KIBRIS’TA ÇÖZÜM MÜMKÜN MÜ? - Halimiz
TRUMP’IN PROMPTER VE TWITTER VELVELESİ
8 Şubat 2018
KILIÇDAROĞLU YİNE SEÇİLDİ
8 Şubat 2018

Kıbrıs’ta çözüm mümkün mü? Kıbrıs görüşmeleri bir şekilde canlanırsa bu kez bir sonuca ulaşabilir mi?

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile “kimyası çok uyuşan” Nikos Anastasiades, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci turda %56 oyla ipi göğüsledi, başkanlık koltuğunu korudu. Böylece, Başpiskopos Makaryos ve Glafkos Klerides’ten sonra ikinci dönem koltukta kalabilen liderler listesinde kendisine yer buldu.

Bir tur daha görüşme çalışmaları gerek. Kuzey’deki seçim çalışmaları Güney’deki seçimlerden çok önce başlamıştı. Öyle de, kaç defa daha Rumların arabayı, yani görüşmeleri, uçurumdan aşağı yuvarlaması gerekir federasyon veya başka bir sistem altında Kıbrıs Türk halkıyla güç paylaşımı istemediğini, ortaklığı reddettiğini anlamak için?

Ne demiş Mevlâna Celalettin Rumi… “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Dün dünde kaldı ama dünkü değerlendirmeler hatırlanarak yeni şeyler söylemek lazım. Çok değil, 5 Temmuz’u 6 Temmuz’a bağlayan gece, İsviçre’nin Crans Montana kasabasında bir toplantı vardı. Hatırladınız mı?

“Kıbrıs Türk lideri” unvanıyla masada oturan Mustafa Akıncı adeta isyan ediyordu duruma. “Farz edin ki bu akşam bir şeyler oldu, Rum tarafı kabul etti. Eğer bu kafa yapısını değiştirmezler ise, ki değiştirmeyecekleri belli, varılacak çözümü nasıl yaşatacağız” diye sordu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’e…

Akıncı’nın şikâyeti “Rum toplum lideri” sıfatıyla masaya oturan ama “Kıbrıs Cumhurbaşkanı” olduğunu ve bundan ödün vermeyeceğini kafasına koyan Nikos Anastasiades’in tavırlarınaydı. Her ne kadar Kıbrıs Türklerinin baş müzakerecisi Özdil Nami her fırsatta “Çözüme çok yakınız” diye beyanatlarda bulunsa da Akıncı, Nikos’un, sabah “dönüşümlü başkanlığa evet” deyip, akşam “Olur mu öyle şey? Ben kabul etsem, halkıma kabul ettiremem” ikircikliğiyle izah edilebilecek, aldatmaca ve ayak oyunu üzerine kurulu görüşme taktiğinden artık bunalmıştı.

Anastasiades ile Espen Barth Eide’nin, Kıbrıs Rum seçimleri öncesi gerçekleştirdikleri veda görüşme tutanağı basına sızdırıldı. O belgede açıkça istediği her şeyi almasına rağmen nasıl federasyonu reddettiği açıkça sergileniyordu.

Anastasiades ne diyor? Türkiye, garantörlüğünün bitmesini, askerlerinin çekilmesini kabul etmedi, görüşmeler çöktü. Maalesef yalan. Türkiye bunları nasıl kabul etti, hangi kafayla böyle hareketlerde bulundu bilemem. Ama, yazılı olmasa da gerek Akıncı gerekse Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’nun vardığı mutabakatta görülüyor ki anlaşma olduğu takdirde garanti anlaşması “birinci gün” sona erecekti. Türkiye, tek taraflı müdahale hakkından vaz geçecek ve adadaki askerlerini 1960 İttifak Anlaşması seviyesine (650 Türk, 950 Yunan) çekeceğini vaat etmişti. Birleşmiş Milletler de bunu not etti. Anastasiades, Türkiye’nin bu kararını yazılı istemiş, Akıncı ve Çavuşoğlu ise “her şey imza altına alınırken, önce olmaz” demişler.

