SESSİZ GECE - Halimiz
ŞEFİKA KUTLUER ANKARA’DA…
6 Aralık 2018
HER ÜLKEYE BİR PAN GEREK!
6 Aralık 2018

“Sessiz gece… Kutsal gece.”

George H. W. Bush’a son bir hoşça kal deme şansı bulduğumda saat sabahın 1’ini geçmişti.

Kongre binasına girdiğimde gökyüzü yıldızlarla kaplıydı, ve aynı yıldızlar gibi sayısız Amerikalı da kapının önünde Amerika’nın 41inci başkanına son kez saygılarını ifade edebilmek için sırada bekliyorlardı.

Issız koridorlardan yürürken – devlet işlerinin yapıldığı yasamanın yerine anlamlı bir sessizlik hakim oldu.

Tek tek, Kongre’nin kubbesinin altındaki odaya girdik ve askeri tören kıtasının başında nöbet tuttuğu bayrağa sarılı tabutun önünden geçtik. Benden önce gelmiş ve benden sonra gece boyunca ve takibi günde gelecek bir çokları gibi tabutun önünde dua etmek için durdum… ve andım.

“Sessiz gece… Kutsal gece… Her yer sakin… Her şey parlak.” Bunlar, en çok sevdiği Noel ilahisinin sözleriydi; Houstan, Teksas’da ailesi ve arkadaşları, son nefesini vermeden kısa bir süre önce bunu okumuşlardı evde.

94 yaşında, güzel ve huzurlu bir şekilde öldü.

“Sessiz gece… Kutsal gece.”

Late President George H. W. Bush with Paula Wolfson, most likely summer 1991, in Maine during a picnic for the White House press corps at Bush’s “summer White House.”

Kongre binasından ayrılırken eski başkanlarımızdan Bush’un bu son anı beni sarmaladı… ama kısa bir süre sonra başka bir anı beni meşgul etmeye başladı. 30 yıl önceki bir Aralık gecesine gittim – bir Noel partisi idi, henüz yeni seçimi kazanmış George H. W. Bush, kampanyasını baştan sona izleyen muhabirleri evinde ağırlıyordu.

O akşam, kuyruklu piyano etrafında “Sessiz Gece” ilahisini söyledik, çok fazla eggnog (şeker ve sütten yapılan bir içki) içtik ve aylar boyunca süren seçim kampanyası sürecindeki hikayelerimizi paylaştık.

Bir ara, Bush’un yanında durur buldum kendimi ve sordum: “Eğer Kristal bir küreye bakabiliyor olsaydınız ve geleceği tahmin etseydiniz, ne görürdünüz?”

Hiç tereddüt etmeden, “Macaristan… Macaristan’da bir şeyler olacağını düşünüyorum… Doğu Avrupa’da,” dedi.

Özel bir davetti… Bu söylediklerini haber yapamazdım. Ama başkanlığının başlamasından kısa bir süre sonra, Amerika’ya, Sovyet imparatorluğunun çöküşünde ve Soğuk Savaşın son buluşunda liderlik ederken aklıma düştü.

Bazıları, dünyadaki büyük gelişmelere karşı tutuk kaldığını düşünüyorlardı. O ise “temkinli” olduğunu söylüyordu. Bu onun iş yapma şekliydi – kapalı kapılar ardında insanları bir araya getirip ve koalisyonlar kurmaya çalışırken, kamuoyu önünde olabildiğine dingin bir görüntü sergiliyordu.

Ondan önce gelen Ronald Reagen ve sonra gelen Bill Clinton’ın aksine, Başkan George H. W. Bush’un tabiatı pek bir şovmen yaratmıyordu veya hatta iyi bir hikaye anlatıcısı bile değildi. Kimse onun Reagen gibi “başarılı bir iletişimci” olduğunu söyleyemez. Bu, o değildi.

Onunla çalışanlara, onu takip eden gazetecilere, veya bir şekilde hayatlarının bir evresinde onunla bir şekilde temas edenlere 41inci başkanı nasıl tanıdıklarını sorduğunuzda alacağınız cevap, “düzgün bir adamdı” olacaktır.

Bu, benim için, Beyaz Saray’da henüz yeni muhabirliğe başlamış biri için sanki ömrünü orada geçirmiş gibi hissetmesini sağlamaya denk geliyor. Beni “Kırmızı” diye çağırırdı (saç rengime atıfta bulunarak)… ve bir liderin – basın özgürlüğü dahil – tüm özgürlüklere saygı duyduğunu sergiler haliyle de beni çok etkilemiştir.

Mükemmel değildi ama sanki hangimiz mükemmeliz. Ve bir de şu var; her ne kadar başkanlık makamına çok ciddi bir saygısı olsa da, George H. W. Bush egosunu hep kontrol altında tuttu. Hiç bir zaman onla ilgili değildi.

