SOSYAL DEVLET NASIL OLUNUR? - Halimiz
SOSYAL DEVLET NASIL OLUNUR? 2
İNSAN DEĞİŞMEDİKÇE, CORONA N’APSIN!
2 Nisan 2020
SOSYAL DEVLET NASIL OLUNUR? 3
CORONA BİZE NE YAPTI?
9 Nisan 2020
SOSYAL DEVLET NASIL OLUNUR? 4

İki hafta önce halimiz.com sitesinde çıkan yazımda, salgının tepe yapma zamanını mümkün olduğu kadar uzatarak tepe noktasının hastanelerimizin kapasitesini aşmamasının tek yolunun ödünsüz sosyal izolasyon olduğunu vurgulamıştım. Resmi ağızlarca yapılan tüm uyarılara ve bazıları geç bile olsa, alınan tedbirlere rağmen bu konuda tam bir başarı sağlanamadı. Ülkemizdeki vaka artış hızı hala çok yüksek seyrediyor. Bu da son derece endişe verici. Zira, salgının hala kontrol altına alınamadığı anlaşılıyor.

Aslında gözlemliyoruz. Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu ellerinden geleni yapıyor. Sağlık Bakanı’nın her gün yaptığı açıklamalarda sarf ettiği sözcüklerden ve vücut dilinden kendisinin, Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri doğrultusunda ödünsüz sosyal izolasyonu gerekli gördüğü, ancak bunu egemen siyasete henüz tam olarak kabul ettiremediği anlaşılıyor. Neden dersiniz?

Sebep açık. Çünkü ekonomik çarklar durduğu zaman Devletin, bir sosyal devlet sorumluluğunu tam olarak üstlenebilecek imkanı yok. Cumhuriyet tarihimiz boyunca başarılı olarak uygulanan dengeli dış politika çizgimizden akıl almaz ölçüde sapan mezhep eksenli bir dış politika, rasyonel bir iktisat politikasının olmazsa olmazı olan kaynakların optimal dağılımı ilkesinin adeta yok sayılması, aşırı savurganlık ve şatafat, hesapsız altyapı yatırımları ve bunların hazineye büyük yük getiren finansman biçimleri gibi nedenlerle bu duruma gelindi.

Peki, ölene ve olana yapılacak bir şey olmadığına göre, bundan sonra ne yapılabilir?

Bu noktada belirtmek gerekir ki iktidarca açıklanan ekonomik pakette yer alan tedbirlere yanlış dememekle birlikte bunların sosyal içerik bakımından eksik olduğunu düşünüyorum.

Şimdi gelelim önerilerime:

