KANAL İSTANBUL ÜZERİNE IV - Halimiz
KANAL İSTANBUL ÜZERİNE IV 2
BAĞIRSAK SAĞLIĞINININ NE ANLAMA GELDİĞİNİ GERÇEKTEN BİLİYOR MUSUNUZ?
9 Ocak 2020
KANAL İSTANBUL ÜZERİNE IV 3
YENİ HEYECAN VERİR…
9 Ocak 2020
KANAL İSTANBUL ÜZERİNE IV 4

Kanal İstanbul ile ilgili olarak iki yıl önce yazmaya başladım. Devam ediyorum. Bugünkü yazım dördüncüsü olacak. Gerisi de gelecek. Bu uçuk ve anlamsız projeye karşıyım. Ülkesine önemli hizmetler vermiş, kaynakların optimal dağılımı üzerinde teorik ve tatbiki deneyimi olan eski bir müsteşar olarak görüşlerimi kamuoyumuzla paylaşmayı da bir görev olarak telakki etmekteyim. Bu hususu da önemle vurgulamak isterim.

Daha önceki yazılarımda da açık ve net olarak belirttim. Bu projenin hiçbir ekonomik, ekolojik, lojistik ve hukuki rantabilitesi yoktur. Askeri açıdan ve ulaşım altyapısı bakımından ciddi sıkıntılara yol açacağı kesindir. Ortaya çıkacak en az 1.5 milyar metreküp hafriyatın sebep olacağı ekolojik sorunlar; çevreye, doğaya ve denizin dibindeki canlı yaşama verilecek uzun vadeli zarar; Marmara’nın gelecekte ortaya çıkacak kükürt gazlarına bağlı olarak “çürük yumurta” gibi kokacağına ilişkin uyarılar göz ardı edilemez. İstanbul’da halen finansman bekleyen çok sayıda yarım kalmış metro hattı, onarım ve bakım bekleyen çok sayıda okul ve deprem tehlikesi nedeniyle yeniden dönüşüme tabi tutulması  gereken on binlerce bina beklerken resmi tahminlere göre en az 75 milyar TL’lik, benim hesaplarıma göre ise en az 60 milyar dolarlık bir faizli yurtdışı borçlanmayı düşünmek bile abesle iştigaldir. Projenin bütçe kaynaklarından finansmanı ise neredeyse olanaksız denecek kadar zordur.

Hatırlatmakta yarar var. Süveyş Kanalı iki denizi birbirine bağlayan bir su yolu olarak yapılmıştır. Gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmak yerine, 13.000 km daha kısa yoldan iki deniz arasındaki geçişini sağlamaktadır. Panama Kanalı da benzeridir. O da yaklaşık 7.000 km bir mesafe kısaltması sağlayan bir su yoludur. Dolayısı ile her iki kanal da ekonomik açıdan makul yatırımları temsil etmektedir. Kanal İstanbul’a gelince, hemen yanı başında doğal su yolu olan İstanbul Boğazı varken, Süveyş ve Panama Kanallarını örnek olarak göstermek trajikomiktir. Büyük cari fazlası olan, zengin bir ülke bile elindeki fazla parayı yatırmak için böylesine mantıksız ve verimsiz bir işe kalkışmaz.

