SURİYE'DE SONA YAKLAŞILIRKEN... - Halimiz
SURİYE'DE SONA YAKLAŞILIRKEN... 2
ÜLKE NEFRETE MAĞLUP
27 Şubat 2020
SURİYE'DE SONA YAKLAŞILIRKEN... 3
LÜTFEN ÜLKEYLE BU KADAR OYNAMAYIN!
27 Şubat 2020
SURİYE'DE SONA YAKLAŞILIRKEN... 4

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, geçtiğimiz hafta, “Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşıyor hissi içindeyim,” diyerek bir tweet paylaştı. Altı binin üzerinde takipçisi de bu paylaşımı beğendi. Demek ki toplum içinde bu hissiyatın bir karşılığı var. Ki bu kanaat sadece sınırlarımız içinde yaşanmıyor. Çok uzun zamandır, uluslar arası sistemin başıbozuk bir halde olduğu ve yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğu argüman ediliyor. Kimse bu yeni dünya düzeninin nasıl olacağı hakkında net bir fikre sahip olmasa da, mevcut sistemin iptal olduğu kanaati hayli yaygın duruyor.

26 Haziran 1945’de San Francisco’da imzalanan Birleşmiş Milletler Anlaşması, “Bir insan yaşamı içinde iki kez insanlığa tarif olunmaz acılar getiren savaş felaketinden gelecek kuşakları korumaya, temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların ve büyük uluslarla küçük ulusların hak eşitliğine olan inancımızı yeniden ilan etmeye, adaletin korunması ve antlaşmadan doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli koşulları yaratmaya ve daha geniş bir özgürlük içinde daha iyi yaşama koşulları sağlamaya, sosyal bakımdan ilerlemeyi kolaylaştırmaya,” diye başlar. Bu başlangıç, dünya devletlerinin, birbirlerinin, toprak bütünlüğüne göz koymayacakları, iç işlerine karışmayacakları ve hukukun üstünlüğünü temel aldıkları bir dünya düzenini inşa etmiştir. İmparatorluklardan, modern ulus devletlere geçiş artık yapılmıştır.

Amerika’nın, 11 Eylül sonrası Irak’a yaptığı askeri müdahale ise bu ezberi bozar. Irak’ın toprak bütünlüğünü korumanın artık imkansız olduğu konuşulmaya başlanırken, Irak’ı üç parçaya bölen haritalar çıkar ortaya. 2006 yılında da Condoleezza Rice, Amerika’nın, Yeni Ortadoğu inşa etmeye kararlı olduğunu açıklarken, bölge ülkelerinin sınırlarının değişmesinin kaçınılmaz olduğu tartışmaları dünya gündemine oturur.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nde, geçen hafta, Chatham House kuralları ile yapılan bir oturumda Rice’ın bu çıkışını anımsatan emekli bir büyükelçi, Amerika’nın, inşası için büyük emek sarf ettiği mevcut uluslar arası düzeni kendisinin böylece yıktığını anlattı. Bölgede, toplam yedi ülkenin sınırları ile oynandığını söyledi ve Türkiye’nin, hiçbir zaman, hiçbir ülkenin toprağında gözünün olmadığını vurguladı. Sorun şu ki Amerika bu kapıyı açtıktan sonra, Ankara da cesaretlendi.

Türkiye’yi Ortadoğu’daki demokratikleşmenin lokomotif başı olarak lanse eden Amerika, bu projeksiyonunun isabetsizliğini elbette geçiştiriyor ve sorumluluk almıyor. Amerika’nın bölgeye gerçekten demokrasi getirme gibi bir niyeti var mıydı, o da ayrı bir tartışma konusu. Ama Erdoğan, Sunni dünyanın liderliğine kendi başına aday olmadı; desteklendi. Şii hilaline karşı Sunni hilali ve ılımlı bir İslam yaratma fikirleri önce Washington’da dile getirildi. Türkiye dahil bölge ülkeleri kendilerine yüklenen anlam üzerine siyasetlerinde yol kat ettiler. Yoktan var edildi anlamında değil, olan olgulardan neyin seçilerek güçlendirildiği önemlidir.

Erdoğan’ın Suriye’deki İdlib açmazına bakarken, büyük resmi de görmek gerek. Ankara, bölgesinde, iddia ettiği gibi düzen kurucu değil; Amerika’nın bölge için öngördüğü bir planın parçası. Erdoğan yönetiminin, Amerika’yla bugün ters gidiyormuş gibi olmaları geçmişteki ortaklıklarını unutturmasın. Ancak, artık, mızrak çuvala sığmıyor. Bu da gerçi bir klasik. Amerika’nın, bir ülkenin iç işlerine müdahale ettikten sonra sonunu doğru getirdiğine henüz rastlanmadı. Amerika’nın, A.K.P. kapanmasın diye Anayasa Mahkemesi’ni neredeyse tehdit ettiği; başörtüsünü, dini özgürlükler bağlamında demokratikleşme bağlamında ele aldığı dönemleri unutmamak gerekli. Amerika gibi büyük güçlerin çıkarlarını korumak için bu gibi konuları taktiksel olarak kullandıkları ama esasta meselenin bunlar olmadığını sanırım herkes artık görebiliyor.

