KRİZ NASIL AŞILIR? - Halimiz
BİR NEBZE SEBZE
21 Şubat 2019
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
28 Şubat 2019

Türkiye ekonomisi oldukça sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Bu sıkıntılı dönemin ne kadar süreceğini kestirmek bugünün koşullarında kolay değil ama 2019-20 yıllarında çeşitli zorlukların aşılmasını ve sorunların çözülmesini sabırla beklemek durumundayız. Umarım geçmiş hata ve yanlışlardan ders alınarak doğru şeyler yapılır.

Şimdi kısaca karşı karşıya olduğumuz temel teknik sorunlara bakalım:

  • Reel ekonomideki belli başlı göstergeler ekonomide oldukça sert bir inişin yaşanmakta olduğuna ve söz konusu daralmanın daha da hızlanabileceğine işaret ediyor. Ekonomideki genel gidiş finans piyasalarındaki gidişle örtüşmüyor. Sanayi üretimi gerilerken işsizlik ve enflasyon artıyor. Talep daralmasına bağlı cari açık düşüşü ile sanayi üretimindeki düşüşün birlikte olması zaten ekonominin daralma sürecine girdiğini gösteriyor. Nitekim son açıklanan rakamlar da bu görüşümüzü teyit ediyor. Sanayi üretim endeksinde takvimden arındırılmış yıllık daralma Aralık 2018 ayında yüzde 9.8 oldu. Yine takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretim endeksi, 2018 yılının son çeyreğinde bir önceki yılın son çeyreğine göre yüzde 7.5, bir önceki çeyreğe göre de yüzde 5.2 daraldı.
  • Türkiye’nin cari işlemler dengesi, Aralık ayında 1.4 milyar dolar açık verdi. Ekonomideki küçülmeye paralel olarak 2018 yılının Ağustos-Kasım aylarında cari fazla veren Türkiye ekonomisi Aralık ayındaki ciddi daralmaya rağmen cari açık vermiş oldu. Yıllık açık 27.6 milyar dolar olurken, açığın 21.2 milyar dolarlık kısmı kaynağı belirsiz döviz girişleriyle, kalan kısmı ise TCMB rezervlerinden karşılandı. Bu durum cari açığın finansman kalitesinin ciddi biçimde bozulduğuna işaret ediyor.
  • Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları vardır. Sanayi üretimi aşırı derecede ithalata bağımlıdır. Enerji hammaddesi ihtiyacının yüzde 90’ı ithalatla karşılanmaktadır. Özellikle son yıllarda borçlanma oranları giderek artmış ve endişe verici düzeylere çıkmıştır. Türkiye’nin dış borç stokunun milli gelire olan oranının 2018 yılı sonu itibariyle yüzde 60’a yaklaştığını hesaplayabiliyoruz. Bu çok ciddi bir düzey. Son 30 yıllık dönemin reel dış borç stoku rekorunu kırıyor. Borcun gelire oranı bu seviyelere çıkınca geri ödenmesi de zorlaşıyor. Söz konusu borçların yaklaşık üçte ikisi de özel kesime ait. Özel kesimin borçlarının büyük kısmı dövizli veya dövize endeksli fonlandığı için döviz borcu olan şirketler giderek daha fazla zorlanıyorlar. Bilanço yapıları bozuluyor. İşletme riskleri artıyor.
  • TCMB verilerine göre finansal kesim dışındaki şirketlerimizin döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki fark ciddi boyutlara ulaştı (yaklaşık 230 milyar dolar). Bunun anlamı ise şu: Şirketlerimizin toplam döviz varlıkları, döviz borçlarının yüzde 40’ını bile karşılayamıyor.
  • Yabancı sermaye girişleri azalıyor. Bu ciddi bir sorundur.
  • Gelir dağılımı giderek bozulmakta, toplumsal barışı tehdit edebilecek bir potansiyel doğmaktadır.
  • Başta genç nüfus olmak üzere yüksek işsizliğin yarattığı sorunlar toplumun kimyasını bozuyor. Ülke içinde bulunan ve sayıları 4 milyonu bulan Suriyeli mülteciler bu alandaki sorunları katmerleştiriyor.
  • Bir başka ciddi sorun da iç ve dış kamuoyunda yolsuzluklara ilişkin algının yüksek olmasıdır. Dünya Şeffaflık örgütünün 2018 yılı raporunda bu durum hukuk devleti ilkeleri, basın özgürlüğü, sivil toplumun gücü, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi konularda yaşanan ihlallerle ilişkilendirilmektedir. Bu durum yabancı yatırımcıları ve müteşebbisleri ürkütmektedir.