Peki imzanın atılmasını engelleyen ne? Anastasiades, siyasi eşitliği ve başkanlığın rotasyon esasında işlemesini kabul etmemiş…

Kısaca, dünü hatırlayalım ama dünün de dünde kalması gerektiğini unutmayalım. Bizdeki romantik federasyon taraftarları üzülmesinler, ama dünde kalan bir şey de federasyon. Federasyon olmadı ve olmayacak be annem. Israr etmeyin. Israr sadece daha fazla acı getirir.

Ankara ne diyor, bir dinleyin. 6 Temmuz’dan bu yana Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan veya Çavuşoğlu, Kıbrıs çözüm sürecine dair hiç bir şey dediler mi? Yok. En son söylediklerinin tekrarı haricinde, o da nadiren. Ne demişlerdi peki 6 Temmuz’da? “Bu iş buraya kadar. Federal çözüm öldü. Artık başka çözüm fikirleri üzerinde durmak lazım.”

Gelinen nokta budur. İster konfederasyon, ister iki devletli, isterse de başka bir çözüm fikri olmalı… Artık yeni fikirler geliştirmeli, yeni uzlaşılar aramalıyız. Bunun için iki tarafın entelektüellerinden oluşacak bir konferans, bir ikinci kanal diplomatik çaba ortaya konmalı, yeni hedefler tespit edilip siyasete katkıda bulunulmalıdır.

Anastasiades için sıklıkla “Züccaciye dükkanındaki fil” benzetmesi yapılır. Federasyon saplantısı içerisindeki Kıbrıs Türk solu açısından hem Anastasiades hem de sosyalist Akel’in adayı Stavros Malas, “federasyon savunucusu” olarak algılandıklarından arada fark yok gibi idiyse de, eski EOKA çetesinin desteğinde siyaset yapan Demokratik Hareket Partisi (Disi) destekli Anastasiades ile komünist Malas arasında tabii ki de oldukça büyük farklar vardır.

Federasyon, alt kimlikleri görmezden gelerek üst kimlik Kıbrıslılıkta birleşmeyi hayal eden Kıbrıs Rum ve Türk solu için temel siyasi yaklaşım olurken, gerek Anastasiades’in partisi Disi, gerekse Kıbrıs Türk merkez-sağ partileri açısından federasyon hedefi baskı altında kabul edilen ama hiçbir zaman içselleştirilemeyen, ya da olmazsa olmaz haline getirilemeyen bir hedef oldu.

Gerek Kıbrıs Rum, gerekse Kıbrıs Türk sağı açısından çözüm hedefi her zaman başka olmuş, federasyon “ehven-i şer” olarak zoraki kabul görmüştür. Enosis, yani Yunanistan ile birleşme hayali ölmüş görünse bile Kıbrıs Rum sağı (ki sol da buna büyük ölçüde katılmaktadır) açısından “çözüm” hala daha adanın “Yunan kimliği” korunarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden geri adım atılmadan, bir şekilde Kıbrıs Türklerinin yama yapılacağı bazı federal eklemeler yapılmasından ibaret.

Anastasiades yeniden seçildi… Malas seçilseydi ne olacaktı? Aynı eski şeyleri yeni bir ağız söyleyecekti, o kadar. Şimdi vaziyet daha güç. Eski şeyleri, eski bir ağız, güya yeniymiş gibi söyleyecek. Biz bunu nasıl göreceğiz?