Konunun bir önemli boyutu daha var. ABD’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz’e istediği gibi giremediği, geçmişte bu sözleşmeyi devre dışı bırakmaya yönelik bazı girişimlerde bulunduğu biliniyor. Kanal İstanbul’un ABD’ye Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni delme fırsatı yaratacağını söylemek bence abartılı olmaz. Değerli gazeteci Mehmet Ali Güller’in 2 Ocak 2020 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında vurguladığı gibi Kanal İstanbul’u destekleyenlerin Montrö Anlaşmasının bir bütün olduğu, Marmara Denizi yanı sıra İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kapsadığı, Çanakkale Boğazı’ndan geçen bir geminin sonrasında İstanbul Boğazı yerine Kanal İstanbul’u kullansa bile, söz konusu bütünlük nedeniyle Montrö Sözleşmesi’ne tabi olacağı şeklindeki temel argümanı ise hukuki açıdan hatalıdır veya en azından eksiktir. Çünkü Kanal İstanbul devreye girince sözü edilen bütünlük zaten bozulacak, ikili bir hukuk sistemi oluşacaktır. Bu da Montrö’yü delmek isteyenlere yeni bir sözleşme yapmak fırsatını verecektir. Sonuçta, Türkiye’nin egemenlik haklarının zayıflaması kaçınılmazdır. Dolayısıyla Kanal İstanbul, Karadeniz’i bir barış denizi olarak koruyabilmemize ve ulusal güvenliğimize karşı açık bir tehdit oluşturmaktadır. Çünkü Türkiye’yi Ege’de, Doğu Akdeniz’de fiilen kuşatmış olan ABD’ye bir de kuzeyimizde kuşatma olanağı vermek bir gaflet olacaktır.

Konunun bir başka boyutu ise şudur: Kanal İstanbul tartışmaları, ülkemizin gerçek sorunlarını, çarpıcı boyutlara ulaşan işsizliği, ayyuka çıkan yolsuzluk ve şaibeleri ikinci plana iterek gündeme getirilmiştir. Bu tartışmalar arasında ülkemizde bulunan milyonlarca mültecinin yol açtığı sıkıntılar adeta konuşulmaz olmuştur. Eğitimin dinselleştirilmesi adımları, bunların Milli Eğitim Bakanlığı sorumluluğundaki müfredata Diyanet İşleri Başkanlığınca monte edilmesi için yapılan protokoller, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün başardıklarını adeta yok sayan veya en azından küçümseyen yaklaşımlar sanki gündemden düşürülmüştür. Bunlar gerçekten üzücü gelişmelerdir. Tasvip etmiyorum.

Bu noktada çok sayıda uzman ve akademisyence hazırlanan ve zengin bir kaynakçaya dayandırılan önemli bir WWF-Türkiye çalışmasına değinmek istiyorum. Adı “Ya Kanal Ya İstanbul” olan, 124 sayfalık müthiş bir rapordan söz ediyorum. Kanal İstanbul projesinin ayrıntılı ve tamamı ile bilimsel bir ekolojik, sosyal ve ekonomik değerlendirmesini içeren bu raporu herkesin, özellikle de karar verici durumunda olanların dikkate almasında büyük yarar görüyorum.

Söz konusu bu kapsamlı değerlendirmenin sadece sonuç bölümünün son iki paragrafını okuyucularımın dikkatine sunuyorum:

Ezelden beri belirli bir denge ve düzen içerisinde işleyen iki denizi birbirine bağlayacak bu yeni su yolu, bir yatırım aracı olarak şimdiden çeşitli değerlendirmelere konu olmaktadır. Bu ölçekte bir projenin yapılmasına ancak kapsamlı ve ayrıntılı bilimsel ve teknik çalışmalar sonunda karar verilebilir. Raporda ayrıntılı olarak irdelenen ekolojik, sosyal, ekonomik değerlerin gözden çıkarılması pahasına, insan dahil bütün canlıların ortak yaşam alanı olan denizlere ve karalara yapılacak bu büyük müdahalenin olası etkileri irdelenmeden ve yansız bilimsel/teknik değerlendirmeler yapılmadan karar verilmesi, yalnız doğal ve kültürel mirasımızın değil aynı zamanda mali kaynaklarımızın da heba olmasına yol açacaktır. Yeni kanalın gerektirdiği köprülerin yapımı, milyonlarca metreküp hafriyat ve demirli beton için harcanacak milyarlarca lira karşılığında Montrö Anlaşması geçerli olduğu sürece elde edilecek gelirin hemen hemen yok denecek seviyede olması, projenin ne ekolojik ne de ekonomik bakımdan sürdürülebilir bir yatırım olmadığını şimdiden ortaya koymaktadır.

