NEDİR ADALET? - Halimiz
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
28 Şubat 2019
LOKUM
28 Şubat 2019

Washington’da uzunca yıllar yaşamış biri olarak, bir aralar bu başkentin adının geçtiği kurmaca romanları okumaya fena kaptırmıştım kendimi. Siyasi iklimin her daim abukluğu arasında her akşam 3-5 sayfa başka dünyalara uzanmak iyi geliyordu. Okuduğum romanlardan biri de Joyce Carol Oates’un “Angel of Light”, “Işık Meleği”idi. Gel zaman git zaman, bu roman, bugünlerde, sürekli aklıma gelir oldu.

“Mart ayının ilk günlerinde rüzgarlı bir sabah, bulutlar baş döndürücü bir hızla akıp giderken, babalarının anlamsız ölümünden yaklaşık dokuz ay sonra, onun yegane çocukları Owen ve Kirsten, babalarının ölümünün intikamını almak için and içtiler,” diye başlıyordu roman.

Henüz 40’lı yaşlarında olduğu bu romanın basıldığı 80’li yıllarda Oates, insan psikolojisini öylesine isabetli çözmüş ve öylesine güzel kurmaca kurgularının içinde bunu sergiliyordu ki bugün aynı romana günün popüler ‘kişisel gelişim’ öğretilerinin penceresinden baksanız, ne detaylar, ne mesajlar bulursunuz anlatamam.

Gerçi biraz biraz anlatmaya çalışacağım, anlatabilirsem, o ayrı…

Bu romandaki ana tema, gerçek olan ile adalet kavramlarına ait idi. Olay da kitabın başlangıç cümlesinden anlaşılacağı üzere iki kardeşin, babalarının, anneleri ve sevgilisi tarafından öldürüldüğüne inanmaları ve intikam duygusu ile yanmaları ile gelişiyordu. Babaları, Adalet Bakanlığı’nda müfettişti; bu görevden ayrılırken yerini annelerinin sevgilisi almıştı. Ki sevgili de babanın en yakın arkadaşlarındandı. Hem işte hem de aşkta yenilmişti. Kızı ise babaya fena düşkündü. Çocuklar, babalarının, annelerinin ve sevgilisinin bu garip üçlü ilişki ağını anlayamıyorlardı. Babalarının geçirdiği araba kazasının da kaza olmadığına inandırmışlardı kendilerini.

Baba ise geride bir intihar mektubu bırakmıştı. Rüşvet aldığını ve görevini kötüye kullandığını anlatıyordu. Karısının sevgilisi de masum değildi. O da bir şekilde bu siyasi skandalın parçası olmuştu. Ve Oates, olayları öyle bir akışa sokmuştu ki romanını yazarken, karakterler, son ana kadar ellerindeki kartları tam teşekküllü açmıyorlar ve açtıklarında da illa ki insanın doğasındaki şeytan ve edebin, adalet ile ilişkisine dokunmayı başarıyordu.

Şöyle ki: Yazar, çocukların, babalarının ölümünün intikamını almak istemelerini aslen adalet arayışlarına bağlıyordu. Babayı, iyi ve dürüst bir insan olarak gösteriyordu ama aynı zamanda zayıf bir karakter olduğunu da işliyordu. Rüşvet alması, görevini kötüye kullanması, dışarda sergilemeye çalıştığı görüntünün arkasında yatan kara mizah gibiydi. Karısının, iki en yakın erkek arkadaşın arasında kalmış olmasını da ayrı bir kişilik bozukluğu olarak sergiliyordu Oates ama kadın, – genel tavrına bakıldığında – kocasından daha dürüst bir karakter olarak ortaya çıkıyordu. Dürüst olmasının doğru olması anlamına gelmediğinin ya da doğru olmanın ne olduğunun koca bir belirsizlik olduğunu söylemeye gerek yok umarım. Sevgili ise neyi neden istediğinin veya arzuladığının bile farkında olamayacak kadar egosu şişik, güç budalası bir dünyevi olarak son derece sıradan biri olarak ortadaydı. Kızın babaya sağlıksız şekilde düşkünlüğü inanılmaz bir cinayet tezgahı kurmasına yardımcı oluyordu. O, annesinin sevgilisini öldürecekti ve erkek kardeşi de annesini. Her şey son ana kadar iyi giderken, Owen, annesinin evinde bomba tezgahını kurduktan sonra küçükken geçirdikleri güzel anları hatırlayarak planı sekteye uğrattı… hem de kendi canı pahasına.

