SÜPERGÜÇLERİN KAPIŞMASINA SIKIŞMIŞ BİR 12 EYLÜL - Halimiz
DUYGUSAL YEME
12 Eylül 2019
SİYANÜR
12 Eylül 2019

1980’e altı gün kala Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal eder. Türkiye’den Hindistan’a kadar uzanan coğrafyada artık “siyasi istikrar” kalmamıştır. Sene başında İran Şahı Pehlevi ülkesinden kaçmak zorunda kalmış ve Ayetullah Ruhullah Humeyni Nisan ayında İran İslam Cumhuriyeti’ni resmen ilan etmiştir. Bir önceki sene Pakistan’da Cumhurbaşkanlığına gelen Ziya ül-Hak’ın, selefi Zülfikar Ali Butto’nun “cinayete teşebbüs”ten suçlu bulunmasına ve Nisan 1979’da idam edilmesine giden yolda bir parmağının olduğu ileri sürülmüştür. Ziya ül-Hak, yaptığı yasal düzenlemelerle ülkesinin İslamlaşmasına öncülük etmiştir. Bölge, yeni seneye, belirsizliklere ve kaosa gebe girerken; dünyanın iki süper gücü de bu bölgedeki nüfuzlarını korumak ve rekabeti kazanmak adına çetin bir mücadeleye baş koymuşlardır.

Dönemin Amerikan Başkanı Jimmy Carter, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana barış için en büyük tehdit” olarak nitelendirir. Buna rağmen ise doğrudan askeri bir müdahaleyi öngörmez. Aksine, Pakistan başta olmak üzere bölgedeki diğer ülkelere olan desteklerini arttırmayı seçerler. Washington, Kremlin’in, bölgenin petrol zengini başkentlerine diş geçirebilir konuma gelmesini ve dünya petrol ticaretinin %60’ının geçtiği Hürmüz boğazını kontrol edebilme şansını yakalamış olmasını kendi stratejik çıkarlarına aykırı bulur.

Amerika için NATO müttefiki Türkiye’nin de önemi böylece bir kez daha ön plana çıkmış olur. Ancak sağ-sol davasında ülkede kan gövdeyi götürmektedir. Siyasi cinayetler ülkedeki huzuru hiç etmiş, eski başbakanlardan Nihat Erim’in suikaste kurban gitmesi hepten ortamı germiş, işsizlik resmi rakamlarda %20’lerde, enflasyon %150’lerin üstünde, dış borç 18 milyar doları bulmuş, nakit para bulmada güçlük çekilmeye başlanmış…  Washington elbette solcuların buradan kazanan olarak çıkmasına izin vermeyecekdi.  Sağ siyasetin kazanması demek Sovyetler Birliği’nin de ötelenmesi anlamına gelecekti. Beyaz Saray, ilk hamlesini, Kıbrıs Barış Harekatı ardından Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunu sonlandırmakla yaptı ve bölgede her yerde nefret edilen Amerikan başkanı, Türkiye’de sevilen bir figür oluverdi. Strateji, tutmuştu.

Sonrasını da az çok hepimiz biliyoruz. Otuz dokuz yıl önce yapılan bu askeri darbenin ardında Amerika’nın olduğu hep bir rivayet olarak anlatılır ama bu rivayet sanki bölgedeki diğer gelişmelerden bağımsızmış gibi aktarılır. Halbuki Amerika, işte tam da o tarihlerde sağlam bir Rus ruleti oynayıp; Moskova’nın ipini çekmek için İslami hareketlerin önünü açan bir tercih yapmıştı. Rusya’nın, uzun vadede Tahran, Riyad ve İslamabat’da nüfuz sahibi olmasını kendi çıkarlarına tehdit olarak görürken attığı bu stratejik adımın sonuçlarını doğru hesaplayamadı. 11 Eylül koca bir şoktu. Sonrasında da geçen on sekiz yıl içinde siyasi hatalarına – insan canını hiçe sayma pahasına – bolca devam etti.

Bugün için ise artık 80’lerin dünyasından çok uzaklaşıldı. Dünya iki süpergüçten ibaret değil ama hala bu ikili küresel gidişatı tayin edebiliyorlar. Rekabetleri hala var. Soğuk Savaşın bitimini simgeleyen Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşmasını mesela önce Amerika sonra Rusya lağvetti. Suriye’de hala ne yapacakları belli değil ama belirsizlik bir bu kadar daha da sürmez. Velhasıl büyük güçlerin stratejik çıkarlarına dair aldıkları kararlarda ne hızlı politika değişimine gitmeleri ne de ilelebet bu duruşta kalacaklarını beklememek gerekir. Bugün düne nazaran işbirliği yapma olasılıkları artmıştır.

Washington’da bugün Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması için kimi provokatif sesler çıksa da tarihi perspektifte baktığınızda Amerika, Ankara’nın, Moskova’nın hattına çekilmesine — hele hele Rusya, Suriye’de de bu kadar nüfuz elde etmişken — sıcak bakmayacaktır. S-400’lerin alınması ve karşılığında türlü yaptırım tehditleri bir yana, en son kertede böylesi bir kopuş Amerika’nın çıkarına ters düşecektir. Söylediklerinin arkasında duramıyormuş gibi durmaları veya yavaştan almaları bundandır. Ama düşünün, bir dönemin iki süpergücünün kapışmaları hiç akla gelmeyecek riskleri almalarına neden olduysa; bugün kimbilir bizlerin bugünden görmediği ne gibi riskler alındı veya alınmak üzere… Ve düşünün, bu ikilinin kapışmasından doğan risklerden bahsediyorsak, yeni hesaplaşmada da İslami hareketler mi bir kez daha kazançlı çıkar ya da bu sefer bir dönemin rakipleri bu kez dinden beslenen siyasi veya başka türlü hareketlere karşı güç birliğine mi giderler?! Bu kilidin anahtarı da Suriye’de; ne yapacaklarını keşfetmemize de artık çok vakit yok…

12 Eylül Türkiye’de askeri darbe olarak anılsa da aslen siyasi İslam’ın temellerinin güçlenmesine vesile olmuştur. İlerleyen yıldönümlerinde bakalım bu döngüyü bu perspektiften baktığımızda nasıl gözlemleyeceğiz…

 

 

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!