Orada sıkıntı var. Ankara çok rahatsız. Akıncı, daha dün, 6 Temmuz akşamı ve sonrasında Rum tarafının federasyon istemediğini, artık başka yeni şeyler konuşulması gerektiğini, iki devletli çözüm dahil yeni arayışlar gerektiğini, yeni süreç başlayacak ise muhakkak takviminin önceden tespit edilmesi gerektiğini, olur ya (ki olacak) süreç çöktüğünde Kıbrıs Türk tarafının statüsünün görüşmelere başlamadan önce ortaya konması beyanatlarını yaparken, şimdi tekrar federasyon türküsü söylemeye başladı. Dahası, Türkiye’ye rağmen anlaşma olacak hayaliyle Crans Montana’da garanti sistemini yok eden, Türk askerini adadan tamamıyla gönderecek önerilere evet diyen Akıncı, şimdi, aynı türküleri söylemeye tekrar başladı. Halbuki Ankara eski görüşme zemininin tamamen ortadan kalktığını, federasyon seçeneğinin öldüğünü, adada artık konfederasyon ve hatta iki devletli çözümün konuşulması zamanı geldiğine inanıyor.

KKTC’de işte tam da bu zamanda göreve gelen “dörtlü” koalisyon umarız bir “teslim hükümeti” olmaz; milli duruşu ile toplum çıkarlarını, kişisel hırsları ve siyasi intikam alma dürtülerini tercih etmez. Göründüğü kadarıyla Cumhurbaşkanlığı makamı ile Türkiye Cumhuriyeti makamları arasındaki artmakta olan güven bunalımı nedeniyle TC-KKTC ilişkilerinde bir soğukluk ve ötekileştirme giderek artmaktadır. Afrika gazetesi provokasyonu, Meclis’te yaşanan rezillikler ve bunlara yönelik gerek Cumhurbaşkanlığının gerekse polis makamlarının basiretsiz davranışları ilişkileri daha da germiştir.

Dörtlü koalisyon bunun önüne geçebilecek, TC-KKTC ilişkilerini normalleştirebilecek mi? KKTC toplumunun bazı kesimlerinde tırmandığı gözlenen Türkiye düşmanlığı ve ona neredeyse orantılı teslim olma seviyesindeki Rum seviciliği ile dörtlü koalisyon ne derece mücadele edebilecek…

En önemlisi, çoğunluğu tecrübesizlerden, kalanı da Türkiye ile takışma kültüründen gelen dörtlü koalisyon ile TC arasındaki ilişkiler bir şekilde “normalleştirilebilirse” bile, bu “normalleşme” ile Anastasiades hatırına, Anastasiades’in de kerhen desteklediği federasyon yolculuğuna tekrar nasıl devam edilebilecek?

Maalesef, Kıbrıs meselesinin ne olup olmadığı nedense Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bazı katlarında bile bir türlü anlaşılamadı. Kıbrıs sorunu ne Rumların dediği gibi bir “saldırı” ve “işgal” veya “göçmenler” meselesi, ne de Kıbrıs Türkünün kişisel haklarıyla ilgili bir konu değildir.

Zaten kişisel haklar söz konusu olsa, Rumların da sıklıkla söylediği gibi “Herkes eşittir, kimseye ayrıcalık yapılmaz, seçimler ‘bir adam bir oy’ ilkesiyle yapılır,” falan gibi herkesin hayranlık duyacağı “Avrupa Birliği müktesebatıyla yüzde yüz uyumlu bazı ilkeleri ortaya koyarız, kısa sürede hem Kıbrıs sorununu hem de Kıbrıs’ta Türk varlığını bitiririz…” da değildir. Kıbrıs meselesi, Türkiye’nin, Kıbrıs’ta ve Kıbrıs münhasır Ekonomik Alanındaki çıkarlarıyla da sınırı değildir. Kıbrıs’ın elden gitmesiyle Türkiye’nin güneyden de hem denizden hem de havadan kuşatılacağı da değildir. Bütün bunlar tabii ki önemli unsurlardır. Hiç biri de ihmal edilecek konular değildir. Ancak, Kıbrıs sorununun temeli bunlar değildir. Yunanistan’ın 1974’de adada yaptığı 15 Temmuz darbesi de değil, Türkiye’nin çıkartma yapması da, o tarihten bu yana adada asker bulundurması veya adaya yerleşen ve çoktan Kıbrıslı olan TC kökenli nüfus da değil.