Peki, bu duruma nasıl geldik?

Bu bağlamdaki düşüncelerim şöyle:

  1. Ekonomi politikası, tasarım ve uygulaması teknik zorluklar içeren, dolayısı ile de bilgi ve koordinasyon gerektiren karmaşık bir süreçtir. AKP iktidarının ilk yıllarında belki öyle değildi ama özellikle son yıllarda ekonomi politikasında gözle görülür bir dağınıklık ortaya çıktı. Tedbir diye kamuoyuna açıklanan kararların, sonuçlarının ciddi olarak hesaplanmadığı adımlar olduğu anlaşıldı. İdari araçlarla ekonomiye mikro düzeyde müdahaleler giderek arttı. Bu durum devlet yönetiminin hiyerarşik yapısını bozduğu gibi inandırıcılığını da olumsuz yönde etkiledi. Sonuçta birkaç yıl öncesine kadar iyi giden bütçe dengeleri de bozulmaya başladı. TBMM’nin bütçe hakkını bile kullanamaması işin tuzu biberi oldu.
  2. Çok önemli gördüğüm bir durum hukuk ve yargı sistemi ile bağlantılıdır. Sistemin işleyişi hakkındaki algılar olumlu değildir. Toplumun yargıya güveni sarsılmıştır. Bu ciddi bir sorundur. Çünkü ekonomide arzu edilen yüksek verimliliğin sağlanmasının ön koşullarından bir tanesi de uzun vadeli sözleşmelerin yapılabilmesidir. Sözleşmelerin garantörü ise tarafsız ve etkin bir yargı sistemidir. Çünkü olası anlaşmazlıkların adil bir şekilde çözümlenebilmesi için böyle bir sistemin varlığı şarttır. Yargının tarafsız çalışmadığı veya politize olduğu düşünülüyorsa, genel anlamda ekonomik sistem yavaşlar ve beklentilere cevap veremeyecek bir hale gelebilir. Devlet idaresinin bu konuya gereken hassasiyeti göstermesinin önemi izahtan varestedir.
  3. Beni kaygılandıran bir başka konu da siyasette ve kamu yönetiminde, kural ve kurumlar yerine kişileri, liyakat yerine sadakati ikame eden bir tarzın yaygınlaşmasıdır. Bu, özellikle demokratik ülkelerde arzu edilebilecek bir durum değildir. Aşırı merkezileşme, bir başka deyişle, neredeyse tüm kararların en üst düzey tarafından alınması idarenin itibarını zedelediği gibi etkinliği düşürür. Sorunların birikmesine, hatta içinden çıkılması giderek zorlaşan bir yumağa dönüşmesine yol açabilir. Böyle bir yapıda küçük hataların bile büyük tehlikelere dönüşmesi potansiyeli vardır. Liyakat hiçbir surette göz ardı edilmemelidir.
  4. Bir başka önemli konu da Türkiye’nin dış dünya ile olan ilişkilerindeki durumdur. Türkiye dışa açık bir ekonomidir. Doğal kaynakları sınırlıdır. Neredeyse verdiği dış açığın tamamına yakın değerde enerji hammaddesi ithal etmek zorundadır. Türkiye ekonomisi, son çeyrek asırdaki kalkınma ve gelişmesini büyük ölçüde küresel piyasalarla bütünleşerek sağlamıştır. Ciddi miktarda doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına, sermaye girişlerine ihtiyacı vardır. Türkiye, uluslararası ilişkilerinde daha sağlıklı bir dengeye odaklanmak durumundadır.

