SİNEMA İLE TELEVİZYON EKRANININ EN CİDDİ SAVAŞI - Halimiz
SİNEMA İLE TELEVİZYON EKRANININ EN CİDDİ SAVAŞI 2
AMERİKALILAR YAPIYOR DA, BİZİM NEYİMİZ EKSİK
21 Kasım 2019
SİNEMA İLE TELEVİZYON EKRANININ EN CİDDİ SAVAŞI 3

(DİKKAT SPOILER İÇERİR)

Martin Scorsese’nin çok uzun zamandır büyük bir heyecanla beklenen son filmi nihayet Netflix’e geldi ve dünya seyircisi ile buluştu.

Film, eski bir savcı olan Charles Brandt’in “I heard you paint houses” (Evleri boyadığını duydum) isimli kitabından uyarlanmış. “Ev boyamak” mafya jargonunda kiralık katil olmak anlamına geliyormuş. Kitap, Brand’in  “İrlandalı” olarak da bilinen mafya tetikçisi Frank Sheeran ile yaptığı ve yaklaşık beş sene boyunca süren röportajlardan oluşuyor yani “İrlandalı” filmindeki karakterlerin hepsi gerçek kişiler.

Karakterler gerçek kişiler fakat röportajlar sırasında yaşlı ve hasta olan Sheeran’ın tamamen gerçeği anlatmış olduğu konusunda oldukça büyük şüpheler var. Konunun uzmanları İrlandalı’nın kendisini olduğundan daha önemli göstermek için gerçekleri çarpıttığını düşünüyorlar.

Frank’in anlattıkları tamamen gerçek olmasa da filmin arka planında ağır bir nehir gibi akan Amerika’nın 1960’lar ve 70’ler sırasında yaşadığı tarihi olayların hepsi gerçek. Zaten bu dönemin önemli olaylarının neredeyse hepsi şaibeli. Scorsese bize Kennedy’nin başkan seçilmesini, Domuzlar Körfezi Çıkarmasını, J.F. Kennedy ve Robert Kennedy suikastlarını, Nixon’ı ve tabii ki meşhur sendikacı Jimmy Hoffa’yı mafyanın bakış açısından anlatıyor.

Fakat İrlandalı bir tarih ya da dönem filmi değil, bir erkek filmi, bir şiddet filmi, Scorsese yine en sevdiği şeyi yapıyor ve eril bir dille mafya dünyasının erkeklik, kardeşlik, düşmanlık kodlarını bir kez daha seyircisinin gözlerinin önüne seriyor. Frank Sheeran’ın kimilerine göre “abartılı” anıları ise Scorsese’ye ihtiyacı olanı fazlasıyla veriyor.

Scorsese’ye fazlasıyla verilen bir şey daha var o da bütçe. Yönetmen, İrlandalı için 200 milyon dolarlık bir bütçeye ihtiyacı olacağını söyleyince Paramount projeden çekilmiş ve Netflix, İrlandalı’nın üzerine balıklama atlayıp Scorsese’ye istediği bütçeyi sağlamış.

Netflix’in de kendi gündemi var tabii ki! Sadece bir “hızlı tüketim” platformu olarak anılmak istemiyor, sanatsal olarak da ciddiye alınmak için çaba harcıyor. Geçen sene bunun için Alfonso Cuaron’un Roma filmine yatırım yaptılar, Roma da yapılan yatırımı ziyadesi ile hak ettiğini kanıtlayarak en iyi film dahil pek çok dalda Oscar’a aday oldu ve en iyi yönetmen, görüntü yönetmeni ve yabancı dilde en iyi film oscarlarını kazandı.

Tabii Oscar’a aday olabilmesi için bir filmin mutlaka sinemalarda gösterilmiş olması gerekiyor bu yüzden geçen sene Roma bu sene de İrlandalı, Netflix’den önce sinemalarda ön gösterime girdiler fakat filmin esas seyircisinin Netflix gösterimini bekleyip evde seyretmeyi tercih edeceğini bilen salonlar film Scorsese filmi olsa da, başrolde dünyanın en meşhur aktörleri oynasa da Netflix filmlerinin gösterimine sıcak bakmıyor ve bu filmler kendilerine çok fazla salon bulamıyor.