Nedir öyleyse Kıbrıs sorununun temeli?

Kıbrıs meselesinin ne olduğu Makaryos’un 1962’de anayasada yapılmasını önerdiği meşhur 13 maddelik değişiklik önerisiyle en net ortaya çıkmaktadır. Ne idi bu öneriler?

13 maddeyi özetleyecek olursak, ilk olarak cumhurbaşkanlığı ve yardımcısı seçiminin değiştirilmesi vardı. Doğrudan cumhurbaşkanını Rumlar ve yardımcısını Türkler seçeceğine, her ikisini de ve etnik ayrım yapılmaksızın tüm meclisin seçmesi önerilmişti.

İkinci olarak, cumhurbaşkanı ve yardımcısının veto yetkisi kaldırılıyordu. Bir diğer önemli değişiklik sivil ve askeri işe almalarda uygulanan Kıbrıs Türk kotasının (yediye üç oranı) düşürülmesi (sekize iki) idi.

Mecliste maliye, seçim meseleleri, güvenlik konuları ve dış ilişkiler gibi alanlarda ayrı bir Kıbrıs Türk çoğunluğu gerekmesine son veriliyor ve belediyeler birleştiriliyordu.

Adada kan dökülmesinin, efektif bir federasyon olan 1960 ortaklık cumhuriyetinin dağılmasının sebepleri bunlar olarak görülse de altta bir başka neden daha vardı.

Önce 1931’de oylanmak istenen ancak 1950’de AKEL’in önerisiyle başlayan sonra Kilise’nin organizasyonunda gerçekleştirilen kanunsuz Enosis, yani Yunanistan ile birleşme plebisitinin de gösterdiği gibi adanın Yunanistan’a bağlanması ülküsü, çekilen onca ıstırabın sebebiydi.

Kıbrıs Rum liderliğinin yine ayak sürüdüğünü görünce, teslimiyetçi ve “çözüme muhtaç” bir yaklaşımla akla hayale gelmeyecek ödünleri vererek, toplumun her katmanından şimşekleri üzerine çekme pahasına garantörlerin de katılacağı Mont Pelerin ve Crans Montana sürecini zorlayan KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, “Enosisi kutlama” yasasından niye o kadar alındığını anlamak, görüşmelerin bir süre askıya alınmasına yol açan gerginliğin niye başladığını kavramamak, “ille de çözüm” ısrarıyla dünden Rum’a teslim olanların bile yapamayacağı bir işti. Bu nedenle, oldukça kısa sürse de, belki de KKTC’de ilk kez bu denli büyük bir birliktelik varmış gibi bir hava oluştu.

Bu kriz elbette atlatıldı, ama Rum tarafının amacı aslında Anastasiades’in “azınlığın çoğunluğa tahakküm ettiği bir sistem” olarak gördüğü federasyon yapmak değil, Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasına eklenecek bazı federal maddeler ile Kıbrıs Türk halkını “azınlık” yapmaktı.

Akıl almaz toprak ödünü

Her ne kadar 2017 Aralık ayında geri alındığı açıklansa da, Akıncı’nın büyük bir teslimiyetle verdiği %29.2’lik haritanın ne olduğunu, sınırın nerelerden geçtiğini halen bilemiyoruz. Akıncı’nın, Güzelyurt kasabasının Kıbrıs Türk tarafında kalacağı açıklamasını geçerli kabul etmek durumundayız. Ancak, beşli konferans toplanması uğruna KKTC topraklarının 1/5’ini, yani %7’sini taviz olarak vererek, ilk kez resmen harita vermesinden ayrı olarak; mülkiyet başlığı müzakerelerinde ilk anda

