NATO ve ABD - Halimiz
BENİM GÜZEL EŞİTSİZLİĞİM
23 Kasım 2017
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
30 Kasım 2017

Önce hemen belirteyim. NATO ile ilgili olarak ortaya çıkan son olay skandal düzeyinde vahim bir olaydır. NATO uzmanı değilim ama şahsen anlamakta güçlük çektiğim nokta bir teknisyenin nasıl olur da kimseye sormadan, tek başına Türkiye’yi düşman ülke listesine yerleştirebilmesidir. Bunun tek başına kararlaştırılmış bir davranış olabileceğini düşünmüyorum.

Bu talihsiz olay, iktidar tarafından dillendirilen söylemlerin de katkılarıyla kamuoyumuzda büyük tepkilere yol açtı. Bununla da yetinilmedi. “Nato’dan çıkalım” çığlıkları bile duyulmaya başlandı.

Ancak unutmayalım ki, Kuzey Atlantik İttifakı ABD önderliğinde kurulur kurulmaz Türkiye, Boğazlar’da üs ve Kars Ardahan konusundaki taleplerini Savaş öncesi ve hemen sonrasında olmak üzere iki kez dile getiren Sovyetler’e karşı güvenliğini bu şemsiye altına alarak korumak amacıyla üyelik için başvurduğunda, kamuoyunda görüş ayrılığı bulunmuyordu.

Hiç kuşku yok ki NATO’nun bize ne getirip ne götürdüğü, gerçekten yeterli güvenceyi sağlayıp sağlayamadığı ciddi bir tartışma konusudur. Özellikle de son yıllarda ortaya çıkan bazı gelişmeler NATO konusunu daha da tartışmalı hale getirmiştir.

Fakat bu noktada duralım ve 1960 yılına gidelim.

O yıl ABD büyükelçiliğinde bir albay başkanlığında 18 kişiden oluşan bir Kürt İşleri Bürosu kuruldu. Bu büro aracılığı ile, özellikle doğu illerimizde ABD adına görev yapacak, çok iyi Kürtçe konuşabilen ve bölge hakkında bilgili yeni ajanlar yetiştirilmeye ve hiç vakit kaybetmeden Anadolu’ya yollanmaya başlandı. Bunların büyük bölümü genç, zeki ve güzel kızlardan oluşuyordu. Neden dersiniz?

O sıralarda Türkiye’de herhangi bir savaş durumu yoktu ama nedense bölgede görevlendirilen bu ajanlara “Amerikan Barış Gönüllüleri” deniyordu.

Aslında “Barış Gönüllüleri (Peace Corps) Projesi”, ABD tarafından 1961 yılında dönemin başkanı John F. Kennedy tarafından Senato kararı ile başlatılan bir projeydi.

Sonra ne oldu dersiniz?

Güneydoğu’daki PKK hareketinin başlangıcı yukarıda sözünü ettiğimiz proje uygulamasının başlatılmasından yaklaşık 10 yıl sonra olmuştur. Maalesef, Türkiye, “Peace Corps” projesi sayesinde topraklarımıza saçılan ayrılık tohumlarının farkına varamamış, karşı tedbir geliştirememiş ve daha da kötüsü akılları çelinmiş kardeşlerimizi düşman görmeye başlamıştır. Acıdır ki, yıllar önce insanlarımız arasına yavaş yavaş ekilen nifak tohumlarının zehirli meyvelerini son 20-30 yıldır yiyoruz ve yemeye de devam ediyoruz.

Şimdi 1992 yılına gelelim. 10 Aralık 1992’de ABD’ye ait bir Çekiç Güç helikopteri Cudi Dağı’ndaki PKK’lılara silah, mühimmat ve malzeme attı. O zaman ne El Nusra vardı ne de Deaş! Saddam yerinde ve güçlüydü. Suriye’de Hafız Esat devlet başkanıydı. Peki PKK’ya verilen bu silah ve malzemeler kime karşı veriliyordu? Bu olay, Türk jandarma ve istihbarat timleri tarafından tespit edilince, bölgedeki en yetkili komutan olan Eşref Bitlis Paşa tarafından Genelkurmay Başkanlığına intikal ettirildi. İlginçtir ki, 17 Aralık 1992’de Çekiç Güce bağlı ABD helikopterleri Irak’ın Selahaddin Kenti’ne gitmekte olan Eşref Bitlis’in helikopterine ateş açtılar. Paşa şanslıydı ve bu saldırıyı atlattı.

Takvimler 1 Ekim 1992’yi gösterirken, Ege denizinde gerçekleştirilen NATO Kararlılık Gösterisi-92 Tatbikatı sırasında USS Saratoga uçak gemisinden üst üste ateşlenen füzeler tarafından “Muavenet” adlı muhribimiz kaptan köşkü ve savaş harekat merkezinden vuruldu. Bu elim olayda beş denizcimiz şehit edildi, 22 denizcimiz de yaralandı.

