KRİZİ AŞMAYI ZORLAŞTIRMAKTAN NASIL KAÇILINIR? - Halimiz
EĞİTİM 101
16 Mayıs 2019
YSK’NIN GEREKÇELİ KARARI BEKLENİYOR
16 Mayıs 2019

Son birkaç ay zarfında kaleme aldığım yazıların bazılarında bakın neler demişim:

  • Elimizdeki veriler Türkiye ekonomisinin çok sıkıntılı bir dönem içinde bulunduğuna işaret ediyor. İleriye dönük beklentiler olumlu olmaktan uzak. Belli başlı kırılganlık endeksleri ciddi uyarı sinyalleri veriyorlar. Çok ciddi ve tutarlı tedbirlere, kapsamlı yapısal reformlara ihtiyaç var.
  • İleriye dönük beklentilerin olumlu yöne çekilebilmesinin ön koşulu karar vericiler ve uygulayıcıların iç ve dış kamuoyu nezdinde itibarı olmasıdır. Hamasi söylemlerle, rakam ve kelime oyunlarıyla, başkalarını kötülemekle, farklı düşünenleri tehdit etmekle itibar kazanılmaz, bilakis kaybedilir. İtibar ve inandırıcılığın olmadığı yerde de uygulanan politikalar kuramsal olarak doğru bile olsa arzu edilen sonuçları sağlamaktan uzak kalabilirler.
  • Bugün içinde bulunduğumuz şartlar, ekonominin düzlüğe çıkmasının ön koşullarının başında gelen olumlu beklentilerin oluşmasına izin vermemektedir. Şartların olumluya dönmesinin ise artık tek bir anahtarı maalesef yoktur. Kısa vadede, öncelikle siyasetin normalleşmesi, dış ilişkilerimizin rasyonel bir yörüngeye oturtulması ve siyasal istikrarı zedeleyecek maceralardan uzak durulması gerekmektedir.
  • Ekonominin düzlüğe çıkartılması sürecini matematiksel bir fonksiyon olarak tanımlarsak, artık bu fonksiyonun değişkenleri sadece alınması gereken kapsamlı ekonomik ve mali tedbirler değildir. İç ve dış siyasetin normalleşmesi, parlamenter demokrasiye geri dönülmesi, hukuk ve yargı sisteminin bağımsızlığı ve tarafsızlığının teminat altına alınması, toplumu kutuplaştırarak birlik ve beraberliğimizi bozabilecek söylemlerden vazgeçilmesi gibi unsurlar oluşmadan ekonominin kalıcı olarak düzlüğe çıkmasını zor görüyorum.

Yukarıda çok özet olarak verdiğim görüşlerin işaret ettiği tedbir ve hususların yarısı dikkate alınsaydı, ekonomi bugün yaşadığı sıkıntıların içinde olmazdı.

Lafı uzatmadan hemen belirteyim. Mahalli seçimler yapılalı bir buçuk ay oldu. YSK’nın, hukuk camiasında hukuki ve ahlaki açıdan son derece tartışmalı olarak değerlendirilen ve hatta hukuksuz bulunan kararıyla İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı seçimi iptal edildi. Bugün itibariyle ekonomi ile ilgili düşüncelerim yukarıda özetlediğim seçim öncesi görüşlerimden daha da olumsuza kaymış durumda. Seçim atmosferinden kurtulmamız gerekirken 23 Haziran’a kadar kim bilir daha nelerle karşı karşıya kalacağız?

Açıkçası, İstanbul seçiminin iptal edilmesi ekonomi için hiç ama hiç iyi olmamıştır. İç tüketimdeki yavaşlama, ekonomideki daralma ve seçim nedeniyle fütursuzca yapılan harcamalara bağlı olarak bütçede ciddi bir bozulma vardır. Aldığım duyumlara göre Hazine ve Maliye Bakanlığı, bütçenin daha fazla bozulmasının engellenmesi gerekçesiyle TCMB’nın 40 milyar TL tutarındaki ihtiyat akçesini merkezi yönetim bütçesine aktarma hazırlığı içindedir. Bunlar sağlıklı adımlar değildir. Özellikle Merkez Bankası rezervlerinin tartışıldığı bir dönemde bu tür adımları düşünmek bile abesle iştigaldir. Yabancı yatırımcının güvenini yok edecek, enflasyon ve kur konularında ipin ucunun kaçmasına neden olabilecek tasarrufların yarattığı riskler hiç mi akıllara gelmiyor? Doğrusu hayretler içindeyim.

23 Haziran’a giderken ekonomide hiçbir göstergenin 31 Mart’dan daha iyi olacağını düşünmüyorum. Türkiye’de en endişe veren gösterge ise işsizliğin yükselmesi ve artış trendinin de devam etmesidir. Dar tanımlı işsizlik yüzde 15’e dayanmıştır. Geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 20’ye yaklaşmıştır. Genç işsizlik yüzde 26, üniversite mezunları arasındaki işsizlik yüzde 29 civarındadır. İşgücüne katılım oranı yüzde 50 düzeyindedir. Bu rakamlarla bir toplumun üretken olması nasıl beklenebilir?

Türkiye’nin dış borçlanmasıyla sağlanan kaynakların iyi kullanılmadığı, verimliliği ve üretkenliği arttırıcı alanlara kaydırılmadığı net ve açıktır. Bu durum ciddi bir risk oluşturmaktadır. Ekonominin resesyon içinde bulunduğu bir dönemde mal ve hizmet üretiminde bulunan şirketlerin nakit akışlarında ciddi sıkıntılar görülmektedir. Kaynaklarının büyük kısmını borçlarını ödemeye ayırmak zorunda kalan şirketlerin üretimlerini daha da kısmaları kaçınılmazdır. Üretimin kısılması ise işsizliğin daha da artması sonucunu doğuracaktır.

Bir başka sorun ülkemizin bir kredi kıtlığı ile karşı karşıya olmasıdır. Kuramsal olarak, büyüme çarkının dönebilmesi için kredilerin enflasyon oranında artması beklenir. Bugün böyle bir durum söz konusu değildir. Bir başka deyişle ekonominin çıkış yapma dinamiği kalmamıştır.

Büyük endişeyle izlediğim bir başka gelişme ülkemizde liyakat mekanizmasının büyük ölçüde tıkanmış bulunmasıdır. Atamaların bilgi ve deneyim gözetilmeden, yandaşlık, cemaat, tarikat bağlantıları çerçevesinde yapıldığı bir sistemin başarılı olması mümkün müdür?

Peki ne yapmalıyız?

Yukarıda özetlediğim seçim öncesi düşüncelerimin daha da ötesine geçmek zorundayız. Yönetim felsefesinin mutlaka değişmesini şart görüyorum. Ülkemizin daha demokratik, daha özgürlükçü, bilime, bilgiye, aydınlanmaya ve kurumsallaşmaya ağırlık veren bir anlayışla yönetilmesi gerekiyor. Bunu ve yazımın başında özetlemeye çalıştığım hususları gerçekleştirmeden, hangi model veya program kullanılırsa kullanılsın, karşı karşıya bulunduğumuz zorlukları aşmanın zor olacağını bir kez daha hatırlatmak isterim.

Umarım İstanbul seçimini ne pahasına olursa olsun tekrarlatma yoluna gidenler olası gelişmeleri de hesaba katmışlardır.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!