SURİYE'DE OLANI ANLAMAK - Halimiz
SURİYE'DE OLANI ANLAMAK 2
SEVGİLİ OLMA HALİ ÜZERİNE BİR GÖZLEM
13 Şubat 2020
SURİYE'DE OLANI ANLAMAK 3
SİNN FEİN, İRLANDA SEÇİMLERİNİN EZBERİNİ BOZDU
20 Şubat 2020
SURİYE'DE OLANI ANLAMAK 4

Eylül 2015. Rusya, Suriye rejiminin daveti ile dört yılı aşkın süredir devam edegelen savaşa Beşar Esad’ın yanında dahil oldu. Rejime, hem asker gücü hem de yüklü mühimmat takviyesi yapmaya başladı.

Dönemin Amerikan Başkanı Barack Obama, bir ay sonra, Ekim 2015’te, Rusya’nın, “Suriye’de bataklığa saplanacağını” söyledi.

Rusya, Amerika’ya fena kaybettiği 1980 Afganistan müdahalesinden sonra ilk defa – bir dönem Sovyetler Birliği toprakları içinde yer almayan bir coğrafyaya – asker göndermiş oldu.

Amerika ve Avrupa Birliği ise Rusya’nın bir yıl önce Kırım’ı ilhak etmesi ardından bu ülkeye yaptırım uygulamaya başlamış ve ilişkiler giderek Soğuk Savaş’ın metalik soğuk hissine doğru zaten yol almaktaydı.

**********

Suriye, Rusya’nın bataklığı olacak… Esad’ın daha fazla dayanması mümkün değil denirken!…

Türkiye, 24 Kasım’da, bir Rus savaş uçağının kendi hava sahasını 17 saniyeliğine ihlal ettiği için vurdu ve düşürdü. Türkiye, NATO üyesi olmasa ve NATO, Türkiye’nin yanında olduğunu belirten bir mesajı hemen yayınlamasa Rusya’nın nasıl karşılık vereceği hala koca bir muamma…

Nisan 2016’da Rusya, BM Güvenlik Konseyi’ne bir dosya sundu. Türk hükümetine yakınlığı ile bilinen ve Suriye’de çalışan Türk Sivil Toplum Kuruluşlarının, İŞİD gibi radikal terör örgütlerine silah ve gıda desteği taşıdığını ileri sürdü.

Aralık 2016’da, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrei Karlov Ankara’da bir polis memuru tarafından katıldığı bir sergide öldürüldü.

**********

Bu sakıncalı durumu, Putin, kendi lehine çevirdi.

Önce, Suriye’nin bataklık değil… Amerika’ya meydan okuduğu saha olduğunu ispatladı.

Ve Washington’u daha da rahatsız etmek için Türkiye’yi kullandı.

Ankara’nın üst üste gelen talihsizlikleri idare ettiğini sanmasını sağlayarak enteresan bir işbirliği içine girdi.

Akkuyu nükleer santrali ve Mavi Akım projesinde Rusya’yla yaptığı işbirliği ile Amerika’yı rahatsız eden Ankara’nın, daha da büyük bir adım atmasını sağladı.

Türkiye, Amerika’dan ve NATO’dan gelen tüm uyarılara rağmen Moskova’dan S-400 füzelerini aldı. Başlangıcından itibaren parçası olduğu F-35 projesinden dışlandı; parasını verdiği jetlerin hala teslimatını alamıyor. Dahası, Rusya, Türkiye’nin, Batı ittifakı içinde kendini organik hissetmediğinin bir kez daha altını çizdi ve çizdirtti.

Barış Pınarı Harekatı ile de Amerika’yı yerinden ettirip, rejimin son dokuz yıldır hayal edemediği uç noktalara kadar gitmesini sağladı.

Amerikalılar, elbette sahayı topyekün bırakıp gitmediler ama Suriye’deki Kürtlerle kurdukları bağa bir darbe indirdiler. Çıkar ilişkisinin acımasızlığını yutkundurdular bir kez daha.

