sunumları izleme şansım oldu. Daha sonra babam ilk analog fotoğraf makinamı hediye etti. Minolta X-300. Ardından bir Nikon aldım ve sonra dijitale geçişim de Nikonla oldu.

Önceleri dijital makina çok büyük kolaylıktı çünkü çektiğin fotoğrafı anında görebiliyor, hatalı çektiysen anında düzeltebiliyordun. Bu beraberinde bir hesap ve düşünme tembelliği de getirdi ama konforluydu. Evet, dijitalle fotoğraf çekmek gerçekten zevkliydi.

Fotoğraf çekme hevesim akıllı telefonların fotoğrafçlık fonksiyonlarıyla birlikte benden uzaklaştı. Doğru ışık bekleyerek ya da ayarlayarak, doğru anı, doğru kadrajı bekleyerek, kafa yorarak çektiğimiz fotoğraflar yerini anında ışığı, renkleri, kadrajı ve hatta netliği düzeltilebilen akıllı dijital kameralara bıraktı.

Her akıllı telefona takılan kaliteli lensler ve fotoğraf makinası fonsksiyonu ile bir fotoğraf paylaşımı furyası başladı. Okumaya meyilli olmayan çoğunluk, kendini görsel olarak ifade etmeye başladı.

Instagram gibi fotoğraf paylaşım siteleri, narsistlerin özçekim mezarlığına döndü. Herkes güzel, fit, mutlu, varlıklı, dünyayı görmüş ve gurme oldu. Bunları teşhir eden bir takım insanlara talep gün be gün arttı. Internet fenomenleri çektikleri fotoğraflarda kullanacakları ürünleri önce bedava almaya başladı (yemek malzemeleri, tekstil ürünleri, gittikleri oteller, gezdikleri okullar vb..). Bu bir nevi takas gibiydi. İhtiyacı olan ürünü bedava alıyor, karşılığında tanıtım yapıyordu. Derken işler büyüdü. Büyük markalar fenomenleri fikir lideri olarak konumladı ve bu blogger, vloggler, feonmenler filan ciddi paralar kazanmaya başladı. Bir blogger kendini yeni bir okulu gezip onun hakkında olumlu şeyler yazarken, gurme blogger kendini zincir bir hamburgerin tanıtımını yaparken, moda blogger’ı kendini kalitesiz tekstil ürünleri giyerken, seyahat yazarı sırt çantasıyla gezdiği yerlere uçakla gidip tatil masrafının karşılandığı paketlerle donatılmış halde buluyordu. İnandırıcılıkları yerle bir olan bu insanlar sadece “ünlü” oldu. Hal bu olunca bu teşhirin büyük röntgencileri türedi.

Sosyal medaya içimizdeki röntgenciyi ortaya çıkarttı. Görmediğimiz tanımadığımız insanlara arkadaşlık veya takip istekleri gönderdik. Ünlülerin uzak dünyasına bir kapı açıldı, yerli-yabancı sevdiğimiz ünlülerin bizimle paylaştıklarıyla mutlu olmaya başladık. Onların güzellikleri, çekicilikleri, zenginlikleri, şaşalı yaşamlarında kendimizden bir şeyler bulmaya çalıştık. Anne siteleri, anne bloggerlar, anne fenomenler çıktı ortaya. Annelik de pazarlanabilir bir meta oldu. Sanal dünyadaki anneler gibi hem becerikli, hem güzel, hem bakımlı, hem başarılı olmamız gerektiğine inandık, olamadığımıza eksiklendik. Tabii babalar durur mu? Kampçı babalar, evde çocuk bakan babalar, aşçı babalar, oyuncu babalar darken babalık rolü de pazarlandı. Babaları babalar değil anneler iç çekerek takip etti o ayrı…

Ardından yoga geldi, spor geldi, sağlıklı yaşam koçları geldi. Her meslek sosyal medyada teşhir edilebilir bir ürün olarak paketlendi ve sunuldu. Biz de izledik, izliyoruz.

Güzelliğinden para kazanan ünlülerin bakımsız kalmaları biraz sosyal medya paylaşımlarını azaltsa da bu sefer eski fotoğraflardan ekmek yemeğe başladılar.

İzolasyon günleri şüphesiz evde yapılan sporlar ve bazı eğitimlerin altın çağı oldu. Evde işsiz güçsüz kalanlar yemek yapmaya, egzersize yöneldi. Bu sayede her evde ekmekler pişmeye, her daireden güm güm spor yapma sesleri gelmeye başladı. Eğitimlerin çoğu ücretsiz oldu.

İzolasyonda sosyal medya bizim oyuncağımız oldu. Eğlenceli içerik avcılığına başladık çünkü durumumuzu düşünmekten bizi uzaklaştırarak her tür aktivite bizim için okeydi.

Susan Sontag’a göre fotoğraflar yoluyla gerçekliği onaylama ve deneyimi artırma gereksinmesi, bugün herkesin bağımlısı olduğu estetik bir tüketicilikti..

Derken bir sabah kendimizi kötü hissettik. Korktuğumuzu ve endişelendiğimizi fark ettik. Ve bu çok insancaydı. Bunu teşhir etmek gereğini duymadan yaşamak, bu hissi hisseden birisini izlemeden anlamak güzeldi. Sorun yoktu. Hissettiğimizi anlayıp, fark edip, günümüze devam ettik.

Çünkü hayat böyle bir şeydi.

mm

Ayse Musal Çıpa

Ankara’da doğdum ve büyüdüm. TED Ankara Koleji mezunuyum, Bilkent’te Turizm ve Otel İşletmeciliği okudum. Bir kaç sene mesleğimi yaptıktan sonra İstanbul’a taşındım ve reklam sektörüne geçtim. 17 sene aralıksız profesyonel hayatıma devam ettikten sonra 2011'de bir şirkete ortak oldum, evlendim ve 2012’de doğum yaptım. 2015’den beri Sivil Toplum Kuruluşları ile çalışmaktayım. Başka Bir Okul Mümkün Derneği’ni ve Yenidenbiz’i destekliyorum. İstanbul Gençlik ve Çocuk Sanat Bienali’nde gönüllü çalışıyorum. Kolektif işlere inanıyorum. Only One Team ile bir kolektif kitap yazıp, bir enstalasyon sergisi açtık, çevirim içi radyo kurduk ve çevirim içi şiir gecesi yaptık. Farkındalık, Reiki, Transandantal Meditasyon, Şiddetsiz iletişime giriş, yoga, P4C vb. bir çok kişisel ve mesleki eğitime katıldım. Farkındalık üzerine atölyeler düzenliyorum. Çocuklar için felsefe kolaylaştırıcılığı yapıyorum, yetişkinler için felsefe çemberleri düzenliyorum. Yazıyorum ve konuşuyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!