ŞİDDETİNİ SEVDİĞİM - Halimiz
SAĞDUYULU SİYASET, HATIRLAYANINIZ!
1 Kasım 2018
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
8 Kasım 2018

Şiddet içinde huzur bulan tek toplum biziz sanırım. Öldüresiye seviyoruz, sevgimizi dillendirirken ya benimsim ya toprağın diyoruz, çocuklarımızı severken çimdikliyor veya ısırıyor, canlarını acıtıyoruz. Döverim de severim de diyoruz, öğretmenin vurduğu yerde gül biter diyoruz… Yetişkinlerin kibar gülümsemesinin ardındaki gizli niyetten, entrika ve dedikodudaki psikolojik şiddetten bahsediyorum. Basbayağı keyif alıyoruz bundan.

Önümüz arkamız, sağımız solumuz şiddet ve biz bu kadar şiddetle kuşatılmışken sağlıklı kararlar alabilen, sağlıklı iletişim kurabilen, sağlıklı tepkiler veren bireylermişiz gibi yapıyoruz.

Aile içinde ya da yakınında hasta bireylerle ilgilenenler bilir, hastalığın seyri ağırlaştığında kişinin kişiliği de değişir. Fiziksel acısı arttıkça, çevreye karşı saldırganlığı artar, tavrı değişir.

Şiddet içindeki bir toplum, her şeyden önce hasta bir toplumdur ve hasta bir toplumu oluşturan bireylerin sağlıklı olmamasından ve şiddetli tepki vermesinden daha doğal bir şey yoktur.

Şiddet dendiğinde farklı bir şey algıladığımızdan emin olmak için Dünya Sağlık Örgütü’nün 2002’de yaptığı kapsamlı şiddet tanımını paylaşmak istiyorum:

  1. Fiziksel güç veya iktidarın,
  2. Tehdit olarak veya gerçekten,
  3. Kişinin kendisine veya başka birine veya bir grup insana ya da topluluğa yönelik olarak,
  4. Yaralanmaya, ölüme, psikolojik tahribata, gelişim bozukluğuna veya yoksunluğa yol açacak veya yüksek derecede bu ihtimalleri taşıyan biçimde,
  5. Kasti kullanımı.

Bu tanım çerçevesinde, çocuğumuzun okulda ve parkta yaşadığı kasti psikolojik yıpratma da, kasti fiziksel zarar da, tehdit de şiddettir.

Devletin veya herhangi bir kurumun bir insan topluluğu üzerinde uyguladığı psikolojik baskı ve korku, ayrımcı lisan da şiddet kapsamındadır.

Konda’nın Ocak 2017’de yayınladığı Toplumsal yaşamda şiddet ve travma araştırma sonuçlarına göre toplumun yarısı 11 şiddet türünden en azından birine, bire bir maruz kalmış.

Araştırma verileri açıkça gösteriyor ki biz şiddet dolu bir toplumuz.

Şiddet bir kişilik bozukluğudur. Kızgınlık, hayal kırıklığı, üzgünlük, çaresizlik, kıskançlık gibi hislerin sağlıksız dışa vurumudur.

İhtiyaçlar hiyerarşisi teorisine göre insanın her davranışı bir ihtiyacı gidermeye yöneliktir.

Sura Hart ve Victoria Kindle’in yazdığı “Respectful Parents, Respectful Kids”(Saygılı Ebeveynler, Saygılı Çocuklar) isimli kitapta, şiddetsiz iletişimin de temelini oluşturan ihtiyaçlar ile duygular arasındaki ilişki incelenir.

İhtiyaçlarımız karşılandığında kendimizi tam, tatmin olmuş, rahat, huzurlu ve güvende hissederken, ihtiyaçlarımız karşılanmadığında huzursuz, rahatsız, güvensiz, berbat ve utanmış hissederiz.

Her insanın eğlenme, oyun oynama, öğrenme, seçim yapma, fiziksel bakım( temiz hava, egzersiz yapma, yeme-içme, barınma, dinlenme, cinsel ifade, korunma, dokunma), kendiyle ilişki kurma (başarma, bilgilenme, özgünlük, mücadele, netlik, liyakat, yaratıcılık, bütünsellik, kendi yetenek ve becerilerini tanıma, anlamlandırma, mahremiyet, öz gelişim, öz ifade, öz değer) başkalarıyla ilişki kurma (takdir, aidiyet, hayatın sevinç ve üzüntülerini paylaşma, yakınlık, topluluk olma, dikkate alınma, sevecenlik, sevgi, saygı, yetenek ve becerilerini paylaşma, destekleme, başkası için önemli olma, güven, anlaşma, sıcaklık)Dünyayla ilişki (güzellik, uyum, ilham, düzen, barış) kurma ihtiyacı vardır.

İhtiyaçlarımızı göz ardı ettiğimizde ve onları tatmin etmediğimizde negatif duygular ortaya çıkar. Vücudumuz işler yolunda değilken bizi hasta ederek, vücudumuza dikkatimizi nasıl çekiyorsa, negatif duyguların da gerisinde yatan şey aslında karşılanmamış ihtiyaçlardır.

Peki şiddet nerden çıkıyor? Her yerden.

