KÖTÜ GÜNLER GERİDE Mİ KALDI? - Halimiz
KAŞIKÇI CİNAYETİ VE ORTADOĞU SARMALI
29 Kasım 2018
EROLCAN’LA KARAKALEM
29 Kasım 2018

Son günlerde “ekonomik krizi aşıyoruz”, “en kötüsü geride kaldı” gibi yorumlar bazı siyasetçilerimizin ağzından eksik olmuyor. Bu yazıyı söz konusu yorumlar bağlamında neler düşündüğümü ifade etmek için yazıyorum.

Önce ekonomik krizin ticari hayata etkilerine kısaca bakalım. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin Ekim ayı ile ilgili verileri durumun pek de iç açıcı olmadığını gösteriyor. Şöyle ki;

  • 2018 yılının ilk 10 ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre bankalara ibraz edilen çek sayısı yüzde 2.5 artarak yaklaşık 17.5 milyon adete yükselirken bunların miktarı yüzde 18.3 artarak 771 milyar TL’ye ulaşmış.
  • Aynı dönemde karşılıksız çek sayısı yüzde 12.1 artışla yaklaşık 426 bin adete, miktarı da yüzde 50 artarak 21.4 milyar TL’ye çıkmış.
  • Karşılıksız çeklerin ibraz edilen çeklere oranı ise çek sayısında yüzde 2.4, miktarında ise yüzde 2.8 yükselmiş. Bir önceki dönemde bu oranlar yüzde 2.2’şerdi.
  • Ekim ayında batık krediler bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 35.2 artarak 97.6 milyar TL olmuş.

Bloomberg’in üçüncü çeyrek finansal raporlarına dayanarak yaptığı araştırmaya göre, Borsa İstanbul’da BİST 100’deki şirketlerle MSCI Gelişen Piyasalar Endeksi’ndeki şirketler arasındaki “borç/öz sermaye oranı” farkı 2007 yılı sonrası en yüksek değerine ulaşmış. Oran, Türk şirketler için yüzde 180’e yaklaşırken MSCI Gelişen Piyasalar Endeksi’ndeki şirketler için yaklaşık yüzde 100 seviyesinde kalmış. TL’nin ciddi değer kaybı yanı sıra ticari kredi faizlerinin aşırı yükselmesinin borçluluk oranlarındaki bu bozulmanın temel dinamiğini oluşturduğu söylenebilir. Durumun bankacılık sektörü için de bir risk yarattığını söylemek abartılı olmaz sanırım. Takipteki kredi oranının artış trendine girmesi ve önümüzdeki aylarda artış hızının daha da yükseleceği beklentisi tedirginlik yaratıyor.

Bir başka sıkıntı kaynağı olan inşaat sektörüne gelince, konkordatolar artarken satışlar ve yapı ruhsatları da dip yapmış durumda. 2018 yılının ilk dokuz ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre belediyeler tarafından yapı ruhsatı verilen yapıların bina sayısı yüzde 41.4, bunların yüzölçümü yüzde 55.1, değeri yüzde 44.7, daire sayısı ise yüzde 58.6 azaldı. Piyasanın durumu, aldığım duyumlara göre gerçekten tatsız. Sektörde kur zararı çok fazla. Demir fiyatları aşırı yükseldi. İnşaat maliyetini bile kurtarmayacak fiyatlara konut satıldığı ifade ediliyor.

Beni çok endişelendiren bir başka önemli konu da müteahhitlerin devlet garantili kredi borcu. Köprü, tünel, otoyol, havaalanı, şehir hastanesi, elektrik santralı gibi büyük projeleri yap-işlet-devret ya da yap-işlet-kirala gibi kamu-özel iş birliği (KÖİ) yöntemiyle yapan müteahhitlerin kamuya yükü giderek artıyor. Devlet, bu tür projelerde  müteahhitlere garanti paralarını dövizle ödüyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yayımladığı resmi verilere göre, müteahhitlerin 7 projeyi yapmak için yurtdışından getirdiği yaklaşık 15.4 milyar dolarlık kredi borcu bulunuyor. Müteahhitler borçlarını ödeyemezse bunlar devletin üstünde kalacak. Umarım böyle bir durumla karşılaşmayız. Fakat böyle bir riskin bulunduğu da bir gerçek. Ekonominin üzerinde sallanan sanki bir Demokles kılıcı bu.

