SEREBRAL PALSİLİ BİREYLERİN BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİNDE FARKINDALIK ÇALIŞMALARININ ÖNEMİ - Halimiz
BİR BAŞKAN, BİR PORNO FİLM YILDIZI VE ADALET İLE DEMOKRASİ
3 Mayıs 2018
SEÇİM OLDU DİYELİM, YA SONRA?!…
3 Mayıs 2018

Yazıma başlamadan önce, bu yazının bir düşünce yazısı olduğunu ve benim bir doktor olmadığımı vurgulamak isterim. Saygıdeğer hocalarımın, fizyoterapistlerin ve kemikleşmiş akademi dünyasının saldırılarından kendimi korumak için, hemen o boş kaleyi kapayayım istedim. Öte yandan bu yazıyı, 24 yıllık tecrübelerimle, hemde gerçekten iyi bir noktaya gelen bir insan olarak kaleme alıyorum. Son olarak bu yazıda bahsedeceğim pratiklerin ve uygulamaların KESİNLİKLE ama KESİNLİKLE tek başına bir tedavi yöntemi olmadığını, bireyin aldığı tedavi ne olursa olsun buna ek olarak uygulanabilecek pratikler olduğunu belirtmek isterim.

Geçmişime dönüp baktığım zaman, fizik tedavide başladığım noktadan geldiğim noktaya kadar ne çok çaba harcadığımı, ufacık şeyleri oturtabilmek için kaç yıl uğraştığımı, çoğu zaman da iki ileri bir geri gittiğimi görüyorum. Her uzman, tedavi sürecinin aslında ömür boyu devam ettiğini, tedavi olarak adlandırılan şeyin yaşam biçimine dönüşmesi gerektiğini vurguluyorlar, haklılar. Ancak koyduğumuz hedeflere ulaşmak gerçekten düşünüldüğü kadar zor, uzun süren ve hatta imkansız görünen bir durum mu sorusunun bendeki karşılığı çok büyük bir soru işareti.

Hepimizin bildiği gibi Serebral Palsi, merkezi sinir sisteminin hareket işlev alanlarında oluşan hasar sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Son 20 yıldır Fizyoterapi alanında yepyeni tedavi yöntemleri, teknikler ve uygulamalar geliştirildi ve bu gelişmeler SP’li çocuklara uygulanan tedavilerden alınan olumlu sonuçların oranını çok ciddi bir biçimde arttırdı. Bütün bunlara rağmen, akademi dünyasının hala çok ama çok önemli bir ayrıntıyı göz ardı ettiğini düşünüyorum.

Kaynağı binlerce yıl öncesine dayanan meditasyon, kelime olarak “hatırlamak” anlamına gelmektedir. Çok farklı ve değişik teknikler olsa da temel itibariyle kişi meditasyon yapmaya başladığı zaman, farkındalığını yani dikkatini meditasyon objesine yönlendirir. Meditasyon objesi çoğu zaman kişinin nefesi olduğu gibi, bu obje, yapılan meditasyona göre de değişebilir. Meditasyon uygulamalarının insan beyni üzerine etkilerini ortaya koyan birçok akademik çalışma yer alıyor. Massachusetts Hastanesi ve Harvard Tıp Fakültesi’nde çalışan Nörobilimci Sarah Lazar’ın da içinde bulunduğu araştırma, uzun süre meditasyon yapan insanların beynindeki insula, duyu korteksi ve işitme refleks merkezlerindeki gri madde miktarının ciddi bir biçimde arttığını buluyor (Lazar, Wasserman, Treadway, & Rauch, 2005). Beyin korteksinin yaş ilerledikçe küçüldüğü bilinse de (Fjell & Walhovd, 2010), Sarah Lazar yaptığı araştırmada enteresan bir sonuca ulaşarak, prefrontal(alın) korteksteki gri madde miktarının 50 ve 25 yaşındaki meditasyon uygulayıcılarında eşit miktarda bulunduğunu gözler önüne seriyor. Bulunan bu sonuç, akıllara şu soruyu getiriyor: “Acaba araştırmaya katılan meditasyon uygulayıcılarının beyinlerindeki gri madde, uygulayıcılar meditasyona hayatlarında ilk kez başlamadan önce de aynı seviyede bulunuyor muydu?”

