SÖZCÜ, BABACAN VE BİTMEYEN DEPRESİF SİYASET GÜNDEMİ - Halimiz
SÖZCÜ, BABACAN VE BİTMEYEN DEPRESİF SİYASET GÜNDEMİ 2
AMERİKALILAR YAPIYOR DA, BİZİM NEYİMİZ EKSİK
21 Kasım 2019
SÖZCÜ, BABACAN VE BİTMEYEN DEPRESİF SİYASET GÜNDEMİ 3
SİNEMA İLE TELEVİZYON EKRANININ EN CİDDİ SAVAŞI
28 Kasım 2019
SÖZCÜ, BABACAN VE BİTMEYEN DEPRESİF SİYASET GÜNDEMİ 4

Biz, siyasetten ne bekliyoruz; gazetecilikten ne anlıyoruz? Bu soruların cevabını hakikaten merak ediyorum. Siyaset, seçilenin, öncelikle, imtiyazlı şahsiyet olmasını mı getirir; yoksa, kamu çıkarını gözetmekle sorumlu aslen bir devlet memuru mudur? Siyasetçi, imtiyazlı kabul görülürse hesap sorulabilir mi, dokunulmaz mıdır? Gazeteci, siyasetçinin borazanı mıdır; yoksa, mihenk taşı mıdır? Gazeteci, siyasetçinin imtiyazlı halinden nemalanmaya başlamalı mıdır, uzak mı durmalıdır? Bu soruları daha da çok çoğaltabiliriz ama şu aşikar ki toplum olarak bizim kafamız bu gibi basit soruların cevaplarında dahi fena karışık.

Geçen hafta başımıza bir felaket geldi. Gerçi bu kaçıncı felakettir, saymayı bırakalı hani oldu ama yine geldi bir felaket. Sözcü gazetesinin başyazarı Rahmi Turan, CHP’den birinin gecenin bir köründe külliyeye gidip kendi partisi içinde güç kazanabilmek için Cumhurbaşkanı’ndan destek zemini yokladığını iddia etti. Hem de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sözcü gazetesini Hürriyet’ten boşalan yere oturttuğunu açıkladığının ertesi günü. İlginç bir zamanlama var, aydınlanması lazım… Neyse, haberin patladığının ertesi sabahı Fox televizyonunun popüler sabah programı Çalar Saat’te de İsmail Küçükkaya, Kemal Kılıçdaroğlu’nu tam da bu soruya yanıt bulabilmek için davet etti ve malum soruyu kendisine canlı yayında sordu. Ama Kılıçdaroğlu, sanki böyle bir soru sorulmasını beklemiyormuş da hazırlıksız yakalanmış gibi ‘evet, doğrudur’ dedi ve sonradan da bu ‘doğrudur’ dediği şeyin haberin doğrulandığı şeklinde algılandığını görünce, kendini tekrar ifade etme ihtiyacı duydu ve yayında iken dediği ‘doğrudur’ söyleminin Cumhurbaşkanı’nın ana muhalefetin iç işlerine karışma gibi bir isteğinin olduğuna dair bir ‘doğrudur’ demek olduğunu ifade etti.

Gazetecinin yaptığı gazetecilik değil; siyasetçinin yaptığı iş değil, böylesi ultra saçma bir gündem içinde memleket zaman kaybetti ve olanımızın bu olduğuna bir kez daha üzüle sıkıla teslim olduk. Yine de hatırlatmakta fayda var. Her iki mesleğin de temel kuralları vardır ve bu basit temel kurallar, kamunun çıkarını korumak için izlenmesi şart olan kurallardır. Sözcü gazetesi, başyazarı olarak tanıttığı bir kişinin, kendi köşesinde yer alan yazıya demokratik teamüller gereği müdahale edemeyeceğini söylese de bu yaşanılanın demokrasi ile alakası yoktur. Demokrasi, sorumluluk gerektirir … aynı gazetecilerin, kamuyu bilgilendirmede sorumlu davranmaları gerektiği gibi. Böylesi iş bilmezliklerinin üzerini örtmek için ‘demokrasi’ derseniz, başta, böyle bir tatsız durumda demokrasi kartını çekenin demokrasiden ne anladığı sorgulanmaya muhtaç olur. Bu da ayrıca üzücüdür.