**********

Bu arada İdlib, Suriye rejiminin 2011’den beri savaştığı savaşçıların kontrol ettiği son nokta. Esad güçleri İdlib’i alırlarsa, Suriye topraklarında kontrolün tamamını ele geçirmiş olacaklar. Bu, ülkeye, barış ve huzurun geleceği anlamına da elbette gelmeyecek. Yarım milyonu aşkın insanı ölmüş, altı milyonu ya kendi topraklarında yerinden olmuş ya da Türkiye gibi ülkelere kaçmış ve tarumar olmuş zavallı bir ülke artık Suriye…

Bugün tüm televizyon kanallarında ve radyolarda sanki E-5 karayolunu konuşuyormuş gibi M-4 ve M-5 karayollarından bahsediliyor ya… Bu, M-5 karayolunun hattını Temmuz 2016’da Milliyet gazetesinden Gökçer Tahincioğlu bugün unuttuğumuz bir pencereden anlatıyordu.

“IŞİD’in sınır tarifesi: Araç 130, kişi 40 TL,” diye attığı manşetin altında Tahincioğlu şöyle yazıyordu: “IŞİD’in Türkiye’deki kanlı saldırılarının emrini veren İlhami Balı, kontrolünde olan Gaziantep hücresine bağlı kişileri maaşa bağladığı, örgüt üyelerini sınıra taşıyan araçlara her sefer için 130 TL, kişi başına ise 40 TL ödediği, yakalananların avukat masrafını karşıladığı öğrenildi…”

Bunun dışında daha nice haberlerde önümüze çıkıyordu ki bu yabancı savaşçılar, Fırat’ın batısında kalan Türkiye-Suriye sınır hattını eleğe çevirmiş; diledikleri gibi bu ülkeye akıyorlardı. Esad’ın devrilmesini politika haline getiren Ankara da bu işe göz yumuyordu.

Türkiye, bu sınır hattını bu şekilde kullandırmamış olsa Suriye’de işler bu kadar şirazesinden çıkar mıydı? Herkes kendince elbette tahminini yürütebilir ama kesin olan şu ki Ankara bugün için Adana mutabakatını hatırlatsa da, tarafların kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirmediği takdirde bu mutabakatların ağırlığı taraflarca bizatihi hükümsüz kalır. Adana mutabakatında eğer terörle mücadele kapsamında bir sınır güvenliğinden bahsediliyorsa, Ankara’nın da Suriye’ye karşı benzeri sorumlulukları olduğunu öngörmek gerekli.

Esad’ın ne kadar zalim olması ve bu ülkede bir iç savaşın yaşanması, sınırlara yönelik olan sorumluluğu değiştirmiyor.

**********

Adana mutabakatında veya Astana ve Soçi mutabakatlarında da Suriye’nin herhangi bir toprak parçası Türkiye’nin otonomisine geçirilmemiştir. Tüm bu anlaşmalarda ana hedef terörle mücadele olarak tanımlanmıştır. Erdoğan iktidarı, Esad rejimini “terör örgütü” yerine koymuş olsa dahi bu yapılan mutabakatların tarafları aynı algıda olmadıkları ve aynı terminolojide bu mutabakatları imzalamadıkları için Türkiye’nin elindeki mutabakatlardan Esad rejimini devirmeye yönelik meşru bir belge çıkmaz.

Dahası, uluslar arası ilişkilerde, bir ülkenin yönetiminin kendi halkına zulmetmesi bu ülkenin iktidarını devirmek için diğer uluslara davetiye değildir. BM Güvenlik Konseyi’nin kararı olmadan atılacak her askeri adım, uluslar arası sistemin kurallarına aykırıdır — aynı Amerika’nın Irak’ı işgali gibi.

Türkiye’nin gücü Amerika ile denk mi?

Ankara, kendi gücünü doğru tahlil etse ortada sorun olmayacak ama öyle gözüküyor ki Suriye’de, hem Rusya’yı hem Amerika’yı idare edebileceğini düşünmesi bu sorunun cevabında ciddi bir yanılsama yaşadığının göstergesi.

Dahası da var.

Sanki dünya Türkiye’ye kazan kaldırmış ve dört cephede birden savaşıyormuşuz gibi bir algı yaratmak istese de Ankara, bu savaşı veren Esad. Dokuz yılı aşkın süredir savaşa savaşa en son İdlib’teki terör gruplarınla halleşmesi kaldı geriye.