1- Dini yerlerin (618 kilise ve 21 manastır)

2- Tüm askeri kamp ve bölgelerin,

3- Boş olan kamuya ait arazilerin,

4- Yeni orman alanlarının,

5- “Duygusal bağ” gerekçesiyle eski konutunu talep edenlerin, esaslı inkişafa uğramamış eski konutların,

6- Kıbrıs Türklerinde kalacak bölgedeki 1/3 toprağın Kıbrıs Türk bölgesine yerleşecek ve sayısı kuzeyin nüfusunun %20’sini bulabilecek Rumlara verilmesini kabul etti.

Ayrıca 1974 öncesinde Maronit’lerin yaşadığı dört köyün “federal yönetim” altına alınması talebine de gerek Kormacit gerekse Karpas bölgelerinde oluşacak güvenlik tehdidi bir yana, Kıbrıs Türküne bırakılacak toprağın yüzde 25 civarına ve hatta altına düşeceği dikkate alınmayarak cömertçe cevap verildi.

Bütün bunları Akıncı’nın yaptığı kamuoyu açıklamasından, basına beyanatından değil, Meclis Başkanı Sibel Siber’e gönderdiği ve bir gazeteye servis edilen mektubundan ve Rum basınına Rum liderliğince yapılan sistematik sızdırmalardan öğrendik.

Şimdi uzun uzun köylü ile yılanın hikayesini anlatmayayım ancak o meşhur “Bende evlat acısı sende kuyruk acısı varken, biz dost olamayız” sözünü hatırlatmakla yetineyim. Son zamanlarda Rum okuyucularımdan bana gelen mektuplarda sıklıkla “En iyisi yan yana iki devlet… Siz toprak verin, bağımsız olun. AB’de birleşelim” ifadeleri var.

Bence bu yaklaşımda olan Rumlar arttıkça, zaten olması mümkün olmayan federasyon değil ama adada yan yana iki devletli çözüm daha mümkün olacak.

Şimdi ne yapılmalıdır?

Rum meclisinin aldığı Enosis plebisitini kutlama kararı ilk değildir. 1964’de Kıbrıs Türk üyeleri Temsilciler Meclisinden kovulduktan ve arzu edilen anayasal değişiklikler tek taraflı olarak yapıldıktan sonra önce 1964’de sonra da 1967’de Enosis hedefine bağlılık kararları alınmıştır. Gerçekten federasyon konusunda samimi ise, Anastasiades’in özür dilemesi yanında, gerek enosis plebisitini anma gerekse de bu gibi nefret yayan yasama ve sair siyasi kararların ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Hani son karara karşı çıkan AKEL’in de 1950 plebisitinin mimarları arasında olduğu gibi, halen eğitim komitesinin gündeminde bulunan 1931 isyanının okullarda kutlanmasına ilişkin bir önergesi de geri çekilmelidir.

İki taraf arasında varılacak bir “iyi niyet” veya “güven artırıcı adım” olarak gerek Türk gerekse Rum tarafında “nefret söylemi” yayan ELAM, APOEL, EOKA veya aşırı sağ Türk dernek ve vakıfları daha sıkı kontrol altına alınmalı, faaliyetleri kısıtlanmalı, siyasi temsil hakları kaldırılmalıdır. Son krizin ELAM’lı iki aşırı sağcı milletvekili girişimiyle yaşandığı unutulmamalıdır.

Kıbrıs Türklerine yönelik şiddet, aşağılama, ötekileştirme suçlarına yönelik “cezasızlık” siyaseti sona erdirilmeli, Güney’e geçen Türklere saldırıların artık cezalandırılması sağlanmalıdır.

Türk tarafında kısmen yapılan okul kitaplarının kin, nefret ve sair söylemden temizlenmesi Rum tarafında da sağlanmalıdır.

