KAMBOÇYA'YA BİR GEZİNTİ - Halimiz
BAHAR VE YOGA
21 Mart 2019
THE WORDS YOU SPEAK
14 Mart 2019

Angkor Wat Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

Henüz daha üniversite öğrencisiydim. Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde dış politika konularına vakıf olmaya çalışıyordum. Amerika’nın Vietnam savaşına gelmişti sıra. Batağa saplanan bir süper gücün, işler istediği gibi gitmediğinde karşısında gördüğü “öteki tarafın” işini bitirebilmek için kendi ilkelerinden ne kadar uzağa düşebileceğine ilk o zaman aymıştım. Vietnam bir ayrı trajedi; Kamboçya ise apayrı bir travmaydı. Olan biteni okudukça da dünya düzenindeki güç mücadelesinde – Amerikan emperyalizminden, Sovyet ve Çin hegemonyasına ve Asya ülkelerinin kendi iç çekişmelerine varıncaya kadar – insan haklarının romantik bir söylem olmanın ötesinde gerçek dünyada pek yeri olmadığı algısına kapılmıştım.

Kamboçya’yı, Ölüm Tarlası diye kodlamıştım.

Amerikan kuklası olarak bilinen Lon Nol rejimi Nisan 1974’de sonlanmıştı. Takibindeki dönemde başa gelen Pol Pot rejiminin yaptığı soykırımın sorumluluğunu ise Batı dünyası – bir tek – Kamboçyalılara kesmişti. Halbuki Amerika, dönemin başkanı Richard Nixon ve ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissenger yıllarında buraya kancayı atmıştı ve dış politikadaki Watergate, Kamboçya’da patlamıştı. Arka planda mutlak bir kangren süreçten geçilirken, tam teşekküllü ruh hastası Pol Pot diye bilinen bir lider ülkenin idaresini ele geçirdi.

17 Nisan 1975; 20inci yüzyılın belki de en kan dondurucu üç yıl, sekiz ay ve yirmi gününün başlangıç noktasıydı. Yüzlerinde insana dair hiç bir ifade dahi bulunmayan siyah üniformalı – kırmızı bandanalı, silahlı askerler Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’e girdiler. Amerika’nın burayı bombalayacağını ve halkın tek bir çöp dahi almadan acilen evlerini terk edip kırsala doğru gitmesini emrettiler. Ve dünya tarihinin yüz karası sözde devrimi ‘start’ aldı.

Gerçek adı Saloth Sar olarak bilinen Pol Pot, ülkeyi ‘Sıfır Noktasına’ getirmek gibi bir fikre saplanmıştı. Bunun için de nüfusun tüm eğitimli bireylerini – doktorundan avukatına, mühendisinden öğretmenine – katletti. Geriye, neredeyse, sadece, pirinç tarlalarında elleri çalışmaktan nasır tutmuş çiftçiler kaldı. 3,5 milyona yakın Kamboçyalı öldürülürken ise dünya başını öte tarafa çevirdi. Ki nüfusa orantıladığınızda totalin üçte birini rahatlıkla geçiyordu. Hollywood, 1984’de Kamboçya’da yaşananlarla ilgili belgesel kıvamı bir film çektiğinde de dünya liderleri ardı ardına kınama yağdırdılar. Ne kadar üzgün, ne kadar şok içinde olduklarını anlattılar. İşte, bu filmin adıydı Ölüm Tarlası