Bir gazetenin başyazarı, gazetenin temel ilke ve prensiplerini en iyi şekilde uyguladığına itibar edilen kişidir. Öyle algılanır. Baş yazar, burada Rahmi Turan, malum haberi bir gazeteciden almış. Aralarındaki hukuk gereği isim vermeden, dedi ki demiş ki kıvamında müthiş bir haber patlattığı inancıyla köşesinde yazmış. Zira kendi de gazeteci olan kaynağından aldığı bilgilere öyle güvenmiş ki gazetecilik gereği kendi kaynaklarından nabız yoklamamış, malum kişiyi aramamış ve sadece duyduğunu almış ve birebir yazmış. Peki, Turan, eğer ki bu iddiaya köşesinde yer verecek kadar ehemmiyet verdi ise, neden kendi gazetesinin haber merkezindeki muhabir arkadaşlara pas etmemiş ve neden bu iddianın gerçekten bir haber gibi işlenmesi için gazete içinde bir yol izlenmesini tercih etmemiş? Neticede Turan eğer ki gerçekten başyazar ise haber merkezi ona çalışır, o da takdir ederse destek aldığı muhabirin ismine yazısında yer verir.

Bu gibi haberler eğer ola ki artık bir tek köşelerde yazılabiliyorsa, gazetenin habere dair ilan ettiği ilke ve prensipler — hele hele de başyazar söz konusu olduğunda — geçerli olmamalı mı? Gazetenin yaptığı açıklamada kullanılan ifadeler üzerine bu sorular kaçınılmaz olarak akla geliyor. Mesela bir gazeteciye böyle bir bilgiyi birisi söyledi ve bir de şart koştu ‘aman kimselerin adını vermeden yaz’ diye. Böylesi içerikte bir iddia, kimin söylediği belli olmadan ve kimin itham edildiği belli olmadan, bir tek yer ve bir kaç araç plakası paylaşıldı diye doğru olarak mı algılanmalıdır? Ki bir zamanlar Taraf gazetesinden Mehmet Baransu’ya kimin verdiği belli olmayan; içindeki belgelerin de tek tek sahte evrak olduğu en nihayetinde mahkemelerce de kabul edilen bavul hikayesi hemen kısa metraj siyasi tarihimizde dururken, böylesi bir iddiaya neden böyle naif yaklaşılır, anlamak mümkün değil.

Rahmi Turan’a konuşan Talat Atilla imiş. Bu iddiayı kendi haber sitelerinde yazabilecekken kendince bir centilmenlik yapıp büyük gördüğü bir meslek büyüğüne servis yapmış ve külliyeye giden kişinin de Muharrem İnce olduğunu söylemiş. Talat Atilla, dediği gibi bir hürmet hissi ile mi bu haberi pas etti ya da başka bir his mi araya girdi burada mevzu bile değil. Sözcü gazetesi, böyle ciddi bir iddia içeren bilginin illa ki bir sağlamasını yapıp, haber gibi işlemeseydi, konu belki baştan konu olmayacaktı. Turan, ola ki bir şekilde köşesinde yazsa dahi hiç değilse haberin doğrulatılamayan kaynaklarına atıf yapacak ve iddiayı frenli ve ölçülü verecekti — illa illa yazma konusunda kararlı ise. Turan, bugün İnce’ye özür dilemek için telefon açmak yerine eğer ki bu iddiayı doğrulatmak için başta ulaşsa idi ve illa illa bunu yazma konusunda kararlılığı da devam etmiş olsaydı, İnce’nin bu iddiayı yalanlar ifadelerini baştan vermiş olacaktı. Veya İnce veya parti içinden kime ulaşılsa bize doğruyu söylemeyecekler deniyor ve bu haberin kadük kalacağı üzerine bir kanaat oluştu ise de kusura bakmayın bazen aldığınız duyumların yazılmadığı durumlar olur; bu durumlar da gazeteciliğin sorumluluğu gereğidir. Gazeteciliği, dedikodudan ayrıştıran en önemli farkı da bu sorumluluktur; çok ciddi meseledir bu.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun hatası ise daha büyüktür. Belli ki İsmail Küçükkaya, Kılıçdaroğlu’nu, bu iddiaya açıklık getirmesi için programına davet etmiş. Kılıçdaroğlu’nun, sanki soruya hazırlıksız yakalanmış gibi ‘doğrudur’ dediğinde neye ‘doğrudur’ dediğini anlamakta ikiliğe düşüldüğü için kendini açıklama yapmak zorunluluğunda bulması kendi hatasıdır. Bu konu hakkında bilgisi varsa, vardır. Giden kişiyi bilip de susmasının hiçbir anlamı yoktur. Veya söylese bile reddedileceğinden eminse, ima yoluyla konuşmasının da hiçbir anlamının olmayacağını ve hatta kendi aleyhine çalışacağını bilecek kadar da durumu algılamış olması gerekir. Nereden baksanız, gazete köşesinde yazılan bir iddiaya ‘arkadaşlar bakıyorlar; biz de bir bakalım, doğruluğu varsa kamuoyunu elbette bilgilendiririz,’ diyemiyorsa ve bugün birileri gerçekten kumpas yapıyorsa, izni veren kendisi olmuştur. Durumu, idare edememiştir. Bu olanın totali de ultra saçma olmuştur.