Dünya düzeni, bu düzeni kuranların ellerinde karıştırıldı. Bugün, ülkelerin toprak bütünlüğüne ve içişlerine müdahale etmeme ilkesini gözeten neredeyse kalmadı. Türkiye de bu ebabta tehlikeli bir ikilikli politika izliyor. Mesela, bir tarafta Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygıdan bahsederken, öte tarafta da 1918 Misak-ı Milli sınırları anımsatılıyor; ya da Suriye’deki askerlerin terörle mücadele ve sınır güvenliğini sağlamak için orada olduğu söylenirken, Esad’ın gitmesini şart koşuyor; Suriyelilere insanlık namına baktığını ileri sürerken, Suriye’de sandıktan kendisinin çıkabileceğini söylüyor…

Bu çelişkiler rahatlıkla çoğaltılabilir ve tüm bu çelişkiler İdlib’e, neden ‘mahkum’ olduğumuzu da anlatıyor. Çünkü Erdoğan, Amerika’nın, yıllar yılı şahsına verdiği desteği kendisinin siyasi dehasına yapılan bir yatırım olarak görmüş durumda. Halbuki Amerika, Yeni Ortadoğu yaratmaya çalışıyordu. Bunun için de Türkiye’nin ruhunun biraz törpülenmesi gerekiyordu. Sonrası malum…

Erdoğan iktidarları, büyük bir ‘stratejik derinlik’ iddiası ile bölgeyle yeni bir ilişki ağı kurdu. Eski Türkiye’nin çizdiği dış politika esasları reddedildi ve Yeni Türkiye’nin kuralları ile yeni bir inşa sürecine girildi. Çok hırslı, çok iddialı bir dış politika yürütüldü. Öyle ki atılan dış politika adımlarının iç politikayı doğrudan etkilemesi hesaplandı. Önce Kürt meselesinde bu hesabın tutmadığı görüldü. Şimdi de sıra Suriye’ye geldi.

Erdoğan, İdlib’te, istediğini alamazsa, Suriye politikasının iflas ettiği ortaya çıkacak. O yüzden Erdoğan, İdlib’te, istediğini almanın ötesinde başka bir alternatifi düşünemiyor bile. Ki burada hesabının yanlış çıkması, tüm ülkeyi maddi – manevi zora sokacak sonuçlara gebe. Erdoğan’ın İdlib’te istediğini alamaması demek, ‘Sen ne yaptın?’ diye kendi seçmeninin dahil sorgulaması demek. Bağımsızlık derken, bağlanılan ilişkilerin acımasızlığınla yüz yüze kalmak demek. O yüzden mesele artık Erdoğan’ın politikalarının hatalı olması bile değil, çok daha ciddi bir dönemece girildi. Ama, elbette, Türkiye’deki yaklaşık 4 milyon misafir Suriyeli bir yana, bu ülkedeki askeri operasyonlar için harcananlar, vekalet savaşlarına giden para ve en önemlisi kaybettiğimiz askerlerimizin hesabı vicdanlarda sorgulanmaya başlandı. İktidar da bunun farkında ve bunun idaresi de kolay değil. İnandırıldığınız bir rüyadan, kabus olarak uyanmak başlıbaşına bir travmadır…

Erdoğan’ın, Suriye rejimine, Türkiye’nin İdlib’teki gözlem noktalarının gerisine çekilmesi için verdiği süre Pazar günü doluyor. Rejim, Erdoğan’ın dediği gibi geri çekilmeyecektir ama hemen sıcak çatışmanın tırmanacağı anlamı da çıkmaz bu denklemden. Risk, büyük. Ama Amerikan politikalarının uzun süredir farkında ve ilmik ilmik bu anı ören Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de elbette bir bildiği vardır. Ankara, ne yazık ki Putin’le de ilişkisinin ayarını kaçırdı ve S-400 alımından başlayarak, enerji ihtiyacımızı karşılamak için giriştiği projelerde fazla açık verdi. Hatası bol Türkiye’nin Suriye politikasının da son kertede bir başarı destanı yazmasını beklemek pek rasyonel olmaz. Yine de tüm bu hatalı politikaların bir bedeli ödenecekse de hem artık zaman hızlı akmaya başladı hem de herkes Ahmet Yavuz’un paylaştığı gibi Birinci Dünya Savaşı’nın öncesindeki dönem gibi kritik bir evrede olduğumuzun farkında. Eğer ki dünya liderleri geçmişten ders aldılar ise zararı minimumda tutmayı öncelik bilerek 5 Mart’ta masaya oturacaklardır; aksi takdirde, durum giderek kritikleşir.

Dileyelim, memleketimiz için olabilecek en iyi sonuçla bu badireyi de atlatalım…

 

 

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!