Birleşmiş Milletler, Esad rejimini halen Suriye’nin tek siyasi temsilcisi olarak tanımakta. Ve Suriye’nin BM nezdindeki büyükelçisinin 30 Ocak tarihli BM Genel Sekreterine ve Güvenlik Konseyi Başkanı’na gönderdiği mektubu da ayrıca dikkat çekici.

Türkiye’nin, ülkesinin topraklarında terör örgütlerini desteklediğinden şikayet eden Büyükelçi Bashar Ja’afari şöyle diyor:

“9 Aralık 2019’dan bu yana Türk hükümetinin desteklediği silahlı terör örgütleri kontrolleri altındaki Bab bölgesi ve civarındaki köyler de dahil Halep’in kırsalında, 5, 10, ve 20 liralık Türk paralarını dolaştırıyorlar. Bu yasadışı operasyon, bu silahlı terör örgütlerine üye olan veya bunlarla ilişkili olan kişilerin sahip olduğu ve işlettiği döviz büroları aracılığıyla yürütülmektedir.

Teröristlerin liderleri, bu bölgelerde yaşayan sivil halka Suriye para birimini kullanmayı bırakmalarını emretti ve satın alma ve satış işlemlerinde Suriye parasını kullanmayı bırakmaları için bir ay mühletleri olduğunu söyledi. Dahası, bu bir ay sonunda tüm Suriye paralarını imha edeceklerini söyleyerek tehdit ettiler. Silahlı terör örgütlerinin kontrolündeki Akhtarin bölgesinin sözde yerel yönetimi de benzer talimatları yayınladı.

Elimizdeki belgelenmiş bilgiler, Türkiye’deki rejim tarafından desteklenen ve finanse edilen silahlı terörist grupların adamlarına maaşlarını öderken Türk lirasını kullandıkları ve Suriye lirasının kullanımının böylece sona erdirilmesi için bir ön adım attıklarını teyit etmektedir. Özellikle Doğu Guta ve İdlib’de teröristlere ait olan dükkanlarda Suriye lirası ve özellikle 2,000 liralık banknotlar kabul edilmiyor ve Türk lirası ile ödeme yapılmadıkça sivillere yiyecek ve tüketim malları satmayı reddediyorlar.

16 Aralık 2019’da silahlı terör örgütleri ile ilişkili Kabbasin’deki sözde yerel yönetim de aynı uygulamaya başladı ve yerel halkı Türk lirası kullanmaya zorluyorlar. Bu yasadışı önlemlerin uygulanması “Karah Ji” Türkmen derneği tarafından denetleniyor.

Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti olarak, Güvenlik Konseyi’ni sorumluluğunu yerine getirerek uluslar arası barış ve güvenliği sağlamak üzere, Türk rejiminin Suriye toprakları üzerindeki tüm silahlı kuvvetlerini geri çekmesini ve topraklarımızdaki düşmanca faaliyetlerini sonlandırmasını talep ediyoruz.”

BM Güvenlik Konseyi’nin bu mektupla ilgili bugün nasıl bir adım atacağı mesele değil. Mesele, ardı ardına gelen iki haftada grup toplantılarında Erdoğan’ın Suriye’ye yaptığı savaş ilanı gerçekleşirse, Ankara’nın kendini sahada ve masada nasıl bir konumda bulacağıdır.
Türkiye’nin Suriye politikasındaki hatalarını devam ettirmeye değil, hedeflerini doğru belirlemeye ihtiyacı vardır. Milliyetçi duyguları coşturarak 1918 Misak-ı Milli sınırlarını hatırlatmak ve anavatanın bugün için toprak bütünlüğünün ötesinde bulunan yerlerde hak sahibi olduğumuzu ileri sürmek, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduğumuz ifadesi ile örtüşmez — en hafifinden.

Erdoğan’ın dün yaptığı açıklamada Suriye’ye savaş ilanını yinelemesine rağmen ve sahada düşük yoğunluklu bir savaş halihazırda yaşanırken, bu açıklamanın hızla geçiştirilmesi ve akabinde başka konuların da gündeme getirilmiş olması Ankara’nın aslında konuştuğu kadar büyük bir adım atmaya istekli olmadığının da göstergesidir. Yoksa dokuz yılı aşkın süredir kendi topraklarında savaş veren ve BM tarafından tanınan bir rejimin kendi toprağında bir noktadan çıkmasını beklemek, düşen yaprağın yere inmeyeceğini düşünmekle eşdeğer bir durum. Hele hele Rusya’nın, Suriye’deki kazanımlarından vazgeçmesini beklemek hiç olacak iş değil. Ama risk hala devam ediyor ve bu kısır döngüden çıkılana kadar geçen her sürede de sahada risk artıyor.