Bu şüpheci yaklaşım üzerine bir araştırma daha yapılıyor ve bu kez hayatında hiç meditasyon yapmamış bir grup 8 hafta süren bir deneye alınıyor. 8 haftanın sonunda deneye katılan ve yeni meditasyon öğrenen insanların beyin hacimlerinde, özellikle 4 farklı bölgede yapısal farklılıklar ve değişimler saptanıyor. (Lazar, et al., 2010) Bu farklı 4 bölgeden biri olan sol hipokampüs; öğrenme, bilişsellik, hafıza ve duyguların regulasyonu ile alakalı, diğer bölge beynin temporal ve perietal loblarının birleşme noktası yani TPJ (The temporoparietal junction) olarak bilinen bölgesi; bakış açısı, empati ve şefkat ile alakalı, 3. bölge sinirler arası kimyasal ileticilerin üretildiği, beyinciğin iki yarım küresi arasındaki impulse üretimini sağlayan Pons (köprü) bölgesiyle alakalı ve son olarak 4. bölge olan Posterior Cingulate ise beynimizin sürekli düşünce üretmesiyle alakalı olmakla birlikte meditasyon uygulayıcılarının beyinlerinin bu bölümlerinde fark edilir seviyede kalınlaşma ve değişim gözlemleniyor. Öte yandan, meditasyonun endişe, stress, öfke gibi duyguların oluştuğu, beynin amigdala bölgesini küçülttüğü gözlemleniyor. Bütün bu bulgular sonucunda uzmanlar, meditasyonun beynin yapısını ve işleyişini değiştirdiğini belirtiyor.

Peki bütün bunların bizimle ne alakası var?

Çocuğun belli bir formda yürüyebilmesi için kasın belli bir kuvvette, esneklikte ve benzeri özelliklerde olması gerekir ancak asıl çözüm çoğu zaman burda değildir. Çözüm, çocuğun doğru formdaki yürüme hareketini kendi beynine öğretebilmesidir. Aslında fizyoterapi ve benzeri tedavilerde çocuklara belli başlı hareketlerin binlerce kez tekrar ettirilmesinin temelinde de bu neden yatar. Çocuk, doğru formdaki hareketi, üzerine düşünmeden otomatik bir biçimde yapabiliyor olmalıdır. İşin en problemli kısmı, çocukların beden farkındalıkları düşük olduğu için doğru formdaki hareketi oturtabilme sürelerinin çok uzun olmasıdır. Kendi çocukluk dönemime, özellikle yürüme çalışmaları yaptığım döneme baktığım zaman önümdeki en büyük sorunun ‘unutmak’ olduğunu görüyorum. Özellikle fizyoterapistler ve aileler bu noktada ne demeye çalıştığımı daha iyi anlayacaklardır. Bir örnek vermem gerekirse: Çocuğunuzu adımını sağa savurarak atmaması konusunda belkide binlerce kez uyarmış olmanıza rağmen, o bunu yapmaya devam ediyor ve “dikkat etmeyi unutuyorum” diyor olabilir. Bu cevap karşısında artık saçınızı başınızı yolma noktasına gelmiş olabilirsiniz ama aslında çocuk doğruyu söylüyordur. Uzun yıllar süren fizyoterapi yıllarında beni en çok yıpratan durumlardan biri buydu. Her ne kadar dikkatimi doğru yürümeye odaklamaya çalışsam da 4-5 adımdan sonra dikkatim dağıldığı için yürümem de bozuluyordu. Bu örnek yürüme üzerinden verilmiş olsa da, her türlü hareket ve statik duruş için durum aynıdır. Özetle, engelli bireylerin farkındalık çalışmalarını tedavilerinin bir parçası haline getirmelerinin, tedavinin verimini arttırabileceği gibi, süresini de kısaltabileceğini savunuyorum.