Ve üniversite yıllarımda okuduğum bu Kamboçya beni fena etkilemişti. Amerika’da yaşadığım yıllarda da “bizim memleket haberlerini izleyeceğime, oraları takip etsem belki daha sağlam yer edinirim buradaki medyada” diye arada boş boş hayıflanırdım. Tüm bunlara karşın ise Kamboçya hep uzak kalırdı bana. Geçtiğimiz yıllarda Tayland’a gidince biraz yaklaşmıştım, ama orada da bazı terslikler olunca “belki buralara gelmem doğru değil benim” diye düşüncelere dalmıştım. Derken derken Washington yıllarımdan tanıdığım Zeyno Baran’dan bir elektronik posta aldım. Türkiye’ye döneli siyasi analiz yapmayı sonlandırıp, bir ortağı ile birlikte, Karmik Şifa adını verdiği bir işletme açmıştı Zeyno, İstanbul’da, ve Tayland ve Kamboçya’ya spiritüel bir çalışma için gidiyorlardı. Çalışmalarını bilmememe rağmen, samimi bir güler yüzle beni de dahil etti gruba ve en nihayetinde gittiğimde nasıl hissedeceğime dair kalbimde hep bir ukdesi olan yere olabilecek en korunaklı şekilde gidebildim.

Gerçi Türk Hava Yolları sağ olsun, havaalanına doğru yolda iken – üç ay önce aldığım biletimin – Ankara İstanbul bağlantı uçuşunu iptal ettiğini belirten bir mesaj attı. Bir şekilde bir zahmet bir sonraki uçuşa yer buldular; uçak doldu, kapılar kapandı, pistte yol almaya başladık, ve tam kalkış yapmak üzereyken burnu tekrar yere indirdik. Anons yok, tık yok, hosteslerde bir git gel hareket var. Meğer arka koltuklarda bir yolcu uçmaktan vaz geçtiğini söylemiş, hukuki prosedürler gereği de uçmak istemeyen yolcunun indirilmesi gerekiyormuş. Döndük kapıya, yolcunun bavulu tespit edildi, kabinde güvenlik kontrolü yapıldı derken ancak yola devam edebildik. Bangkok uçağı saatinde kalkmış olsa idi çoktan kaçmıştı – Ankara’dan İstanbul’a gidemediğim için – neyse ki o uçuşta da iki saat rötar oldu. Bu sefer de Tayland’a varışta Kamboçya uçuşumuzu kaçırdık. Velhasıl gün sonunda Siem Reap’e vardığımızda beni gülme krizi tutmuştu.

**********

Siem Reap, Kamboçya’nın turizm başkenti. Angkor Wat tapınakları, 1992’de UNESCO tarafından dünya mirasları listesine alınalı her yıl burayı milyonlarca kişi dünyanın dört bir tarafından ziyaret etmekte. Angkor ise 200 kilometre kareye oturmuş farklı farklı tapınakların olduğu bir mekan. Her kutsal kabul gören yer gibi buranın da kendine has ve dingin ve huzurlu bir atmosferi vardı. Angkor’da günü, zamanın kütüphanesinin basamaklarında karşıladık. Kütüphanede, o vakitler, yalnız kutsal kitaplar bulunduğundan burayı siyasi idarenin de iş gördüğü yerlerin dışına yapmışlar. Laikliğin ilk temel taşı gibi adeta, değil mi!…

Bu topraklar bende nasıl hissedecek; içine mi alacak itecek mi diye deli bir merak içindeyken bir baktım ki akış sadece bir gevşeme, bir mutluluk ve koca bir şükür getiriverdi. Üniversite yıllarından itibaren gelen zihinsel trafik ve THY’nın azizliği artık etkisini kaybetmişti. O andan itibaren de içime dualite kelimesi düştü.

Lotus Çiçeği

Nereye baksam gözlerimin gördüğü güzellikler karşısında adeta büyüleniyordum; lotus çiçeklerinin kocaman yaprakları dahil yüzüme tatlı bir gülümseme yaymıştı. Sabahın o kör saatinde güneşin doğuşunu izlemeye binlerce insan gelmişti ve başımı kaldırıp gördüğüm her Kamboçyalı’nın yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı. Büyük ses hiç kulağıma çalmadı… kuşların cıvıltıları hariç. Keyfim inanılmaz yerindeydi. Ama her baktığım taşın arkasında görünmeyen nice karanlık hikayeler olduğunu da biliyordum.


