Roma Yanarken Keman Çalmak ... - Halimiz
şengül hablemitoğlu: toplumsal travma, psikolojik teröre dönüşme eğilimi taşır
12 Ocak 2017
Roma Yanarken Keman Çalmak ... 2
Haftanın Öne Çıkan Haberleri …
19 Ocak 2017
Roma Yanarken Keman Çalmak ... 3

Geçtiğimiz günlerde İngiliz yazar John Berger’i yitirdik. İnsanlık adına kendimizi tanıyamadığımız, kayıpların her geçen gün arttığı bu dönemde hala tutunmayı bırakmamaya özen gösterdiğim umut adına onun en güzel sözlerinden biriyle başlamak istedim yazıma bugün izin verirseniz. “Dünya, ancak onu dönüştürme umudu varolduğu ama bu umudu gerçekleştirme olanağı bulunmadığı zaman katlanılmaz bir hale gelir,” demiş Berger.

Milletçe her yeni güne kayıplarla başlarken mutlu olmaya çabalamak, geleceği inatla hayal etme cesareti gösterebilmek, hayata heyecanla bakıp getirdiklerini her daim kabullenmek şu günlerde benim için hiç de kolay olmasa da beni umuda yönlendiren yaşam enerjilerinden en büyüğü yine müzik şu karanlık dönemde. Eminim hepimiz bir noktada kendimize soruyoruzdur. Müzik bizim için eğlence midir? İnsanların kalplerine ateş düştüğü zamanlarda müziğe sığınmak ayıp mıdır? Müziğin ve sanatın varlığı umudumuzu ayakta tutmakta ne kadar etkilidir ya da gerekli midir?

Benim çok doğru olduğuna inandığım görüş, iyi sanatın insanları eğiterek empati geliştirebildiği ve empatinin de değişimi getirdiğidir.

Hiç dilemesek de tarihe baktığımızda yıkım ve çatışma dönemlerinde müziğin varlığı ve etkilerinin yadsınamaz olduğunu çok net görüyoruz. Eğer bir şekilde savaş kapınızdaysa (gazetelerde, tv’lerde, sivil oluşumlarda) sanat birdenbire anlamsız görünebilir. Bunun sebebi belki de sadece barış ve refah dönemlerinin dekoratif eğlencesi olarak algılanması olabilir yıkım ve terörün yanında. Resim ve fotoğrafçılık bu zamanları birebir bize aktarabilme özelliğine sahip olduğundan moral desteği ve gücü hala geçerliliğini korumaktadır. Ya müzik? İngilizce’de “Fiddling while Rome burns!” diye bir deyim vardır. Roma İmparatoru Nero’nun Roma yanarken keman çaldığı efsanesinden dile yerleşmiştir (ki keman neredeyse 1000 yıl kadar sonra icat edilecektir, ancak lir çalmış olabilir eğer bir şey çaldıysa gerçekte o sırada). Buradaki anafikir bir savaş ya da kriz sırasında gereksiz şeylerle uğraşmak anlamındadır ve hala kullanılmaktadır.

İnsanlık tarihinde sıklıkla görüldüğü üzere savaş dönemlerinde müzik adına, daha çok insanlara ve askerlere cesaret vermek, moral ve motivasyonlarını yükseltmek adına marşlar ön plana çıkmıştır. Benim yakın geçmişin en büyük savaşından aklımda kalan ve aslında marşla hiç ilgisi olmayıp da 2. Dünya Savaşı’nın neredeyse “milli marş”ı olan şarkı Lily Marleen’dir. İlk kayıt edildiğinde hiç ilgi çekmeyip, savaşta askerlerin dinlediği radyo kanallarında (sonrasında Goebbles ne kadar yasaklasa da) çalınmaya başlayıp tüm dünyaya yayılan bu şarkının özelliği sevgiliye yazılmış olması ve sevgiliye özlemin ise milliyeti olmamasından olabilir diye düşünüyorum. Sanata ve müziğe ne kadar entellektüel anlamlar yüklemeye çalışsak da aslında her zaman hitap ettiği yer direkt olarak kalbimiz ve duygularımızdır ve tüm insanlık bir noktada bunlar etrafında bir araya gelir ve birlik olur çoğu kez. Hangi dilde konuşursak konuşalım “özlem” hepimiz için aynıdır. Öyle ki hatta bazen yalnızca müzik sözlerin anlatmakta yetersiz kaldığı duyguları hissettirir ve yaşatır. Her milletten insanda aynı duyguları ortaya çıkarması ve bunu bildiğimiz dillerden hiç birinde konuşmadan yapması müziğin gücünün kanıtıdır kanımca.