KKTC ve Kıbrıs Türkü üzerindeki spor, eğitim, turizm dahil tüm alanlardaki sosyal, siyasi ve ekonomik izolasyonlar ve insanlık dışı uygulamalar sona erdirilmelidir.

Son krizden sonra bile Rum liderin Kıbrıs Türk Halkını azınlık olarak nitelemesi, çoğunluğun azınlığı idare etmesi gerektiğini söylemesi ve bu çerçevede iki halkın egemenlikteki eşitliğini, devlet yönetimine eşit-etkin katılımını, dönüşümlü başkanlığı, Yunan vatandaşları ve Rumlara tanınacak 4 özgürlüğün Türk vatandaşlarına da tanınacağı görüşmelerin tekrar başlamasının ön şartı olarak sunulmalıdır.

Tabii ki son gelişmelerin Türkiye’nin garantörlüğünün adada barış açısından gerekliliğini sergilemiştir. Bu konu tekrar Kıbrıs Türk tarafının kırmızı çizgisi olmalıdır.

Yeni strateji ne olmalıdır?

Nasıl ki bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir ise, kısa süre önce Akıncı da oldukça isabetli yorumlarda bulundu. “Sorun olduğu sürece çözüm arayışı devam eder. Farklı çözüm perspektifleri gelişebilir, ancak ne olacaksa müzakere edilerek olacaktır. Ayrılık olsa bile görüşerek, uzlaşarak olacaktır. Biz diyalog kapılarını kapatacak değiliz ama şu sıralar görüşme olmayacağı belli” dedi. Katılmamak mümkün değil.

Akıncı, ayrıca, yeni süreçte (dikkat edin başlarsa falan demiyorum, doğrudan ‘yeni süreç’ diyorum)

a-     “Müzakerelerin ucu açık şekilde devam etmeyeceği”;

b-   “Sonuç ve çözüm odaklı, dengeli bir paketle, Rum tarafında ciddi bir zihniyet dönüşümü olması kaydıyla bir deneme daha yapılabileceğini”

c-     KKTC, olası bir çözümde “kurucu devlet olarak yerini alacağı” ancak çözüm olmuyorsa da KKTC’nin “yoluna devam edeceğini” ayrıca “başka arayışlara girmeye gerek olmadığı” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşım kesinlikle doğrudur.

Öte yandan, kapsamlı bir milli strateji de geliştirilmelidir. Bu çerçevede:

1-        Her şeyden önce halka gidilmeli ve düzenlenecek bir referandum ile Kıbrıs Türk halkına ne istediği sorulmalıdır. Bu demokratik bir gelişme olacak, halkın kararını herkes saygı ile karşılamak durumunda olacaktır. Mevcut durum kabul edilemez olduğu kadar, görüşmelerde Rumlar tarafından rehin alınmak da kabul edilemez. Müzakerelere devam veya sonlandırma, halk neye karar verirse herkes katılımcı demokrasinin gereği olarak halkın iradesine saygı göstermelidir…

2-        Halk “görüşmeler devam etsin” derse, bu kez ucu açık olmayan, takvimli bir müzakere süreci ön şart olmalıdır. Öngörülen takvim içinde de eşit-egemenlik temelinde, Türkiye’nin garantörlüğünde bir anlaşma olmaması halinde, artık görüşmelerin noktalandığı dünyaya ilan edilmelidir.

3-        Halk, görüşmeler bitsin ve “KKTC ile yola devam edilsin” derse, KKTC yeniden yapılanarak Kosova modelinde olduğu gibi tanınma istemelidir. Bu amaçla tanınmayı engelleyen BM kararlarının kaldırılması için şimdiye kadar uyumayı tercih eden, siyaset geliştirmeyi beceremeyen Türk diplomasisi artık bir zahmet yoğun girişim içine girmeli, dünyayı ikna etmeye çalışmalıdır.