**********

Bazen hata, sadece bir hatadır ve hatayı görüp teslim etmek, bir hata yapılmış olduğunu değiştirmese bile büyük kazanımlar getirir. Suriye rejiminin iyi niyetine teslim edilmiş İdlib’teki beş gözetleme noktasında — eğer ki her bir gözetleme noktasında bulunan birliklerin takriben 300’er askerden oluştuğunu öngörürsek — 1500 askerimizin hayatı pamuk ipliğine bağlıdır.

Türkiye’nin Soçi mutabakatında terör örgütü olarak kabul ettiklerinin de bu bölgeden bir şekilde temizleneceği artık gün gibi ortadadır. Ankara’nın buradaki kadın ve çocukların can güvenliğini korumak için siper olduğunu varsaymak olanı tam olarak yansıtmamaktadır. Esad güçlerinin ne olduğu malum iken, Türkiye’nin İdlib’e kadar inen sahada işbirliği yaptığı grupların — adına her ne denilirse densin — insan haklarına saygılı ve savaş suçu işlememiş bireylerden oluşmadığını da teslim etmekte sanki artık fayda var. Nereden baksanız vahim bir tablo var karşımızda…

Suriye rejiminin kontrolüne geçen İdlib’teki gözlem noktalarımızda bulunan askerlerimizi bir an önce Türkiye sınırına yakın ve varılan tüm anlaşmalarda da belirtilen derinlikteki sınır güvenliğini sağlayacak şekilde konuşlandırmak akılcı olacaktır. Bu, Türkiye’nin inisiyatifindedir.

Harekete geçmediğimiz her anda da Amerika ve Rusya bizim üzerimizden birbirlerine sataşmaya devam ederler ve an gelir hamleyi yapmaya gecikmiş bile kalabiliriz. Bu risk göze alınmış ise ve olası olarak hayatını kaybedecek askerlerimiz bu ülkede terörle mücadele sonlanıncaya kadar İdlib’i savunmaya devam edeceklerse, oradaki askerlerimizin sayısı bu işi tamamlamaya yeterli olmayabilir. Sizce Rusya, Esad lehine bu savaşı bu raddeye getirdikten sonra geri çekilir mi? Ya da Amerika, veya NATO, Türkiye ile birlikte Rusya’ya karşı Suriye’de silahlı bir kalkışmaya girer mi?

Farkında mısınız, Soğuk Savaş boyunca Türkiye NATO için kritik önemdeydi ama Sovyetler Birliği ile bu süreçte hiçbir NATO üyesi ülke NATO’yu böyle bir çatışmanın eşiğine getirmemişti. S-400 inadında ısrar eden Erdoğan hükümetlerinin politikaları ise bu askeri ittifakı şimdi böyle bir riskin eşiğine getirmiş durumda. Brüksel’de yapılan toplantıyı alarm durumu diye de düşünebiliriz.

Amerikan Başkanı’nın Suriye özel temsilcisi James Jeffrey, şehitlerimiz var diyerek Türkçe başsağlığı dilerken kapalı kapılar ardında şüphesiz Ankara’ya itidal çağrısında da bulunmuştur. Putin ise ittifakın, Türkiye’nin vesilesi ile paçalarının tutuşmasından şüphesiz farklı bir zevk duyuyordur ama işler çığrından çıkarsa çıkacak kıvılcımın ne kadar büyüyeceği ve neler olabileceğini kestirmek bugünden mümkün değil. Canı daha fazla kaos ve kan isteyenler için başlaması en kolay andayız; dilerim aklı selim galip gelir…

 

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

1 Comment

  1. Zeliha Doğan Yeşil dedi ki:

    Kalemine sağlık. Abd Rusya Türkiye sarmalında yaşananları muhteşem ve doğru değerlendirmelerle tarihe not düşmüşsün. Bu kaygan zeminde sonuçların ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Selam ve sevgilerimle.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!