Gelelim farkındalık çalışmaların nasıl yapılması gerektiğine… Herşeyden önce birey, gündelik hayatta yapmakta olduğu aktivitelerde dikkatini sadece ve sadece yapmakta olduğu aktiviteye yoğunlaştırmalıdır. Yürüyorsa sadece yürümeli, yemek yiyorsa sadece yemek yemeli, diş fırçalıyorsa sadece diş fırçalamalıdır. Sürekli tek kalçasına ağırlık vererek bozuk formda oturan bir bireyin o anda oturuyor olduğunu hatırlaması ve buna bağlı olarak “nasıl” oturuyor olduğunu hatırlaması gerekir. Birey bunu her oturduğunda hatırlamaya başladığında bu, doğal olarak beyinde bir “otomatik regülasyon” mekanizmasının oluşmasını sağlar. Bu sayede birey, belli bir zaman sonra sürekli düzgün oturuyor ve bunu otomatik olarak yapıyor olur. Farkındalık çalışmalarının önündeki en büyük engel unutkanlıktır ve gün içinde sürekli beden farkındalığı üzerine çalışıyor olmak hiç kolay değildir. Meditasyonun kelime anlamının hatırlamak olduğuna dönersek, gündelik hayatta beden farkındalığı üzerine sağlam çalışma yapmanın, kesintisiz olarak meditasyon yapmaya eşdeğer olduğunu söyleyebiliriz.

“Tedavinin bir yaşam biçimine dönüştürülmesi” mottosu her ne kadar kulağa önemli ve etkili gelse de içi doldurulamadığı sürece pek bir anlam ifade etmeyebilir. Günde 2 saat fizyoterapi ya da benzeri bir tedavi alan birey, bu süre zarfında yaptığı aktiviteleri, geriye kalan 22 saatte de uygulamalıdır. Aynı konsantrasyonla yürümeye, aynı konsantrasyonla oturup kalkmaya, aynı konsantrasyonla omurgasını ve başını dik tutmaya ve her ne yapıyorsa aynı konsantrasyonla yapmaya çalışmalıdır. Bir süre sonra görülecektir ki, geriye kalan o 22 saatteki çaba ve konsantrasyonun miktarı ve süresi ne kadar artarsa, her gün yapılan 2 saatlik fizyoterapiden alınan verim de o kadar artacaktır. Fizyoterapi sırasında aklı bir karış havada, hareketleri laf olsun diye yapan biriyle, hareketleri tam konsantrasyonla yapan birinin gelişme hızları, birbirinden çok farklıdır. İşte bu büyük fark, 22 saatin nasıl geçirildiğiyle doğrudan alakalıdır.

Çağımızın Salgın Hastalığı: Çoklu Görev

Maalesef ki günümüz dünyası, içinde bulunduğu koşullar itibariyle bu türden bir konsantrasyon geliştirmemiz için pek elverişli değil. Özellikle son 50 yıldır hayat daha hızlı akmaya başladı ve bu hızlı akış hali, bir sürü sorunu da beraberinde getirdi. Teknoloji ilerledikçe, insanların hayatlarına giren uyarıcı miktarı ciddi bir biçimde arttı ve bu artış karşısında insanlar kendilerini bu uyarıcılardan yalıtmanın doğru yolunu bulamadı. Kendimizi cep telefonlarından, internetten, sosyal medyadan ve aklınıza gelebilecek her tür uyarıcıdan tamamen soyutlamanın gerçekçi olmadığını biliyorum. Buna rağmen, özellikle yoğun yaşam temposu içinde yaşayan insanların övünerek bahsettikleri çoklu görev, yani birden fazla işi aynı anda yapabilme becerisinin, bu konsantrasyonun geliştirilmesinin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorum. 2016 yılında yayınlanan ve kısa süre içerisinde uluslararası çoksatanlar listesine giren İkigai adlı kitapta bu durum, şu satırlarla özetleniyor:

“….Genellikle işleri birleştirmenin bize zaman kazandırdığını zannetsek de bilimsel olarak tam tersi kanıtlanmıştır. Birden fazla işi yapmakta iyi olduğunu iddia edenler pek verimli değiller. Aslında en az verimli olanlar.

Beynimiz saniyede milyonlarca bit bilgiyi alabilir ama sadece birkaç düzinesini işleyebilir. Birden fazla iş yapıyoruz dediğimizde aslında işler arasında çok hızlı gidip geliyoruzdur. Ne yazık ki eş zamanlı işletime sahip bilgisayarlar değiliz. Bir tanesini iyi bir şekilde yapmaya odaklanmak yerine tüm enerjimizi işleri değiştirmeye harcıyoruz…” (Garcia & Miralles, 2017)

Aynı kitapta, ünlü psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, tek bir işe odaklanabilmek için 2 şeye ihtiyacımız olduğunu söylüyor:

  1. Dikkat dağıtıcı ortamlardan uzak durmak.
  2. Yaptığımız şeyi sürekli kontrol etmek. (Yani dikkatimizi sürekli yaptığımız işte tutmak)