Muavenet vurulduğunda Eşref Bitlis Paşa tarafından, Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı büyük bir harekat başlatılmıştı. Ancak ABD bu harekatın yapılmasını istemiyordu. Aradan çok zaman geçmedi. 1993 yılında, Eşref Bitlis Paşa şaibeli bir uçak kazası sonucunda hayatını kaybetti!

Şimdi de 1996 yılına gelelim. O yıl, ABD tarafından Washington’da bir Kürt Enstitüsü kuruldu. Başına da Mike Amitay adlı bir Yahudi getirildi. ABD’nin Kuzey Irak’tan kaçırdığı Kürtler ile Avrupa, Türkiye, Suriye ve İran gibi ülkelerden seçilen yetenekli Kürtler, bu Enstitü tarafından, ileride düşünülen işgal sonrası yapılacak operasyonlar için özel olarak yetiştirildiler. Özellikle de bölgenin demografik yapısının değiştirilmesi, nüfus ve tapu kayıtlarının sabote edilmesi, Kerkük gibi kentlere göçmenlerin kaydırılması gibi konularda eğitildiler.

Nihai hedefin bölgede bir Kürt Devleti kurulması olduğu açık ve netti.

Bunu yazmak çok üzücü amma ABD’nin Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ve Türk düşmanlarına yardımları uzun yıllardır devam ediyor. Oysa biz, ABD’yi hep dost, müttefik ve hatta stratejik ortak olarak gördük, görmek istedik.

İstihbarat birimlerimiz tarafından Başbakan Binali Yıldırım’a sunulan rapora göre sadece 2016 yılında PKK’ya verilen silahlarla “modern bir ordu” kurulması mümkündür. Bir başka deyişle, tüm iyi niyetli uyarılarımıza rağmen, ABD, PKK/PYD/YPG’yi şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde eğitmekte, donatmakta ve silahlandırmaktadır. Deaş artık bittiğine göre bu kime karşı yapılmaktadır?

Şimdi yeniden bugüne dönelim.

Önce yukarıdaki satırları neden yazdığımı söyleyeyim. NATO şemsiyesi altında dost ve müttefikimiz olan ABD’nin Türkiye politikasının özü yıllardır değişmemiştir. Sadece zaman zaman ve konjonktüre göre dalgalanmalar olmuştur. Hal böyle iken, Sn.Cumhurbaşkanı’nın Başbakanlığı döneminde Büyük Orta Doğu Projesi’nin asbaşkanı olduğunu telaffuz etmesi bile ciddi bir siyasi hata olmuştur. O zaman acaba BOP ‘un ne anlama geldiği kendisine anlatılmamış mıydı?

Şimdi ilk bakışta NATO’ya kızmakta çok haklı olabiliriz. ABD’ye olan kızgınlığımızın artmasını da doğal karşılayabiliriz. Ama unutmayalım ki, NATO dünyada Türkiye’nin veto hakkına sahip olduğu tek örgüttür. NATO’da kararlar üyelerin oybirliği ile alınır. Türkiye’nin veto hakkına sahip olduğu NATO’dan ayrılması halinde Kıbrıs Rum Yönetimi’nin oraya üye yapılması olasılığı kesin vardır. Bunu mu istiyoruz?

Unutulmaması gereken önemli bir hususun daha altını çizmek istiyorum. Diplomasi dilinde bağırıp çağırma yoktur. En ağır eleştiriler bile ses yükseltilmeden, hakaret sayılabilecek sözcükler kullanılmadan yapılabilir. Önemli olan özde kararlı, üslupta yumuşak olmaktır.

NATO krizi bağlantılı dış politika söylemlerine hezeyan hakim oldukça akılcılıktan uzaklaşılıyor. Hatırlatalım ki dış politika bir denge sanatıdır. Esas olan ülkenin ulvi çıkarlarıdır. Kişisel çıkarlara yer yoktur. Soğukkanlılık, akılcılık ve stratejik hüner şarttır.

Bizden söylemesi.

 

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

1 Comment

  1. Zeliha Doğan Yeşil dedi ki:

    Sayın Ali Tigrel, kaleminize sağlık, Gündemde olan olaylar ve dış politika konusundaki söylemler ve ilgili uyarılarınızın dikkate alınması dileğimdir. “Özde kararlı, üslupta yumuşak olmak” ve “Kişisel çıkarlara yer yoktur. Soğukkanlılık, akılcılık ve stratejik hüner şarttır” şeklindeki öneri cümlelerinizi yüksek sesle bağırarak birilerine okumak isterdim… Saygıyla.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!