Şiddetin bu kadar artmasına şaşırıyor ama her gün evimizde şiddet içeren diziler, filmler izliyor, trafikte sinirlenince küfrediyor, patronumuzun arkasından konuşuyor, iş arkadaşımızın dedikodusunu yapıyor, bize servis yapan garsonu azarlıyoruz.

Şiddet içeren film ve diziler, bizim şiddeti normalleştirmemizi sağlıyor. Ufacık çocukların elindeki oyunlar öldürmek, çalmak, yok etmek, zarar vermek üzerine. Bu oyunlarla büyüyen çocuklarda vicdan duygusu gelişmiyor. 12 yaşından küçük çocuklar açısından ekranda gördükleri korkunç sahneler ile gerçek hayatta gördükleri yetişkin davranışları arasında fark yok. Çocuklar siz onlara ne derseniz deyin, sizin söylediğinizi değil yaptığınızı öğrenir. Bu sebeple çok gürültü yapan çocuğa bağıran servis şoförü aslında çocuğa “bağırmak kabul edilebilir bir yetişkin davranışıdır” mesajını vermektedir.

Çocuklar şiddeti evde, çevrelerinde, okulda veya ekrandan öğreniyor olabilir. Bunların hepsi düzelmedikçe çocuğun her an yanlış örnekleme üzerinden seçim yapabilmesi mümkündür.

Yetişkinler için ise durum zaten daha da vahim. Hem çocukken şiddetle büyümüş yetişkinler, bir de yetişkinken şu ya da bu şekilde şiddete maruz kaldıklarından, tolerans eşikleri çok düşüyor ve örneğin trafikte yol vermediği için bir arabanın şoförünü vurarak öldürebiliyor. (gerçek bir üçüncü sayfa haberidir). Ya da bunu yapamayan yetişkin, içinde biriken şiddeti dışarı akıtmak için başka yollar deniyor. Maça gidiyor, sözel şiddetle deşarj oluyor. Maç sonunda diğer takım taraftarları ile kavga ederek deşarj oluyor vs. Ya da evinde otururken, çayını yudumlayıp, sosyal medyada gördüğü bir haber üzerinden şiddetini kusuyor.

Bu zaman zaman bir ünlünün fotoğrafı üzerinden meydana çıkıyor, bazen de bir tanıdık. Bir arkadaşın fikrinin altına ansızın hakaret dolu yorumlar bırakabiliyor; onu, şucu veya bucu olmakla itham ederek içimizdeki şiddet irininiz dışarı atabiliyoruz. Bu tür şiddetin adı sanal zorbalık. Geçen haftaki yazımda bahsetmiştim, özellikle ergen kesim arasında çok ciddi bir psikolojik şiddet bu. Bu sebeple hayatına son veren çocukların sayısı gün be gün artıyor.

Nitekim diyeceğim o ki, başkasının şiddetini eleştirirken, çuvaldızı hep kendimize batırmalıyız. Bizim şiddet dünyasına nasıl katkımız var, bunu dönüştürmek için ne yapıyoruz, problemlerimizi nasıl çözüyoruz, şiddete ne kadar maruz kalıyoruz?

Şiddet konusunda hiç birimiz sütten çıkmış ak kaşık değiliz. Tepkilerimiz duygusal ve ölçüsüz, dilimiz sert, üslubumuz itici.

Öncelikle kendimizi doğru düzgün ifade edebilmek üzerine çalışmalıyız ki şiddet dilini kullanmaya ihtiyacımız kalmasın. Ardından şiddeti her gördüğümüz yerde tepki vereceğiz ki, kabul görmesin, normalleşmesin. Son olarak, tepki vermedeki üslubumuz şiddet içermeyecek. İşte en önemli ve en zor nokta da bu.

Hepimiz zoru başarabiliriz.

mm

Ayse Musal Çıpa

Ankara’da doğdum ve büyüdüm. TED Ankara Koleji mezunuyum, Bilkent’te Turizm ve Otel İşletmeciliği okudum. Bir kaç sene mesleğimi yaptıktan sonra İstanbul’a taşındım ve reklam sektörüne geçtim. Şehir ve mesleği aynı anda değiştirmek benim için köklü bir değişimdi. 17 sene aralıksız profesyonel hayatıma devam ettikten sonra 2011 senesinde yine bir radikal değişiklik yapıp işten ayrıldım, bir şirkete ortak oldum, evlendim ve 2012’de doğum yaptım. 2015’den beri STK’larda çalışmaktayım. Başka Bir Okul Mümkün Derneği Temsilciler Meclisindeyim. Yenidenbiz’i destekliyorum. Kolektif işlere inanıyorum. Only one team ile bir kolektif kitap yazıp, bir installation sergisi açtık, Online radyo kurduk ve online şiir gecesi yaptık. Farkındalık, reiki, meditasyon, şiddetsiz iletişim, yoga vb . eğitimlere katıldım. Farkındalık üzerine atölyeler düzenliyorum. Yazıyorum, konuşuyorum.

1 Comment

  1. kemal gülseren dedi ki:

    çok aydınlatıcı bir makale.
    değerli yazarına çok teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!