Yukarıdaki örneklere daha çok ilave yapılabilir. Ancak konuyu fazla uzatmadan bir de ekonominin genel görünümüne bakalım.

DİSK Araştırma Dairesi “geniş tanımlı işsiz” sayısının 2018 Ağustos ayında, bir önceki yılın aynı dönemine göre 404 bin kişi artarak 6 milyon 352 bine ulaştığını belirtiyor. Söz konusu gerçek işsizlik oranı yüzde 18 olarak hesaplanıyor. Bu noktadan hareketle, işgücü piyasasına katılmayan ancak eğitim ve istihdam arayışında olmayan atıl gençlerin oranının ise yüzde 29’a yaklaştığı anlaşılıyor.

Açık ve net olarak ifade etmek gerekirse, Türkiye ekonomisi bir bütün olarak mevcut işgücü potansiyelini değerlendirmekte yetersiz kalıyor ve işsizlik oranının yükselmesine engel olamıyor. Suriye krizi nedeniyle ülkemize göç eden ve sayıları 4 milyona yaklaşan Suriyeli nüfus içindeki belli bir bölümün de işgücü piyasasına etkileri dikkate alınacak olursa ciddi bir sosyal sorunla karşı karşıya olduğumuz daha net görülüyor.

İki hafta kadar önce TÜİK tarafından yayımlanan Sanayi Üretim İstatistikleri işgücü piyasasındaki olumsuz durumun yansıması olarak görülmeli bence. TÜİK tahminlerine göre sanayi üretimi 2018 Eylül ayı itibariyle bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2.7 azalmış. Sanayinin önemli alt sektörleri olan imalat, ara malları ve sermaye malları sanayilerindeki daralma ise sırasıyla yüzde 3.2, yüzde 4.8 ve yüzde 4.1 olmuş. Reel ekonomideki aktivitenin öncü göstergesi niteliği taşıyan bu saptama, ekonomide oldukça sert bir inişin yaşanmakta olduğunu ve son alınan piyasayı daha da daraltıcı tedbirlerin de etkisiyle söz konusu daralmanın daha da hızlanabileceğini gösteriyor.

Şimdi gelelim döviz piyasalarına. Borçluluğun tavan yaptığı, ekonomide reel daralma ve çöküntünün giderek belirginleştiği bir konjonktürde, nasıl oluyor da Türk Lirası özellikle son haftalarda değerlenebiliyor? Bunda mutlaka TL mevduatlarını nispeten cazip kılan parasal tedbirlerin alınması, ithalatı kısıtlayan kararların uygulanması gibi yaklaşımların etkisi var. Fakat olayı daha iyi anlayabilmek için TCMB’nın yayımladığı “Ödemeler Dengesi İstatistikleri” ne bakalım.

Söz konusu istatistiklere göre 2018 yılının ilk dokuz ayında cari işlemler açığı 29.9 milyar dolar olmuş. Bir önceki yılın aynı döneminde aynı açık 31.3 milyar dolar imiş. Ancak, 2017 yılında cari işlemler açığını kapatmak üzere yurtdışından sermaye girişleri 33.9 milyar dolara ulaşmış. Böylece cari işlemler ve sermaye hareketleri dengesi beraberce toplamda net olarak 2.7 milyar dolar bir döviz fazlası vermiş. Oysa, 2018 yılının Ocak-Eylül döneminde sermaye hareketleri dengesinin 4.2 milyar dolar açık vermesiyle Türkiye’nin toplam döviz açığı 34.2 milyar dolara yükselmiş. Peki, bu açık nasıl finanse edilmiş? Şimdi de buna bakalım.

Söz konusu döviz açığı, öncelikle kayıt dışı sermaye girişlerini veren net hata ve noksan kalemi ile karşılanmış. 2018 yılının ilk dokuz ayında bu kalem bir rekor kırarak 17 milyar dolar civarında gerçekleşmiş. Ancak bu da yetmemiş; TCMB rezervlerinden 16.9 milyar dolar kullanılarak açığın tamamı kapatılmış.