İrlandalı’ya dönersek eğer, film benim açımdan bir ömrü beraber geçirdiğim eski dostlarımı tekrar görmek gibiydi. Kırk yaş üzeri sinema seyircisi için Al Pacino, Robert De Niro, Joe Pesci, Harvey Keitel gibi kendi dönemlerinin devlerini üstelik bir de Scorsese’nin yönetmenliğinde seyretmek başlı başına bir şölen. İnsanın gözünün Ray Liota’yı aradığını söylemeden geçemeyeceğim.

Scorsese, kendisine Netflix tarafından sağlanan çılgın bütçenin hatırı sayılır bir kısmını aktörleri dijital olarak gençleştiren CGI teknolojisi için harcamış. Filmi seyrederken bunu bilmiyordum ve Robert De Niro’nun, Frank Sheeran’ı genç bir asker olarak canlandırdığı sahnede bir an için donup kaldım. Filmi durdurdum, De Niro adeta Taksi Şöförü’nde oynadığı dönemdeki gibi gözüküyordu. “Bu nasıl mümkün olabilir, makyajla bu yapılamaz.” diye düşündüm ve araştırdım. Hakikaten de gençleştirmeler dijital teknoloji ile yapılmış. Scorsese, karakterlerinin gençliğini farklı ve daha genç bir aktörün oynamasını değil kendilerinin genç versiyonlarının oynamasını hayal etmiş ve gerçekleştirmiş. Bu teknoloji adeta bir devrim, büyüleyici, hayret verici bir şey üstelik daha yolun başındalar kim bilir ileride bizi neler bekliyor.

İrlandalı, artık olgunluk dönemine ulaşmış metod aktörlerinin bütün marifetlerini sergiledikleri bir film. De Niro çok sakin, Al Pacino ise çok coşkulu, yer yer aşırıya kaçan bir oyunculuğu tercih etmiş. Joe Pesci ise sanırım hayatının rolünü oynamış. Filmde bir Scorsese filminden bekleyeceğiniz her şey mevcut; eril bir dil (kadınlar adeta birer hayalet), bolca şiddet, yemeğin kutsanması (bu sefer dondurma seçilmiş), müthiş aktörler sürükleyici bir hikaye, çok iyi canlandırılmış dönemler, mafya, mafya, mafya….

Filmi seyretmemek büyük bir kayıp olur fakat filmin bana düşündürdüğü şey farklı bir şey oldu. Belki Scorsese’nin Marvel filmlerine açtığı savaşı duymuşsunuzdur. Yönetmen, süper kahraman ve bilim kurgu filmlerinin sinemadan çok lunaparka benzediğini söylüyor. Kendi dönemi sinemacıları için sinemanın “estetik, ruhani ve duygusal” keşif ile ilgili olduğunu anlatıyor. Sinema salonlarının süper kahramanların devam filmleriyle dolu olduğundan “gerçek bir hikaye” anlatmak isteyenlerin artık vizyonda kendilerine yer bulamadıklarından yakınıyor. Ne ironiktir ki kendisine çekmek istediği filmi çekebilme olanağı Scorsese’ye beğenmediği “süper kahraman ve bilim kurgu” filmleri sayesinde para kazanan bir platform tarafından veriliyor. Yumurta mı tavuktan çıkıyor tavuk mu yumurtadan?

Scorsese filmleri ile Marvel filmlerini karşılaştırmak, Greenaway filmleri ile Scorsese filmlerini karşılaştırmak kadar anlamsız. Çünkü hepsi bambaşka şeyler, iyi bir hamburger (Marvel) yemeyi sevdiğimiz için kendimizi bir lazanyadan (Scorsese) ya da arada bir harika bir şefin pişirdiği bir Stroganoff (Greenaway) yemekten mahrum mu etmemiz gerekiyor?

Televizyonlardaki film platformları ile sinemanın savaşta olduğu doğrudur. Bu savaşın film endüstrisinin geleceğini belirleyeceği de doğrudur. Filmlerin geleceğini ise ne aktörler, ne senaristler, ne de yönetmenler belirler sadece ve sadece seyirci belirleyebilir. Çocuklarıma gençken tutku ile seyrettiğim “Geleceğe Dönüş’ü” seyrettiremiyorum, teknoloji inanılmaz eski diye sıkılıyorlar fakat Baba’yı (Godfather) severek izlediler.

Yani filmler söz konusu olduğunda neyin popüler olacağına zamanın ruhu karar verir, neyin kalıcı olacağına ise zaman…

mm

Ayse Deniz Yurdakul

3 çocuk, altı köpek, bir kedi ve iki su kaplumbağası annesi olup, LGBTİ hakları aktivisti, dizi ve sinema delisi bir geektir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!