Ta Prohm Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

İkinci durağımız Ta Prohm tapınağı oldu. İşte burası benim için gezinin en etkileyici yerlerinden biriydi. Daha varır varmaz çıkıvermişti karşıma. Angelina Jolie’nin Lara Croft: Mezar Yağmacısı filminde set olarak kullandığı bir tapınaktı burası. Sırf bundan ötürü bir turist trafiği alıyormuş, haliyle… Beni çeken ise tapınaktan geriye kalan harabe kıvamı taşların içinden, yanından, etrafından çıkan ve kimine göre asırlık kimine göre de tapınağın ömrü kadar var olan bayon ağaçlarının kökleri, gövdesi ve heybetiydi. Köklerden başlayıp gövdeyi gözlerimle yavaşça gezinirken başımı tam göğe doğru uzatıp baktığımda sanki ölümsüzlüğün sembolü gibi geldi bu ağaçlar.


Ta Prohm Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

Dahası, aynı yaşam döngü içinde karşımıza çıkan herhangi bir kişi veya olay gibi iyi başlayıp, kötüye doğru meyleden ve sonra yeniden özüne teslim olan sonsuzluğun kudretiydi belki karşımda duran. Düşünsenize, tapınağın içinde bulunan bir taş üzerindeki Sanksritçe bir yazıt, tapınağın MS 1186’da annesinin onuruna Khmer imparatoru Jayavarman VII tarafından yapıldığını belirtiyor. Belli ki anne figürüne veya kadına büyük saygı varmış. Zira tapınağın ana imajı Prajnaparamita da bilgeliğin kişiselleşmiş halini temsil ediyor… ağacın kökleri gibi sağlamdır bilgelik; bilge insana denk geldiniz mi aynı bu ağaçtan duyduğunuz haz gibi büyülenirsiniz. Ve aynı bu ağaçlar gibi bilge insan da nadirdir. Bilgelik mertebesine erişip, sonra bildiklerini kendi çıkarına hizmet etmek için kullanan nicesi de vardır. Sonunda kendini de etrafını da yıkıp dökerler bu karakterler, öyle değil mi!


Ta Prohm Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

Bu tapınak, 2700’den fazla keşişe ev sahipliği yapmış; ve belki de yaşama dair en felsefi sohbetlerin buluşma yeri olmuş. Geriye kalan duvarlarına, başları kesilmiş heykellerine baktıkça keşke dilleri olsa da anlatsalar yıllar boyu nelere şahit olduklarını demek geliyor insanın içinden. Khmer imparatorluğunun 15. yüzyılda yıkılması ardından bu tapınak da terkedilmiş, unutulmuş. Taa ki 1860’da tekrar gün yüzüne çıkartılıncaya kadar. Rehberimizin anlattıklarını doğru anladım mı emin değilim ama doğru ise, tapınaktaki heykeller İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar hasarsız olarak günümüze gelebilmiş. Sonrasında siyasi manevralar herhalde bu ülkeye teneffüs etmeye başlayınca, bir bir kaçırılmış buradaki eserler. Kimi New York’ta, kimi Londra’da, kimi Paris’te, kimi Allah bilir nerelerde ise artık. Son yıllarda ise ülke kendini toparlamaya başladıkça, bu kaçırılan tarihi eserlerin arkasına düşülmüş ve kaçırılana oranla az bir miktar da olsa en azından onlara ait olan kimi eserleri yeniden evine getirmeye başlamışlar.


Ta Prohm Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

İnsanoğlu, güzel bulduğunu yerinde onore etmek yerine hemen sahiplenmeyi istiyor belki de. Ya da ağaç köklerinin anlattığı gibi bir gün yaşam veren, ertesi gün ölümünün nedeni olabiliyor. Ki insanoğlundan daha vahşisini yeryüzü sanki görmedi. O ağaçların kökleri, tapınağı koruyor mu, yoksa yıkılmasına mı neden olacak? Bu ağacın kökleri karşısında anlayacağınız bir de kahve verenim olaydı, ilginç bir roman çıkardı. Hele kimi taşların üzerinde mermi izlerine gözüm değdikçe, iç savaş yıllarının çirkin yüzüne denk geldikçe Irak’da geçirdiğim aylara hızla ışınlandım. O kadar çok benzerlik kurmaya başladı ki zihnim, içimdeki gazeteciyi hızla susturmaya çalıştım. Buna rağmen ise mekanın atmosferi tarifsiz bir huzur ile doluydu.

