ŞÜPHE TÜCCARLARI - Halimiz
POZİTİF DÖNÜŞÜM MANİFESTOSU
3 Ocak 2019
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
10 Ocak 2019

2014 yılında yönetmen Robert Kenner tarafından çekilen “Merchants of Doubt”, Türkçeye çevrilmiş adıyla “Şüphe tüccarları”, pek çok insan için son derece sıkıcı sayılabilecek bir belgesel. Geçen ay, algı yönetimi konusunda okurken ve düşünürken bu işi Türkiye’de profesyonel bir şekilde yapan bir tanıdığımla sohbet etme fırsatı buldum. Algı yönetimi konusunda anlattıklarından pek bir şey anlamadığım için bana “Şüphe Tüccarları”nı izlememi önermişti. Psikanalizin babası kabul edilen Sigmund Freud’un çalışmalarından tutun, sutralara kadar pek çok farklı kaynağa baktığımız zaman aslında toplumsal algının nasıl yönlendirilebileceğine dair pek çok kanıt ve teorik bilgi görebiliyoruz. Belgeseli izlerken, bütün bu bilgilerin topluma, iş hayatına ve siyasete bu kadar zekice entegre edilebilmiş olmasını ve bu entegrasyonun piyasada dolanan birkaç “algı cambazı” tarafından yapıldığını görmek beni hayrete düşürdü.

1950’li yıllarda Amerika’daki sigara firmaları topluma milyarlarca dolarlık sigara satmaya başlayıp karlarına kar katarken, sigaranın zararları konusundaki bilgiler henüz açığa çıkmamıştı. Firmalar 1950’li yıllarda nikotinin bağımlılık yaratan uyuşturucu bir madde olduğunu biliyordu. Buna rağmen 1994 yılında tütün sektöründe görev alan üst düzey yöneticiler Amerikan Meclisi’nin önünde nikotinin bağımlılık yapmadığına dair yemin etti. Tabi ki bilimin ilerlemesiyle sigaranın zararlı olduğu yönündeki bulgular artınca bu, sigara üreten firmaların pek de hoşuna gitmedi. Bunun üzerine sigara firmaları, o dönemin iyi halkla ilişkiler firmalarıyla beraber çalışmaya başladı ve bilimin karşısına kiraladıkları algı cambazlarını çıkardı. Kısa bir süre sonra, bu algı cambazlarıyla doktorlar, açık oturumlarda birbirlerine girmeye başladı. Canlı yayınlarda makaleler yırtıldı, kitaplar havalarda uçuştu, hatta sigara yakıp, derin bir nefes çekip “bak, ölmedim” diyenler bile oldu. Cambazlar, incecik iplerin üzerinde fink atabildiklerini kanıtlamış oldu. Doktorlar ise, yıllarca süren araştırmalara, verilere ve gerçeklere rağmen kamuoyunun onayını alamadı.

Sigaranın zararlı olabileceği yönündeki veriler göz ardı edilemeyecek seviyeye gelince ve halk bu konuda ikna olmaya başlayınca, tütün firmaları sigara satışlarını düşmemesi için yeni yöntemler icat etmek zorunda kaldı. Bilimsel bulguları göz ardı etmemekle beraber bu bulguların doğru ya da yanlış olabileceğinin altını çizerek topluma şüpheyi satmaya başladılar. Açık oturumlarda sigaranın kesinlikle zararlı olmayan bir ürün olduğunu vurgulayan algı cambazları, bir anda “sigara zararlı olabilir de olmayabilir de” şeklinde söylemler geliştirdi. Hiç kimse bu radikal dönüşün nedenini sorgulamadı. Yani aslına bakarsanız, satılmaya çalışılan ürün sigara olmaktan çıkmış, şüphe olmaya başlamıştı. Yeni satılmaya başlanan bu dâhiyane ürün acayip bir şekilde tuttuğu için, sigara satışları katlanarak artmaya devam etti.

**********

Yanlış yönlendirme dediğimiz şey aslında büyük bir yalanı satabilmek için kullanılan küçük bir yalandır. Yanlış yönlendirme sadece odaklanmayla ilgilidir. Eğer odaklanmanız zayıfsa, küçük yalandan sonrasında ne olduğunu görmezsiniz bile. Sigara firmaları, bilimle mantık çerçevesinde mücadele edemeyeceğini anladıktan sonra tartışmanın temelini çok daha köklü bir noktaya dayandırdı: özgürlük! İnsanların odağı satışlardan elde edilen karlardan, “sigara zararlıdır” söylemleriyle Amerikan halkının özgürlüğüne tecavüz ediliyor olması algısı üzerine kaydırıldığı zaman, şirketler, halkın desteğini almaya başladı. Hiç kimse kimsenin içtiği sigaraya karışamazdı çünkü herkes özgür birer bireydi.