**********

Şimdi, çoğunuz, siyasi gündem bu kadar sert atışmalar yaşarken, yaza yaza bunu mu yazdın diyorsunuzdur belki. Ve evet, inanın, içimden başka bir şey yazmak gelmiyor bu hafta. Belki başka bir kitap olabilirdi ama her ne hikmetse geçmiş vakitte okuduğum bu kitap, bu aralar, zihnimi kurcalıyor. Neden bu olmasın? Nasıl ki bu romanı kendi gerçeğimize Fransız görüyoruz; yaşadıklarımıza, şikayetçi olduğumuz düzene de tas tamam böyle yaklaşmıyor muyuz! Sanki bizden kopuk, başka bir evrende olup biten bir yaşanmışlık hali gibi. Sürekli bir parmak gösterip, “ya bunlar ne kötüler, ne şeytanlar, ne şular, ne bunlar” diye sıralamıyor muyuz? Samimi olun, yapıyoruz. Kendi tarafımızda görmediğimizi yerden yere çakmak için hiçbir hünerimizi boşa harcamıyoruz. Bir de toplumca, hiç fena değiliz; iyi ve kötü anlamda da…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan mesela, siyaset üzerinden toplumdaki farklılıkları keskinleştirmek için her türlü keskin hamleleri yapıyor. Dün bir tweet paylaştı, aşağıda gördüğünüz üzere… Toplumun bir kesimini, öteki kesitine neredeyse kırdırmak istiyor. Sanki bir tek onlara oy verenler, memleketin has evladı, gerisi nerenin bilemedim. Ya da başka bir anlam çıkıyorsa bu paylaşımdan birinin açıklaması gerekecek; hakikaten anlayamadım. Ama şu var; belki giderek – yerel seçimler de kapıdayken – siyasetin dili hepten sertleşirken, halk, iktidara oy veren veya vermeyen seçmen, hepsi birden dahil olmak üzere hiçbir şekilde siyasetin bu diline uymuyor. Yoksa sokaklarda neler olabileceğini inanın hiçbirimiz yaşamak istemeyiz. Bu, iyi halimiz…

Kötü halimiz ise sorumluluk almaktan ve değişimin bizzat kendimizden başlayacağından hala bihaber olmamız. Işık Meleği nasıl ki en doğru-düzgün olarak bilinen insanın dahi şeytanla dans edebildiğini gösteriyorsa; adaleti sağlamak için intikamın da kaçınılmaz olduğunu sözüm ona iyi bir şeymiş gibi anlatıyor. Aynı kendini kutsal bir davaya adamış olanların şehitlik mertebesini tatmadan davalarının adamı olduklarını kanıtlayamamaktan korkmaları gibi. Şehit olmayacaksa, kutsallık bu işin neresinde gibi gibi… Aynı kadının sevgilisinin sorduğu gibi, “İyi olanı yapabilme gücünü kazanmak için nasıl iyi olabilirsin?” Haydi bir iyi düşünün. Sizce de bu ikilik, toplumsal ahlakımızda yansıma bulmuyor mu? Ya da çocukların, intikam tutkusu… Bu intikam duygusunu tatmin etmek için türlü türlü giriştikleri işlerin bizlerde hiç karşılığı yok mu? Adaletin sağlanabilme ümidini ayakta tutabilmek için akla ziyan saldırgan ve vahşi hallere bürünmek gerçekten hep mübağ mı alınmalı? Peki, adalet dediğimiz ne… eğer ki bu kadar karanlık işlere bulaşmak elzem ise? Hangi adalet, nasıl bir adalet istiyoruz diye sormayalım mı hiç!!!