Bayon Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

Sırada Bayon tapınağı vardı. Burada da her bir yapının yüzünde illa da gülen bir Buda yüzü vardı. Rehberimiz işin ilmini çözmüş, Buda ile burun buruna fotoğraflarımız oldu. Turist olarak güzel bir AN’dı. Burada da mutlu bir hal vardı, Budaların gülümseyen suratları sanki ziyaret eden herkese sirayet etmişti, herkes bir gülümseme ve iyilik hali içindeydi. Kutsal diye kabul gören yerlerin böyle güzel dokunuşları oluyor.

Bayon Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

Ve Doi Suthep tapınağı. Efsaneye göre Buda öldüğünde küllerini nerede ebediyete uğurlayacaklarını bilememişler. Buda’nın fili diye kabul ettikleri Beyaz Filin üzerine külleri koymuşlar ve filin durduğu yerde külleri son yolculuğuna uğurlamaya karar vermişler. Fil de bugün Doi Suthep’in olduğu yerde durmuş. Burası, Budizm’in ilk tapınağı olarak da biliniyor. Söylemeye sanırım gerek yok, burada da muazzam bir mutluluk ve dinginlik hali hakim oluyor insana.

Doi Suthep Tapınağı, Siem Reap, Kamboçya

Kamboçya’da bugün yaşayıp da Kızıl Khmerlerden (Pol Pot taraftarlarının adı; Kızıl Kamboçyalı anlamına geliyor) nasibini almamış herhalde kimse yoktur. Bir nehir gezisine gittiğimizde iskelede müzik çalan üç erkek sanatçının protezleri masanın kenarında duruyordu mesela. O yıllarda, bu küçücük yere milyonlarca mayın döşenmişti. Hala da ana yolların ötesinde tek başınıza yürüyüşe kalkmayın diye turistlere uyarı yapılan yazılar var. Mesele elbette sadece mayınlar değil; vakti zamanında kimyasal silahların denek yeri diye de kullanılmıştı bu araziler ve tonlarca tonlarca bombayla sıvanmıştı. Halk, ne kadar arada sıkışmış olsa da kırsalından şehrine adım adım Pol Pot’tan memleketlerini geri alırken elbette inanılmaz bir manevi yük ile yaşamaya da mahkumdular. Ülke nüfusunun tüm kalifiye bireyleri katledilmiş, geriye kalanları tek tip bir yaşam tarzına zorla mecbur edilmiş, yerlerinden istemeyerek başka yerlere gitmek zorunda bırakılmış ve ölümün en barbar yüzüne şahitlik etmekten kaçamamışlardı. Kaç nesil gerekir bu travmaları temizlemeye kim bilir… ama bunlar bizlerin zihinlerindeki yorumlar.

Sokaktaki insanların suratlarında, şeytanla yüzleşmelerinden geriye kalan ne bir korku, ne bir hayıflanma var. Benim gözlerimin gördükleri hep tebessüm içindeydi. Ama göze değenin arkasında karanlık bir iç yüzü varsa elbette bilinemez. Ve belki de ondan bu gezinin anahtar kelimesi bende “dualite” oldu, bir görünen bir de görünmeyen bin bir yüzler geçti durdu aklımdan. Dilerim yolum tekrar Kamboçya’ya çıkar ve bu sefer sokaktaki insanla da olabildiğine konuşabilir ve yeni yerlerini keşfedebilirim. Yapabildiğim kadarı için ise kalbim bu geziyi hep mutluluk ve şükürle anımsayacak.

 

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!