Bu noktadan sonra ne yapmak lazım derseniz, önemli gördüğüm bazı hususları kısaca dile getireyim:

Birincisi, demokratik bir hukuk devleti olarak Türkiye’de, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda yatırımcıların ve müteşebbislerin hiçbir kuşkusu olmamalıdır. Bu sağlanamadığı takdirde, ülkeye arzu edilen düzeylerde yatırım yapılmaz, sermaye gelmez.

Bugün Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu belki de en önemli sorun vadesi gelen dış borçların mümkün olduğu kadar yeniden yapılandırılmasıdır. Bir başka deyişle, ne kadar çok alacaklı borç verdiği tutarı bize yeniden borç vermeye yanaşırsa, içinde bulunulan kriz az hasarla atlatılabilir. Bunun da ön koşulu hukuk ve yargı sistemi konusundaki kaygıların giderilmesidir.

İkincisi, dış politika-ekonomi ekseni yaşamsal derecede önemlidir. Sağduyulu ve dengeli bir dış politika çizgisi olmadan özellikle dış açığı yüksek, dış borç stoku normalin üzerinde olan ve ekonomik çarklarının dönebilmesi için sermaye girişlerine bağımlılığı bulunan Türkiye gibi ülkelerin ciddi ekonomik zorluklarla karşılaşması kaçınılmazdır.

Üçüncüsü, adı ne olursa olsun kapsamlı bir ekonomik programın tam anlamıyla hayata geçirilmesi ve olumlu sonuçlar vermesi tek başına mümkün olmayabilir. Çünkü yatırımcı beklentileri olumluya dönmeden en doğru adımların bile yeterli olmayabileceğini düşünmek gerekir. Bu bağlamda büyük önem taşıyan hususlar ise hukuk ve yargı sisteminin bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminat altına alınması, iç ve dış siyasetin normalleşmesi, toplumu bölen ve ayrıştıran söylem ve tasarruflardan vazgeçilmesidir.

Dördüncüsü, beğenelim veya beğenmeyelim, 2010 ve 2016’da yapılan değişikliklere rağmen 82 anayasasının temel maddeleri halen yürürlüktedir. Anayasa’nın 1. Maddesindeki, Türkiye Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu ve 2. Maddesinde de bu Cumhuriyet’in demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti nitelikleriyle oluştuğu altı çizilerek yazılmıştır. Türkiye’yi yönetenlerin bu hukuki gerçeği göz ardı etmesi beklenemez ve kabul edilemez. Eğer içinde bulunduğumuz krizi aşacaksak, anayasanın emrettiği gibi hukukun üstünlüğüne saygılı olmak durumundayız.

Unutmayalım ki Cumhuriyetimizi cumhuriyet yapan devrimin temel taşı laiklik ilkesidir. Çünkü laiklik, hukukun, insanın ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere insan tarafından yazılması demektir. Laik bir hukuk düzeni aynı zamanda demokrasinin de teminatıdır. Toplumu refaha kavuşturacak ekonomik ve sosyal gelişme, ancak ve ancak bilgiyi ve bilimi yol gösterici kabul eden laik bir toplum düzeninde gerçekleşebilir. Ve nihayet hukuki güvenlik, sadece laik bir hukuk düzeninde var olabilecek adil yargılanma hakkı sayesinde sağlanabilir.

Son olarak, yalın ve matematik olarak ifade edeyim. Ekonominin düzeltilmesi sürecini matematiksel bir fonksiyon olarak tanımlarsak artık bu fonksiyonun değişkenlerini sadece alınması gereken kapsamlı ekonomik ve mali tedbirler olarak görmemek gerekir. Çünkü karşımızda ekonominin içsel dinamiklerinden kaynaklanan risklerin bile önüne geçmiş sorunlar bulunuyor. Başta hukuk ve yargı sisteminin tarafsızlığının teminat altına alınması olmak üzere yukarıda değindiğim yaşamsal unsurların yerine getirilmesi ve ayrıca, bölgemizde tehlikeli boyutlara ulaşan jeopolitik ve askeri gerginlikler karşısında sağduyulu ve akılcı olunması kritik önem taşımaktadır.

Umarım ülkemiz bu krizi de aşacaktır. Yeter ki bir yandan teknik olarak doğru adımları atarken  demokratik ve laik hukuk devleti ilkelerini  unutmayalım.

 

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!