  1. Daha önce de değindiğim gibi, 2020 Bütçesi Türkiye Büyük Millet Meclisine getirilerek derhal revize edilmelidir. İçinde bulunduğumuz olağanüstü dönemin gerektirdiği önceliklere göre sağlık, eğitim, savunma, alt yapı, örtülü ödenekler, işsizlik sigortası fonu ve diyanet arasında yeniden bir kaynak dağılımı yapılmalıdır. Sağlık sektörüne, zora giren işletmelere desteğe ve sosyal devlet anlayışı ile yapılacak harcamalara ağırlık verilmelidir.
  2. Kamu-Özel İş Birliği modeli ile yapılmış büyük altyapı yatırımları bağlamında müteahhitlere yapılan Hazine garantili ödemeler bir yıl için ertelenmelidir. Ortada bir mücbir sebep vardır ve bunun gereği yapılmalıdır.
  3. Kamuda gördüğümüz ve bize göre her türlü eleştiriyi hak eden savurganlıklar ve şatafata son verilmeli, bu bağlamda alınacak tüm kararlar kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
  4. Tatbikatların bile iptal edildiği veya ertelendiği böyle bir dönemde askeri çatışmalardan kaçınılması bir zorunluluktur. Özellikle Suriye ve Libya’da, ulusal güvenliğimizi göz ardı etmeden bir detant dönemi sağlanması için her türlü çaba gösterilmelidir.
  5. IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Merkez Bankasının açıkladığı corona destek fonlarından istifade edebilmek için gerekli koşulları ve şeffaflığı sağlayabilmek adına derhal harekete geçilmelidir.
  6. Sağlık harcamalarının hızla arttığı, hizmetler ve sanayi sektörlerinde zora giren şirket ve işletmelerin ayakta kalabilmek için acil desteğe ihtiyaç duyduğu, işsiz sayısının logaritmik ölçekte yükseldiği, sosyal devlet olmanın gerektirdiği yükümlülüklerin arttığı bir dönemde mega altyapı projelerinin lafı bile edilmemelidir. Dünyanın bugünkü koşullarında, küresel öncelik salgının kontrol altına alınması iken, finansmanı zaten mümkün olmayan projelere bütçeden ödenek ayrılması tek kelimeyle abesle iştigaldir. Bu bağlamda Kanal İstanbul’un güzergahında bulunan iki köprünün yıkımı ve başka mekanlarda yeniden yapımı için ihaleye çıkılması yanlış olmuş ve vatandaşın haklı tepkisini çekmiştir. Zaten, Kanal İstanbul gibi uçuk, mantıksız ve birçok bakımdan sakıncalı proje üzerinde hala ısrar edilmesini anlamakta zorluk çekiyorum.
  7. Şu anda ekonominin karşı karşıya olduğu en ciddi tehdit gelir-harcama zincirinin kopması ve bunun sonucunda üretimin durmasıdır. Bir düşünün. Ülke çapında binlerce kafe, restoran, mağaza, market, AVM var. Bu iş yerlerine mal satanlar mallarını satamazsa, satışlar düştüğü için onların da önce çalışanlarını işten çıkarmaya başladığını, sonra da işlerini tasfiye etme yoluna gittiklerini düşünün. İşte gelir-harcama zincirinin kopması budur. Devletin böyle bir durumun oluşmaması ve bu bağlamda gerekli her tedbiri alarak gerçek bir sosyal devlet anlayışında olması şarttır.
  8. İçinde bulunduğumuz salgının bu aşamasında Devlet’in gelirini kaybedenlere gelir enjeksiyonu yapması, söz konusu iş yerlerinin doğal gaz, su, elektrik, kira, vergi, sigorta gibi sabit giderlerini karşılayarak bunların kapanmasını engellemesi ve işten çıkarılmaları önlemesi gerekir. Üretimin durması bir ekonomik facia demektir. Üretim durursa, Devlet de vergi toplayamaz duruma düşer.
  9. Yukarıdaki ilk altı maddede sıraladıklarımın bir an önce yapılması şarttır. Ancak bunlar yapılsa bile, zaten açık veren bütçe imkanları ile Sosyal Devlet olmanın gerektirdiği tüm harcamaların yapılabilmesi zordur. Dolayısı ile yukarıda Madde 5’de değindiğim fonlardan acilen destek alınması yaşamsal derecede önemlidir. Bu da yetmiyorsa da kontrollü bir şekilde para basmaktan başka çare yoktur. Bugün birçok ülke zaten bu yola gitmektedir.
  10. Yukarıda yazdıklarımı zorunlu bir ekonomik seferberlik halinin alt başlıkları olarak bakabilirsiniz. Ama inanın bunlar yapılmadan ekonomimizin salgının yaratmakta olduğu tahribatın altından kalkması kolay olmayacaktır.

İktidarın almakta olduğu veya bundan sonra alacağı kararların, yukarıda özetlemeye çalıştığım ve bana göre zorunlu olan tedbirlerle ne derecede örtüşeceğini bilmiyorum. Bu tümüyle egemen siyasetin yetki ve sorumluluk alanına giren bir keyfiyettir. Takdir kendilerine aittir. Devlet kademelerinde yetki ve sorumluluk taşımış eski bir üst düzey bürokrat olarak biz sadece düşüncelerimizi ve önerilerimizi kamuoyumuzla paylaşırız. Ve özellikle de böylesine bir kriz döneminde Türkiye’yi kim yönetiyorsa onun başarılı olmasını isteriz.