Şimdilerde, tavsiyem, böyle, sözüm ona kendi gerçeğinizden uzakmış sandığınız romanları okumanız… Adaletin, gerçekliğin, insan dokusunun sorgulandığı romanları bulun mümkünse. Bu kurmaca eserler, bugün de rahatlıkla konuşulamayan kimi acıtan gerçekleri – gerçek değilmişmiş gibi – pek güzel anlatıyor ve sorgulatıyor. Ne biliyim, trafikte giderken, hız limitini aştınız; aşmakla kalmadınız, yokuş aşağı giderken önünüzdeki aracın tamponuna yapıştınız; arabalar da akıllı artık malumunuz, çarpma riskine karşı ötmeye başladı ve sürücüyü korkutarak yolunuzu açmayı başardınız. Yapabilirsiniz. Bundan ötürü de kimse size ceza yazmaz. Daha doğrusu yazabilir de araki bul o cezayı yazacak birini. Ama şu var… Ola ki böyle bir bireyseniz, yarın öbür gün adaletle ilgili serzenişte bulunmanızın ağırlığı olmaz. Sizde olmayanı, dışardan talep etmek aradığınız adaleti ne kadar getirebilir ki! Bu arada, bu da geçenlerde benim başıma geldi ve böyle agresif bir kadın sürücünün ev halini; ailesi ile, yakın çevresi ile olan ilişkisini pek merak ettim.

Adalet illa mahkeme salonlarında, kimi kanun maddelerine bağlı olarak verilen hükümlerden oluşmuyor. Adalet, adil olmayı da beraberinde getiriyor. Bir şeyi yapabiliyor olmanız, yapmanızı gerektirmez mesela. Aksi takdirde insanın insan olmasına dair olan tüm güzellikler tek çırpıda silinir ve şeytan fetheder ortalığı. İyi ile kötü arasındaki ayrışımı bilmek ve kötünün her cezbedici halinde iyiden yana tercih kullanmak muazzam bir irade gerektirebilir ve sağlandığında da ortada suçlanacak, mağdur olunacak bir durum kalmaz; adeta iyilikten yana, doğruluktan yana, adil bir toplumdan yana devrimsel bir dönüşüm gerçekleşir. Hiç olmayacak iş değil…

Şikayet ettiğiniz her bir şey için kendinizde bir karşılık bulun ve siz doğrusunu yapmaya çalışın. Çabanız, karşılıksız kalmayacaktır. Ki bizim toplumun hakikaten sağlam olduğuna inanıyorum. Bakmayın kendimiz hakkında tonla sarf ettiğimiz negatif tanımlamalara, bunca provokasyona rağmen hala birbirimize düşmanlık beslemiyorsak, toplumun ezici çoğunluğunda hala sağduyu hakim ise, hem doğru ve yanlışı ayırt etmeyi biliyoruz hem de hala aramızda yeterli miktarda kalbi vicdan ve şefkat sahibi insanımız var demektir.

Velhasıl, ortada bir cinayet yok… Bir zamanlar kendini iyi bilen birinin, zaaflarına yenik düştükten sonra siyasi bir skandalın parçası olması ve kendi kendine yaptığı bu kötülüğe daha fazla tahammül edebilme yetisi kalmadığı için intiharı bir çıkış olarak görmesi var. İntihar da elbette iyi bir tercih değil. Cinayetin de iyi bir tercih olmadığı gibi. Bazen doğru yolu bulabilmek için karanlık delhizlerde yol katetmek gerekebiliyor diye şeytanla dansı meşrulaştırmak pek akıllı işi değil sanki. Dilerim bizler bu karanlık döngüyü tadında bırakıp, kelimenin gerçek anlamındaki adaleti topraklarımızda güçlendirebiliriz. İşimiz, bu olsun… kötü kelam, kötü eylem değil!

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!