**********

Haftanın bir diğer dikkat çeken siyasi gündemi ise eski devlet bakanlarından Ali Babacan’ın, Habertürk’te Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına katılması ve pek yakında siyasi bir parti kurmak üzere olduklarını açıklaması oldu. Babacan öylesine naif ve öylesine sakin bir üslupla bu parçası olduğu siyasi parti oluşumunu anlattı ki dinledikçe hayrete düştüm. Sanırsınız Babacan’ın adını ilk defa duyuyoruz, sanırsınız rahatsızlığını ifade ettiği gidişatta kendisi hiç yer edinmemiş ve sanırsınız henüz daha iktidar partinin üyesi olarak yaptığı bu açıklamalar kendisi hakkında hiçbir şey anlatmıyor. Garip bir durum.

Size şöyle bir haberim var: eğer ki bugünkü gidişattan gerçekten dertliyseniz ve değişim gelmesini diliyorsanız, beklediğiniz siyasi lider, mevcut iktidarın içinden ayrılmış biri olamaz. Nüans farklılıkları ile ayrışabilirler ama iş tutuş tarzları üç aşağı beş yukarı aynı kapıya çıkar. Burada izlenmesi gereken tek unsur, iktidar partisi içinde baş gösteren çatlağın ciddiyeti ve tabanın bundan ne anlayacağı, nasıl tepki vereceği? Eğer ki Babacan gerçekten ilkelerden dem vuran bir siyaset gütme arzusunda ise — önce kendi tabanına — başbakan yardımcısı, ekonomi bakanı ve dış işleri bakanı olarak görev yaptığı zamanlarda neden bugün bahsini ettiği şekilde tavır almadığını da açıklaması gerekir. Ergenekon davalarından tutun, Suriye politikasına; İran’a uygulanan yaptırımlarda Türkiye’nin aldığı tavırdan tutun Halk Bank davasına varıncaya kadar bir çok kritik dönemeçte Babacan bu iktidarın içinde en yetkili mevkilerde yer almış birisi idi. Haliyle bugün değerlerden dertlenmesinin veya ülkenin gidişatından kaygılanmasının gerçekten ne anlama geldiğini de iyi anlamak gerekebilir — başta kendi tabanı ve sonra tüm seçmenler nezdinde.

Tekrar edelim, Babacan’ın yaptığı açıklamanın elbette bir anlamı var. O da iktidar partisinde baş gösteren çatlağın üstündeki kabuk artık kalktı ve kendini resmen gösterdi. Bu da iktidar partisinin zayıfladığını ve kendi içinde açmaz yaşadığını gösteriyor. Bugün için de olan sadece bu kadardır. Taa ki iktidar partisinin tabanı, bu çatlağa nasıl anlam vereceğine karar verinceye kadar. Taban, yolu da hedefi de belirleyecektir.

 

 

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!