Belki de ondan medya ile hep iyi ilişkileri oldu. Belki yazdığımız veya gösterdiğimiz haberlerin hepsinden memnun olmadı ve hatta bazen sinirlendi. Ama her akşam Oval Ofis’ten çıkışta Beyaz Saray’ın konaklama tarafına geçerken bir ritüel oluşturdu.

Onun yolunun üstüne düşen bir kısma basın odasından açılan camlı bir kapı bakıyordu. Çoğu gece, bir kaç muhabir, başkan “evine” geçmeden son bir kez görmek için oturup nöbet tutarlardı. Evrak çantası elinde giderken gözlerini yakalıyorduk ve o da aynı anda durup, bizle kişisel şeyler hakkında laflıyordu – ailelerimizi, bizlerin nasıl olduğunu soruyordu. Sanki gün sonu evine giderken yan kapı komşunla konuşur gibiydi, ancak bu komşu Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı idi.

O başka bir zaman ve başka bir dönemdi. Ve belki de ondan herkes ölümüne bu kadar çok üzüldü.

George H. W. Bush’un da ölümü ile kendi ebeveynlerimin döneminin de sona geldiğini anladım.

İkinci Dünya Savaşında savaşmış kuşağın başkan olan son üyesiydi. Onun, “nazik, centilmen” bir millet anlayışı, şimdilerde kimilerine ilginç geliyor olsa da çok kişi bugün onun sembolize ettiği inanç, aile ve hizmet değerlerine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuzu söyleyeceklerdir.

Başkan Bush, bu ülkenin en yüksek mevkiini daha akıllı telefonlar ve sosyal medya ortaya çıkmadan yaptı. Twitter hesabı yoktu ama bir kalemi vardı ve mektup yazmayı çok seviyordu.

Bütün bu mektupların arasında, kalbime çok yakın tuttuğum ve 41inci başkanımızın nasıl bir insan olduğunu en güzel gösteren bir mesajı var.

Bush’u izleyen gazeteci meslektaşlarımdan biri de Washington Post Beyaz Saray muhabiri Ann Devroy idi. Kimse ondan daha hırslı ve ondan daha sert ve kritik eleştirel haberler neredeyse çıkartmıyordu. Başkan da arada bundan ötürü sitem ederdi. Ama 1996 yılında – görevden ayrıldıktan dört yıl sonra – Ann’in kanserle savaştığını öğrendiğinde, ona cesaret verici bir mektup yazdı:

“… gergin bir ilişkimiz vardı; belki bu işin tabiatı gereğiydi ve aramızdaki diyaloğu gölgeledi, hiç bir zaman şahsi bir antipati yoktu ama bir gerilim vardı… İlginç olan, bugün sana kendimi çok yakın hissediyor olmam. Senin bu savaşını kazanmanı istiyorum. Beni kızdıran ve bıktıran o inatçılığının aynısını bu mücadelende aynen göstermeni istiyorum.”

Başkan Bush, Ann’e yazdığı bu mektuba, 1999 yılında yazdığı mektupları derlediği bir kitabında yer verdi. Bu kalın kitabın adına da “Sevgiyle, George Bush” dedi ve hakkında yazılabilecek tüm otobiyografilerden çok daha kapsamlı ve derin bir içeriğe sahip.

Mektupların çoğu aile üyelerine ve arkadaşlarına, ve elbette en yakın dostu James Baker’e atfen yazılanlardan oluşmakta.

Baker, sağlığı hızla kötüye doğru giden eski başkanı öldüğü gün daha erken saatlerde ziyaret etmiş.

Bush, geleceğin farkına sanki varmış. Baker’a bakmış ve “Jim, nereye gidiyoruz sence?” diye sormuş.

“Biz cennete gidiyoruz,” demiş 60 yıllık dostu.

“Ben de oraya gitmek istiyorum,” diye yanıtlamış eski başkan.

Ve de öyle oldu.

Eski Noel ilahisinin dediği gibi:

“… Cennetsel huzu içinde uyu… Cennetsel huzur içinde uyu.”

mm

Paula Wolfson

Paula Wolfson is a veteran Washington correspondent who has covered three presidents and six presidential campaigns. She was the White House bureau chief for the Voice of America before switching to commercial radio, where she reported on science and health care policy, Recently she returned to her first love and is writing once again on American politics and foreign policy for halimiz.com

1 Comment

  1. Zeliha Doğan Yeşil dedi ki:

    Muhteşem bir hikaye ve muhteşem bir yazı okudum. “…Twitter hesabı yoktu ama bir kalemi vardı ve mektup yazmayı çok severdi…” cümleleri çok etkileyici ve örnek ifadeler. Kaleminize sağlık. İyi dileklerimle selam saygılar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!