KAŞIKÇI CİNAYETİ VE ORTADOĞU SARMALI - Halimiz
KADINA ŞİDDET ARTIK SON BULSUN
29 Kasım 2018
KÖTÜ GÜNLER GERİDE Mİ KALDI?
29 Kasım 2018

Ankara Piyano Festivali açılışını bu yıl İsrailli piyanist Boris Giltburg ile yaptı. Geniş güvenlik önlemlerinin alındığı konserde salon tıkabasa doluydu. İki ülke arasında kültürel ilişkilerin hala canlı tutulabiliyor olması dikkat çekerken, siyasi ve diplomatik ilişkilerde ise yakın zamanda böyle bir dinamizmin yakalanması pek olası durmuyor.

Mavi Marmara krizi ile son bulan diplomatik temsiliyet, Nisan 2016 Anayasa referandumuna 4 ay kala son bulmuştu. Mayıs 2018’de de İsrail askerlerinin Gazze sınırına protesto amaçlı yürüyen Filistinlilere orantısız güç kullanması ile büyükelçiler karşılıklı olarak yine merkezlerine çağrıldılar. Ve bu kez kopan bu diplomatik temsiliyetin, nasıl ve ne zaman tesis edilebileceği ayrı bir muamma.

İsrail tarafında belirginleşen Erdoğan karşıtlığı, bir de olası olarak bölgedeki gelişmelere tepkiyle karışık yükselen din odaklı bir milliyetçilik ile güç kazanırken, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Türkiye ile durumu olabildiğine olduğu gibi sürdürmeyi tercih edeceği öngörülebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için de durum pek farklı değil. Erdoğan da hem bir taraftan siyasi İslam’dan besleniyor, hem de öte taraftan MHP lideri Devlet Bahçeli ile yaptığı koalisyonla ‘milliyetçilik’ gömleğini giyinmiş duruyor. Böyle bir seçim atmosferinde de ne Erdoğan’ın, ne de danışmanlarının aklına İsrail ile diplomatik ilişkileri yeniden büyükelçi seviyesinde tesis etmek için bir adım atma ihtiyacı gelecektir.

Dahası, Netanyahu, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman’a hiç olmayacak bir zamanda can suyu verdi. 2 Ekim günü Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğuna boşanma evraklarını almak için giren Washington Post köşeyazarı Cemal Kaşıkçı’nın burada korkunç bir cinayete kurban gitmesinin vakti geldiğinde cezalandırılması gerekliliğini belirten Netanyahu, Suudi Arabistan’ın istikrarının korunmasının her şeyin ötesinde öneme haiz olduğunu vurguladı. Bu da Salman’ın koltuğuna dokunulmaması gerektiğine işaret eden bir açıklama olarak yorumlandı.

Amerika da benzeri bir duruş sergilemekte. Amerikan Başkanı Trump, kendi dış istihbarat örgütü CIA’ın, Salman’ın, Kaşıkçı’nın öldürülmesi emrini verdiği saptamasına katılmadığını açıkladı. Suudi Arabistan’la ikili ilişkilerin bu olaydan ötürü etkilenmemesi gerektiğini savundu. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da daha dün yaptığı açıklamada, Salman’ı, Kaşıkçı cinayetine doğrudan bağlayan bir delil olmadığını söyledi. Ve Amerika, yine dün, BM’de, Yemen’e acil insani yardım gönderilmesi çağrısını da kapsayan bir karar tasarısının geçmesini engelledi. Amerikan medyasına konuşan yetkililer, Trump Beyaz Saray’ının, Salman’ı, kızdırmaktan çekindiğini ifade etmişler. Senato ise Trump ve Suudi Arabistan ittifakına nispet eder gibi, bu karardan bir kaç saat sonra, 63’e 37 gibi ezici bir oy farkı ile Yemen’deki savaşta Amerika’nın payının sonlandırılması için adım atılması gerektiğine karar verdi.

Rusya, Suriye ve İran ise Kaşıkçı cinayeti ile ilgili şu ana kadar sessizliklerini koruyorlar. G-20 zirvesine katılmak üzere Arjantin’e giden bu ülke devlet başkanı Vladimir Putin’in ise yarın Salman’la ikili bir görüşme yapması ve bu konuyu gündeme getirmesi bekleniyor. Ve ilginç bir şekilde Moskova’nın, Suudi Arabistan da dahil Körfez ülkeleri ile temaslarında bir yoğun trafik olduğu dikkat çekiyor. Yeri gelmişken, Kuveyt’in aracılığı ile Suudi Arabistan ve Katar arasında da beklenmedik bir temas olduğu gözlemleniyor.

Trump ve Erdoğan’ın da Arjantin’deki G-20 zirvesinde ikili bir görüşme yapması bekleniyor. Erdoğan, Kaşıkçı cinayetinden sorumlu olanların bulunması üzerinde ısrarcı olurken, bu olayı, ülkenin farklı dış beklentilerinin karşılanması için adeta bir avantaj gibi kullanma eğiliminde olduğunu yansıtıyor. Türk ve yabancı medyaya konuşan yetkililer, Ankara’nın bu cinayetle ilgili soruşturmada daha ileri gitmemesine karşılık, Washington’dan, Suriye’deki Kürtlerle ilişkilerini kesmesini; Halk Bank davasında New York’daki federal mahkeme ne karar vermiş olursa olsun mutlak beraat ilan edilmesini; ve Fethullah Gülen’in iadesini talep ediyorlar.