Özellikle küçük yaştaki çocukların konsantrasyonlarını tek bir işe odaklamalarının çok zor olduğunun bilincindeyim. Bu yazıda anlattıklarımın, özellikle belli bir yaşı aşmış, belli bir bilince gelmiş insanlar tarafından uygulanabilir olduğunu da biliyorum. Yine de, belli bir yaşa geldikten sonra bu teknikleri ciddi bir şekilde uygulayabilir olmak için, küçük yaştan belli bir alt yapının geliştirilmesi gerektiği görüşündeyim. Özellikle küçük yaştaki çocukların büyüdüklerinde bu teknikleri daha bilinçli ve etkili uygulayabilmeleri için şunlar yapılabilir:

  1. Fizyoterapiden 1-2 saat öncesine kadar çocukların televizyonla, telefonla veya zihnin işleyişini hızlandıran benzeri uyarıcılarla ilgilenmelerini engellemek. Bu sayede çocuk, çok daha sakin bir zihinle, çalışmaya gereken konsantrasyonu gösterebilir.
  2. Fizyoterapiden önce 5-10 dakika gözler kapatılarak vücudun uzuvlarını ve bölgelerini ayaktan başlayarak baş kısmına doğru hissetme ve bu bölgelerin o anki pozisyonlarını algılama. (Buna ‘beden tarama’ deniliyor) Çalışma esnasında konsantrasyonun bedene yoğunlaştırılması son derece önemli.
  3. Eğer yapılabiliyorsa sabah veya akşam gözler kapatılarak nefesi gözlemleme (nefes meditasyonu). Ne kadar yapıldığının bir önemi yok ama her gün yapmanın önemi var.
  4. Yürüme meditasyonu. Amaç doğru formda yürümek değil, ‘nasıl’ yüründüğünün farkına varmak olmalı. Adım atarken nasıl atıyor, ayağı basarken ilk hangi bölgeler yere değiyor, beden hareket ederken kalça, bel, sırt ve boyun kısmının pozisyonu ne? Tamamen bunlara odaklı bir yürüme çalışması yapılabilir. Çoğu çalışmada çocukların ‘nasıl’ hareket ettikleri üstüne o kadar düşülüyor ki, beden pozisyonuna ve beden farkındalığına gereken önem verilmiyor. Bu türde yapılan çalışmaların kritik öneme sahip olduğunu düşünüyorum.

Bu ve benzeri uygulamaları özellikle son 2 yıldır yoğun bir biçimde pratik ediyorum ve beden farkındalığımı evde, okulda, kafede, sporda, günün her saatinde korumaya çalışıyorum. Şüphesiz ki bu farkındalığı yitirdiğim zamanlar çok fazla ancak bu çabamın meyvelerini yavaş yavaş toplamaya başladığımı söyleyebilirim. Özellikle yürüyüşümde ve statik duruşlarımda, bedenimin o an nasıl bir pozisyonda olduğunu yakalayabiliyor ve saniyeler içinde duruşumda düzeltmem gereken birşey varsa düzeltebiliyorum. Bu alanda yapılan akademik çalışmaların önümüzdeki yıllar içerisinde daha fazla önem kazanacağına inanıyorum. Uzun vadede kendi Serebral Palsi’mi tamamen geçirebileceğime inansam da, pek çok insanın buna inanmayacağını biliyorum. Kaldı ki, bunu başarabildiğimde, buna sadece yer ve gök şahit olacak.

Bu çalışmaların hayata karşı bakış açımız üzerindeki etkisine bir sonraki yazımda değineceğim.

En içten saygı ve sevgilerimle.

 

mm

Ekin Karahan

1993 yılında Ankara’da doğdum. 2017 yılında Bilkent Üniversitesi İktisat bölümünden mezun oldum. Uzun zamandır engellilik üzerine, toplum bilinçlenmesi ve bilgilenmesi amacıyla seminerler veriyorum ve çalışmalar yapıyorum. Bugüne kadar biriktirdiğim bütün deneyimleri insanlara aktarabilme motivasyonuyla yazıyorum. Yazı yazmak, düşüncelerimi aktarabilmek için en sevdiğim yollardan bir tanesi. Düşünceler kağıda dökülerek çoğalmalı... İnsan, paylaşarak varolmalı... ☺

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!