Savaş yıllarından sevdiğim anekdotlardan biridir, sizinle de paylaşmak isterim. Bir grup Sovyet müzisyen yeni yıl kutlamaları için Stalingrad Cephesine giderler. Amaç askerlere moral vermektir. Bu bağlamda keman sanatçısı Mikhail Goldstein o sırada hala dışarıda çatışmada olan birliğin de müziği duyabilmesi için hoparlörden yayın yapılmasını ister. Çalmaya başladığında Alman cephesinde ateş bir anda kesilir ve müzik bittiğinde kısa bir süre sessizlik olur. Sonrasında Alman cephesi hoparlöründen bir ses duyulur. “Biraz daha Bach çalın, ateş etmeyeceğiz!” Ve Goldstein devam eder çalmaya…

Bu öykü bana hep müziğin insanda varolan kibiri alçak gönüllülüğe dönüştürme etkisini düşündürür. Savaş ve müzik ilişkisi hakkında düşünürken en başta da sözünü ettiğim müziğin insanda empati geliştirebilme özelliği beni hep derinden etkilemiştir. Savaş durumlarındaki politik fikir ayrılıklarında müzik, iletişim gücümüzü koruyarak, bu dönemlerde çok katı olan doğru ve yanlış kavramlarına olan mahkumiyetlerimizi bize hatırlatır sanki. Ve tam burada müziğin mucizesi gerçekleşir ve bizi hayal gücümüzün yardımlarıyla özgürlük ve barışta nasıl olmak ve ne görmek istediğimiz fikrine yöneltir ve bu fikir güzellik ve iyilik adına yarattığı tüm duygular aracılığıyla insanlar arasında gelişerek yayılabilir. İnsanlığın, kurallarıyla yaşadığı ahlaki değerlerin savaşı önlemekteki yetersizliğini gördüğümüzde, müziğin geleceğin hatırlatıcısı olarak varolması, dinleyicilerini bu karanlığın ötesindeki aydınlık günlere taşıması, tüm baskı ve sansürden bağımsız olarak savaş ile ilgisiz olarak görünen göreceli varlığının, insan ruhundaki zerafet, erdem, merhamet ve tüm güzellikleri ortaya çıkarması, aslında ironik anlamda yine insanın yarattığı vahşet ve şiddet ortamında “insan” ın başkalarına asla zarar vermeyecek olan tarafına hitap eder.

Açıkçası müzik evrensel midir, sadece bir eğlence aracı mıdır gibi soruların, insan farklılıklarını göz önüne aldığımızda net bir olumlu yanıtı yoktur. Ancak müzik ilgi ve sevgisinin kriz anlarında barış ve uyuma büyük katkısı olduğuna dair geçerli nedenlerimiz olduğu aşikardır. Benim içimde hissettiğim, yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğu zamanlarda, güzelliklerden ne kadar uzak olursak unuttuklarımızı o kadar yoğun hatırlatma becerisine sahip olması bakımından müzik, azalmak yerine giderek büyür ve inanıyorum ki ruhu sanatla ve müzikle beslenenlerin şarkıları asla susmaz.

John Berger’le başladığımız sözlerimizi yine onun diliyle noktalayalım isterim. “Umut bir güvence ya da verilen bir söz değildir. Bir kıvılcım gibi en koyu karanlık anlarda belirir!”.

Müzikle, umutla ve sevgiyle çoğalarak kalın önümüzdeki haftaya dek…

 

mm

Şafak Erişkin

İstanbul doğumluyum.Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarında Cello eğitimimi bitirdikten sonra cello, estetik- felsefe, 19. yy Sanat Tarihi masterımı aynı üniversitede tamamladım. İtalya Floransa ve Siena'da Oda Müziği üzerine iki okuldan onur diploması aldım. Sonrasında çeşitli ülkelerde yarışmalar, konserler ve kayıtlar yaptım. İstanbul Akbank Oda Orkestrası'nın 12 yıl, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın geçtiğimiz 4 yıl Solo Cellistliğini yaptım. Orkestra deneyimlerini geliştirmek üzere çalıştırıcı ve rehber olarak Türkiye Ulusal Gençlik Filarmoni Orkestrası genç müzisyenleriyle çalıştım. Ayrıca solo ve oda müziği konserlerinin yanı sıra İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde orkestra sanatçısı olarak bu ay 30. yılımı doldurmanın sevincini yaşıyorum. Müzik ve icracılık yaşamımın yanı sıra, icracıların psikolojik hazırlıkları, zihinsel yapıları ve bağlantılı tüm konularda hem kendi meraklarımı gidermek ve öğrenmeye devam etmek hem de sahne sanatçılarının performanslarını artırmak adına bireysel rehberlik yapmaktayım. Bu mecrada halimiz.com ailesinde yazılarımı sizinle paylaşmak, müzik ve insan'ı birleştirebilmek , karanlıklara ve yaşamımıza sanatın nefesini getirebilmek adına kısacık keyif anları yaratabilmek, beni çok heyecanlandırıyor. Umarım davetli olduğunuz buluşmalarımıza değerli varlığınız ve paylaşımlarınızla katkıda bulunur ve sizler de zevk alır ve müzik sevginizi benimle paylaşırsınız. Sevgiyle kalın. www.safakeriskin.com www.safakeriskin.blogspot.com Facebook: @safakeriskin İnstagram: safak_eriskin E-mail: info@safakeriskin.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!