Bu işin sonunda olay nereye bağlanır zaman gösterecek. Ama Türkiye-Suriye sınırına Amerika, askeri gözlem noktaları inşa etmeye başlıyor. Bu, Amerika’nın, Suriye’de kalıcı bir varlık gösterme niyetinde olduğunu da yansıtabilir; ve/ya şimdilik Suriye’deki Kürtleri himayeleri altına aldıklarının ve Ankara’nın her türlü karşı görüşüne rağmen Kürt grupları silahla donatmaya ve eğitmeye kararlı olduklarının da tescili olarak kabul edilebilir. Amerikalılar, Suriye’de, Kürtleri, sahadaki askerleri gibi algılamaya devam ettikleri müddetçe de bu durum değişmeyecek. Zira radikal İslami güçlere karşı savaşan bu Kürt grupların şimdi de İran’a karşı savaşmaları beklenmekte.

Netanyahu’nun Salman’a arka çıkmasında; Amerika’nın, İsrail’in izinden gitmesinde ki anahtar ise İran. Ki Trump, Washington Post gazetesine dün verdiği röpörtajda Ortadoğu’daki varlıklarının tek nedeninin İsrail’in güvenliği olduğunu söyledi. Geleneksel Amerikan dış politikasında ise petrol ve İsrail bu bölgedeki çıkarlarını tanımlamaktaydı.

Amerika ve İsrail, Türkiye ile önceliklerinde sıralama farkı yaşamaktalar ama Erdoğan da hem Irak’ta hem de Suriye’de, üstüne üstlük İran’la da sınır paylaşılıyor iken, ülkenin doğu ve güney sınırında Tahran’ın bu denli nüfuz sahibi olmasını çıkarına olası olarak görmüyordur. Ancak Türkiye ile ABD arasındaki krizler karmaşasının içine bir de Suriye sınırı boyunca kurulacak ABD askeri gözlem noktaları meselesi eklenince, bu öncelik sıralamasındaki farklılığın olası riskleri de otomatikman artmış olmakta.

Öte taraftan, bu hafta, Erdoğan yönetiminin Kürt açılım sürecini yeniden canlandırabilmek için nabız yokladığı; 2009’da Oslo’da başlayan görüşmelerin adeta izini sürercesine ve yine bu dönemde Erdoğan’ın yönlendirilmesi ile oluşturulan akil insanlar grubundan bir heyetin Oslo’da temaslarda bulunduğu haberlere yansıdı. Bununla da kalmadı. İktidar partisi İstanbul milletvekili Ravza Kavakçı, Almanya’ya gidip federal sistem hakkında bilgi aldıklarını duyurdu.

Bahçeli’nin, bahsi geçen çözüm sürecinde Erdoğan’ı ‘vatan hainliği’ ile suçlar ağır ithamları henüz kulaklarda çınlamaya devam ederken; belki bu federalizm konusunda da benzeri bir durum sergiler görüşünü ortaya çıkartıyor. Böyle ise Erdoğan bir tarafta yerel yönetimlerde de sanki tüm gücü tek merkezde toplarmışcasına gözüküp, ve acaba başkanlık sistemi ile getirdiği değişiklikle yetinmeyip bir de federalizme doğru mu adım atacak diye sorgulanabilir. Zira Kavakçı’nın, böyle bir gündemle yurt dışı temaslarında olması külliyenin bilgisi dışında olabilecek bir husus değil.

İmralı’da tutuklu bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan’la yürütülen malum çözüm süreci Irak’ta Amerikan askerlerinin konuşlanmasına izin veren iki ülke arasındaki anlaşmanın (SOFA) yenilenmemesine karar verilen zaman dilimine denk gelirken, Suriye sınırındaki Amerikan askeri gözlem noktalarının inşası da Suriye rejiminin ülke topraklarının neredeyse %85’ini yeniden ele geçirdiği ve Rusya ve İran’ın da desteği ile zaferi ilan etmesine hayli yaklaştığı bir anda ve Kürtlerin lehine gözüken bir hamle ile geliyor.

Olayların ve ittifakların hızla değiştiği, zeminin zeytinyağından bile kaygan olduğu bu coğrafyada, hele ki böyle bir zamanda geleceğe dair kesin konuşmak akıl işi değil. Ama daha dün G-20 zirvesine katılmak için gittiği Arjantin’de, Suudi Veliaht Prens Salman, bu ülkenin bir savcısının, Yemen’de savaş suçu işlenmiş olabileceği gerekçesi ile neredeyse tutuklanabilme olasılığı ile karşı karşıya. Trump ve Netanyahu, Salman’ı, İran’a karşı ateşli düşmanlığından ötürü de yerinde tutmak için Kaşıkçı cinayetini görmezden gelmeye kalkışmış olabilirler… Ancak Avrupa Birliği üyesi ülkelerden gelen çıkışlar ve Amerikan Senatosu’nun verdiği karar da göz önünde bulundurulunca, gelişmelere göre belki de bu duruşlarında çok ısrarcı olmayacaklardır. Ve Kürtler, sadece Türkiye’nin değil, Arap dünyasının da onaylamadığı bir adımda ısrar ederlerse yine hayatlarına rağmen hayallerinden uzak düşebileceklerdir.

En güzeli de Amerika gibi askeri gücü tartışmasız dünyadaki bir numara olan bir ülkenin, Ortadoğu’da, İran düşmanımızsa Suudiler dostumuzdur minvalinden basit ötesi bir okumayla ve yine porselen dükkanına girmiş bir fil gibi bu bölgeyi bir kez daha dağıtmaması olur.

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!