4-        KKTC hızla yapısal yeniden yapılandırma programına alınmalı, radikal bir şekilde devlet küçültülmeli, özelleştirme ve bürokrasiyi azaltma programları uygulanmalı, kuzey Kıbrıs’ın tümünün serbest ticaret bölgesi yapılması adımları atılmalı, başkanlık sistemine geçilmeli, siyasi partiler, seçim, belediyeler, sendikalar ile ilgili yasalar “katılımcı demokrasi” anlayışıyla ve ataletten kurtarma yaklaşımıyla yeniden yapılmalıdır.

5-        KKTC’nin uluslararası tanınması tüm gayretlere rağmen sağlanamıyor ise Bülent Ecevit’in son başbakanlığında tekrar gündeme gelen ancak içi doldurulmayan Türkiye ile tam entegrasyon sağlanmalı, KKTC iç işlerinde bağımsız, dış işleri ve savunma alanlarında Türkiye ile “özel ilişki” içerisinde olmalıdır.

6-        Türkiye giderek AB prangalarından kurtulmakta olduğuna göre, KKTC’ye yönelik Gümrük Birliği engellemelerini de ikili bir anlaşmayla geride bırakmalıdır.

7-        Türkiye ile KKTC arasında savunma ve işbirliği anlaşması yapılarak

  • müttefiklik ilişkisi kurulmalı,
  • 60 sistemi ve garanti anlaşması geride bırakılacağına göre adadaki Türk askeri varlığı tekrar yasal bir statüye kavuşturulmalıdır.
mm

Yusuf Kanlı

1959 Kıbrıs doğumludur. Kıbrıs Maarif Koleji ve DTCF İngiliz dili ve Edebiyatı Bölümü mezunudur. Gazeteciliğe 1978’de Turkish Daily News gazetesinde “diplomasi muhabiri” olarak başladı. 1983-1985 tarihleri arasında Kıbrıs’ta askerliğini yaptıktan sonra tekrar Turkish Daily News gazetesinde “haber editörü yardımcısı”, daha sonra “haber editörü” ve “yazı işleri müdürü” olarak devam etti. 1993-1995 yılları arasında Anadolu Ajansı’nda kıdemli muhabir ve dış haberler müdür yardımcısı olarak görev yaptı. Dönemin başbakanının emriyle yalan haber yayınlamayı reddettiği için AA’ ile yolları ayrılan Kanlı, bir süre kendi ajansını yayınladı. 1995 Ekim ayında Turkish Daily News gazetesine döndü, önce “serbest editör” sonra “yazı işleri müdürü” ve “köşe yazarı” oldu. 2004-2006 yıllarında Turkish Daily News gazetesi “Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazar” olarak görev yapan Kanlı, 2006’da gazete genel merkezini İstanbul’a taşımasıyla “Ankara Temsilcisi ve Başyazarı” görevleriyle geçiş döneminde gazeteye rehberlik etti. 1 Mart 2008 tarihinde ise gazetedeki tüm idari görevlerinden kendi isteğiyle ayrıldı. Halen, Hürriyet Daily News ismini alan aynı gazetede mukaveleli “Köşe Yazarı” olarak çalışmasına devam etmektedir. Kanlı, ayrıca Kıbrıs’ta yayınlanan Star Kıbrıs gazetesi, Haber Kıbrıs haber portalı ve Ankara’da Gazeteciler Cemiyeti’nin yayın organı 24 Saat gazetesine haftalık ve genellikle Kıbrıs sorunu üzerine makaleler yazmaktadır. Dış politika ve bilhassa Kıbrıs sorunu konusunda gerek Türkiye’de gerekse yurt dışında çok sayıda makalesi ve araştırması yayınlanan Yusuf Kanlı, Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu üyesi ve Başkan Yardımcısı, Diplomasi Muhabirleri Derneği onursal başkanı ve birçok meslek kuruluşunun üyesidir. Prof. Dr. Aydan Kanlı ile evli olan Yusuf Kanlı’nın bir kızı vardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!