Bu noktada değinmek istediğim bir husus daha var. CHP’li başkanların başlarında bulunduğu bazı büyük illerimizin büyükşehir belediye başkanlıkları tarafından, corona virüsü salgınından zarar gören muhtaç hemşerileri için, gönüllülük esasına göre, varlıklı halkımızdan nakdi yardım toplanmasının bir İçişleri Bakanlığı genelgesi ile yasaklanması yanlıştır. Bu karar, en başta Anayasanın 127. Maddesi olmak üzere, 2860 sayılı yardım toplama ve 5393 sayılı Belediye yasalarına da aykırıdır. Belediyeler, görev ve yetkileri anayasada açıkça belirtilmiş, organlarını halkın seçtiği, kamu adına yetki ve imtiyazlar kullanan bir yönetim biçimidir. Yasaları eğip bükerek, belediyelerin, evlerinden çıkamayan, çalışamayan, ihtiyaç sahibi insanlara dağıtılmak üzere gönüllülük esasına göre bağış toplamasını engellemek anayasayı ve yasaları ihlal etmekten başka bir şey değildir. İçinde bulunduğumuz kritik dönemde ileriye dönük politik hesapların kimseye bir fayda sağlamayacağını idrak etmek gerekir. Bu hatadan dönülmelidir.

Yeri gelmişken soralım. Nasıl oluyor da bir İçişleri Bakanlığı genelgesiyle belediyelere bağış yasağı getirilirken, iktidar partisine yakınlığı ile bilinen İsmail Ağa Cemaati bağış toplayabiliyor? İsmail Ağa cemaati ve benzeri cemaatler, kamu kurumu ve yerel yönetim olan belediyelerden daha güvenilir ve ciddi kuruluşlar olarak mı görülüyor?

Bu tür sorulara tatmin edici yanıtlar vermek iktidarın sorumluluğudur, şeffaf olabilmenin gereğidir. Lütfen siyaseti halkın çıkarlarının üzerinde tutmayınız.

Bu ülke ölümcül bir virüse karşı bir savaş veriyor. Bu savaş boyunca iktidarın, muhalefetin, tüm yerel yönetimlerin, özel kesimin ve tüm vatandaşlarımızın bir birlik, beraberlik ve dayanışma ruhu içinde olmalarının bir zorunluluk ve tarihi sorumluluk olduğunu herkesin idrak etmesi gerekir. Böylesine bir dönemde siyasetin önemi yoktur. Zaten düşünülmemesi gerekir. Bunu da bir hatırlatma olarak ifade ediyorum.

Değinmek istediğim ikinci konu, Milli Dayanışma Kampanyası” adı altında, Devletin sosyal yükümlülüklerinin bir kısmının altından kalkabilmesine yardımcı olmak amacıyla başlatılan kampanyadır. Karşı karşıya bulunduğumuz salgın karşısında milli dayanışmanın bulunması mutlaka önemlidir. Cumhurbaşkanı da kampanyaya ciddi bir destek sağlandığını belirtmektedir. Şahsen, bütçe gelirlerinin azaldığı ve giderlerinde kaçınılmaz olarak büyük sıçramalar olduğu bir dönemde söz konusu kampanyanın yeterli olmayacağını ve gerçek anlamda bir servet vergisi uygulamasının da gerekli olacağını düşünenlerdenim.

Konuyu fazla uzatmak istemiyorum. Fakat içinde bulunduğumuz olağandışı ortamda Türk milleti kendisini yöneten egemen siyasetten bir sosyal devlet anlayışıyla hareket etmesini istiyor. Sosyal devletin neler yapması gerektiğini yukarıdaki paragraflarda özetlediğimi sanıyorum. Umarım milletimizin beklentileri tümüyle olmasa bile önemli bir bölümüyle karşılanır. Suriye krizi sayesinde ülkemize kabul ettiğimiz beş milyon mülteciye bugüne dek 50 milyar dolar harcayabilen, son sekiz yılda çok sayıda ülkeye yardım elini uzatabilen, sadece Afrika’ya 7 milyar doların üzerinde para verebilen, birçok ülkede yaptırılan camilere yarım milyar dolar para harcayabilen Devletimizin içinde yaşadığımız salgın krizi bağlamında gerçek bir Sosyal Devlet’e yakışacak bir politika izleyebilmek için elinden geleni yapmasını bekliyorum.

Sosyal Devlet, önce mağdur vatandaşını, tüm iktisadi kıymetlerini ayırım yapmadan kucaklayacak, sarıp sarmalayacak, ekonomik hayatı tehlikeye düşürmemek için her türlü tedbiri alacak, halkına karşı şeffaf olacak devlettir.

Unutmayalım.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!