Ayrıntılara fazla girmek istemiyorum. Ancak elimizdeki veriler ışığında söyleyebiliriz ki ekonomideki genel gidiş finans piyasalarındaki gidişle örtüşmediği gibi oldukça farklı bir görünüm sergiliyor. Sanayi üretimi hızla gerilerken işsizlik ve enflasyon artıyor. Talep daralmasına bağlı cari açık düşüşünü ise tek başına değil sanayi üretimindeki düşüş ile birlikte değerlendirmek gerekir. Bu ise olumsuz bir gidişin, bir başka deyişle de ciddi bir ekonomik büyüme düşüşünün habercisidir.

Bu noktada değinmek istediğim ve büyük önem verdiğim bir konu daha var. O da şu: Eğer asıl amaç istihdam ve refahın adil paylaşımı ise ekonomik gidişatın günlük kur, faiz, borsa göstergeleri ile değil, uzun vadeli üretim ve paylaşım açısından bakılarak değerlendirilmesi gerekir. Söz konusu amaca ulaşmada en önemli ekonomik araç ise maliye politikasıdır. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, ekonomik gidişatı değerlendirirken en başta bakılması gereken gösterge bütçenin durumudur.

İş bütçenin durumuna bakmaya gelince yüreğim sızlıyor. Çünkü, özellikle son yıllarda TBMM’nin “bütçe hakkı”, sevgili Hakan Özyıldız’ın tabiriyle yerle yeksan olmuş durumda. 2007 yılı dışında toplam bütçe harcamaları, TBMM’nin verdiği yetkiyi aşmış. 2017 yılında 39 milyar TL fazla harcama yapılmış. Sayıştay raporları bunu net olarak gösteriyor. Velhasıl, TBMM’de kabul edilen bütçe artık iyi bir gösterge olmaktan çıkmış. Hükümet, ek bütçe yapmadan ve bunu TBMM’den geçirmeden Meclis’in verdiği yetkiden fazlasını harcıyor, borçlanıyor. Bunun anlamı ise açık. Hükümet TBMM’nin bütçe hakkını kullanmasına engel oluyor. Yeni Ekonomi Programındaki öngörüler tutarsa, 2018’de 59 milyar TL ödenek üstü harcama olacak gibi gözüküyor.

Bütçenin durumunu kısaca şöyle ifade etmek mümkün bence: Koskoca TBMM’nin “bütçe hakkını” kullanamaması, demokrasi aracının ve maliye politikasının ciddi sorunları olduğunu gösteriyor.

Görünen o ki, biraz da yaklaşmakta olan mahalli seçimler bağlantılı kaygılarla, aslında derinleşmekte olan kriz sanki aşılmış gibi gösterilirken kapsamlı ve iktisat teorisi ile çelişmeyen bir program uygulamak yerine, kaynağı belirsiz döviz girişleri ve Merkez Bankası imkanlarına dayanılarak zaman kazanma uğraşı veriliyor. Bu da önümüzdeki yıl ve özellikle de mahalli seçimler sonrası dönemle ilgili endişelerimizi arttırıyor.

Ülkemizin içinde bulunduğu çok boyutlu ekonomik kriz ortamı Şark usulü popülist yöntemlerle geçiştirilebilecek bir sorun değildir. Kapsamlı, piyasaları rahatlatabilecek ve uluslararası yatırımcılara güven verebilecek, olumsuz beklentileri azaltacak veya olumluya dönüştürecek bir programın kararlılıkla uygulanması gerekir. Umarım bu noktaya gelinir. Çünkü hiçbir yönetimin başarısız olmasını istemeyiz. Hepimizin aynı teknede olduğunun bilinci içindeyiz.

Açıkçası, “en kötüsü geride kaldı” noktasından henüz uzak olduğumuzu düşünüyorum. Enflasyon, iç piyasadaki daralma, yüksek faiz, giderek artan belirsizlik, artan işsizlik, vadesi yaklaşan dış borç ödemeleri gibi konulara baktığımda da bazı siyasi söylemlerin pek de bir anlam taşımadığı noktasına geliyorum.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!