Sigmund Freud’un yeğeni olan Edward Bernays “sigara özgürlük meşalesidir” düşüncesini ortaya atıp protestolarda dönemin popüler kadınlarının ellerine sigara tutuşturduğunda, kadınlar özgürlük çığlıkları arasında tütün firmalarının kölelerine dönüştüklerini bile fark etmemişti. Bu sırada meşhur algı cambazlarımız radyolarda ve televizyonlarda kimsenin ne içtiğine, ne yediğine, kaç çocuk yapacağına ve nerede yaşaması gerektiğine karışılamayacağı üzerine bas bas bağırmaya başladı ve bu sayede özgürlük kavramı sadece tütün firmalarının kullanımıyla sınırlı kalmayıp, diğer bütün sektörlerdeki firmaların rahatlıkla satabilecekleri bir ürüne dönüştürülmüş oldu. Özgürlük kavramı, bugün hala insanlara bir şeyleri satabilmek için kullanılan en etkili ürün konumundadır.

**********

Önceki yazılarımda kavrayışımız ve anlayışımız üzerine yatırım yapıp bir tür bilgelik geliştirmenin önemli olduğundan bahsetmiştim ancak bunu geliştirmemiz gerektiğinin sebebi sadece engellilerle ya da engellilik kavramıyla alakalı değil. İnsan zihninin işleyiş yapısını öğrenmek üzere son 3 yıldır yapmış olduğum çalışmalar ve bu çalışmalar sırasında öğrendiğim bilgiler doğrultusunda, bu belgeseli izlerken içten içe ürktüğümü belirtmem gerekiyor. Eğer belgeseli izlerseniz göreceğiniz en temel şey, dünyada bazı insanların zihnin doğasını ve zihnin nasıl işlediğini sizden daha iyi bilmeleri ve bu doğrultuda algı yönetimini mükemmel bir biçimde yapmaları. Bu durum, ciddi bir sorun olarak görülmeyebilir ancak daha detaylı açıklamak gerekirsek, insanoğlu, kendi zihninin sadece kendisine ait olduğunu ve kendisine hizmet ettiğini zannetse bile, aslında zihnin dışarıdan son derece kolay manipüle edilebilir bir yapıda olduğunu fark edemiyor.

Yaşam tarzımızdan tutun giydiğimiz kıyafetlere, bindiğimiz arabanın markasından tutun tatil tercihimize ve hatta inandığımız siyasi ideolojilerden tutun bilgi sahibi bile olmadan fikir sahibi olduğumuz her hangi bir konuya kadar her şey ama her şey, bu işi iyi bilen insanlar tarafından yönlendiriliyor. Bunu görebilmenin en iyi yollarından bir tanesi, her hangi bir konu hakkında kesin bir yargıya vardıktan sonra kendimize, “bu sonuca kendi araştırmalarım ve analitik düşünmem sonucunda mı varıyorum, yoksa çevremin bana çeşitli kanallarla pompaladığı bazı bilgiler sonucunda kendimi zaten bu sonuca varmış halde mi buluyorum?” sorusunu sorabilmek.

20. yüzyıldan itibaren algı yönetiminin artık profesyonel bir iş olduğunu ve uzmanların insanları nasıl yönlendirmeleri gerektiği konusunda kafa patlatıp zaman harcadığını göz önünde bulundurursak, geliştirmemiz gereken en kritik iki niteliğin “olanı sadece ama sadece olduğu gibi görmeye çalışma” ve “vardığımız sonuçların yanlış olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurma” olduğunu düşünüyorum. Unutmayın, içinde yaşadığımız dünyada artık kontrol edilmek istenen şey toplumlar değildir, zihinlerdir.

mm

Ekin Karahan

1993 yılında Ankara’da doğdum. 2017 yılında Bilkent Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldum. Uzun zamandır engellilik üzerine, toplum bilinçlenmesi ve bilgilenmesi amacıyla seminerler veriyorum ve çalışmalar yapıyorum. Bugüne kadar biriktirdiğim bütün deneyimleri insanlara aktarabilme motivasyonuyla yazıyorum. Yazı yazmak, düşüncelerimi aktarabilmek için en sevdiğim yollardan bir tanesi. Düşünceler kağıda dökülerek çoğalmalı... İnsan, paylaşarak varolmalı... ☺

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!