İnsanlığın ortak mirası olan İstanbul’un sekiz bin yıllık geçmişinden geleceğe uzanan macerasındaki bu önemli kırılma noktasında en önemli yol göstericimiz bilim ve ortak akıl olmalıdır. Oysa projenin ÇED Başvuru Dosyasında bile konu sıradan bir iç su kanalı inşaatı gibi ele alınmakta, dosya sadece kara ekosistemine dair analizler içermektedir. Önce proje fikri üzerinde kapsamlı ve nitelikli çalışmaların gerçekleştirilmesi; deneysel, gözlemsel ve model öngörülerini içeren etraflı bilimsel çalışmaların yapılması, projenin gerekli duyarlık denemelerine tabi tutulması ve bilimsel ve toplumsal platformlarda tartışılması gerekir. Halk da proje ile ne yapılacağını, kendisine bedelinin ne olacağını, olası sonuçlarıyla birlikte, görme imkanı bulacaktır. Çağdaş bir toplumda, insana ve doğaya duyarlı bir yaklaşım bunu gerektirir.”

Bu iki paragraf bile son derece dengeli bir üslupla karar vericilere aklın yolunu göstermektedir. Çünkü, bilimsel akıl Kanal İstanbul projesinin yapılabilir olmaktan çok uzak olduğunu görmektedir.

Ama ben daha yalın bir şekilde ifade edeyim. Kanal İstanbul, bilimsellikten uzak ÇED Raporu’ndan da anlaşılacağı üzere egemen siyaset için bir gayrimenkul projesidir. Önceliği de iktidarı sürdürebilmek adına para bulmaktır. Fakat bilinçli veya bilinçsiz, bu proje ABD’ye ve NATO’ya Karadeniz yolunu açmaktadır. Bu nedenlerle de yapılması son derece sakıncalıdır.

Son olarak vurgulamakta yarar var. Kanal İstanbul Projesi, yalnız bir devasa yatırım değil aynı zamanda yüzyıllara dayanan geçmişinden bugüne kadar İstanbul doğasının karşı karşıya bulunduğu en büyük mühendislik operasyonunu temsil etmektedir. Etkileri Karadeniz’den, Boğazlara, Marmara’dan Kuzey Ege’ye geniş bir coğrafyada kendini gösterecek böyle büyük bir proje için “ne pahasına” sorusunu sormak kaçınılmaz olduğu kadar her Türk vatandaşının da hakkıdır. Zira, projenin çok boyutlu ve karmaşık sonuçları bilim dünyası için bilinmezlerle doludur. Olay doğal hayatla da sınırlı değildir. Marmara’nın ölü bir denize dönüşmesi ve çözümü tamamen Boğaz’ın akıntı sistemine bağlı olarak gerçekleştirilmiş olan İstanbul Kanalizasyon Projesi’nin karşı karşıya bulunduğu riskler de söz konusudur. Boğazlarla ilgili Montrö Sözleşmesi’nin getirdiği yükümlülükler vardır. Daha da önemlisi, yeni milyonların eklenmesi ve mevcut içme suyu rezervlerinin kaybı pahasına bir adaya dönüştürülecek olan İstanbul’u kılcal damarlarla Istrancalar’a bağlayan akarsuların koparılması tehlikesi bulunmaktadır. Hatta Trakya’yı boydan boya kesen bir yapının, İstanbul’un askeri açıdan korunması, afet durumlarında milyonlarca nüfusun tahliyesi üzerinde yaratacağı ciddi kısıtlar bulunduğu kesindir. Bu dev yatırım için gözden çıkarılacak ekonomik kaynakların ve bugün için piyasa değeri hesaplanamayan ekosistem hizmetlerinin hepimizin kişisel ekonomisini ilgilendiren tarafları vardır. Ve nihayet, projenin gerçekleştirilmesinde izlenmesi gereken etik ilkeler, katılımcı yaklaşımlar, şeffaf süreçler bulunmaktadır. Tüm bu hususlar layıkıyla düşünülmeden atılacak adımların kimseye bir yarar sağlamayacağı şimdiden bellidir.

Umarım bilimsel akıl egemen olur. Bunu istemek de her İstanbullunun, her Türk vatandaşının hakkıdır.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!