KADINA KARŞI ŞİDDETİN NERESİNDEYİZ - Halimiz
EROLCAN’LA KARAKALEM
29 Kasım 2018
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ…
6 Aralık 2018

SORU ŞUDUR: KADINA KARŞI ŞİDDETLE MÜCADELE EDİYOR MUYUZ? ETMİYOR MUYUZ? EDEMİYOR MUYUZ? ETMEK İSTEMİYOR MUYUZ?

Türkiye’nin son birkaç on yıldır gündeminden düşmeyen temel gündem maddelerinden bir tanesi “Kadına Karşı Şiddet.” Özellikle son günlerde Ahmet Kural’ın Sıla’ya uyguladığı şiddet ve sonrasında Sıla’nın mahkemeye yaptığı şikâyet başvurusuyla hem bu konu yeniden gündeme geldi hem de hangi sosyo-ekonomik sınıfa dâhil olursa olsun bu toplumda her kadının şiddetle karşı karşıya kalabileceğini bizlere yeniden gösterdi.

Bir 25 Kasım’ı, Kadına Karşı Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nü daha geride bırakırken ülkemizde kadına karşı şiddet vakalarında bugün artık çok daha acı bir tablonun karşımızda olduğunu görüyoruz.

2018’in ilk 10 ayında 363 kadın, erkek şiddetiyle öldürüldü. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre son 10 yılda Türkiye’de 2634 kadın cinayeti basına yansıdı. Bu bildiklerimiz… kayıt altında olanlar…

Kadına karşı şiddete ilişkin bir diğer veri ise Toplumsal Cinsiyet Eşitliği İzleme Projesinin ortaya çıkardığı Kadınlara Yönelik Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddet verilerine her 10 kadından 1’inin yaşamının herhangi bir döneminde birlikte oldukları erkekler tarafından fiziksel ve/ya cinsel şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Şiddete maruz kalan kadınların sadece %11’inin ilgili kurumlara başvuruyor olması bir diğer çarpıcı veri. Bu araştırma, eşi veya birlikte olduğu erkeklerin fiziksel veya cinsel şiddetine maruz kalmış kadınların yüzde 44’ünün yaşadıkları şiddeti kimseye anlatamadıklarını ortaya koymuş. Bu noktada yaşadıkları şiddeti anlatan kadınların sayısının Türkiye’de anlamlı olmasa da artmaya başladığını, bunun da nedeninin kadın mücadelesi olduğunun; kadın örgütleri sayesinde ortaya konulan bilinçlendirme çalışmalarının kadına karşı şiddet mücadelesinde ciddi etkiler yarattığını söylemek gerekir.

KADIN MÜCADELESİ VE İRADESİYLE KABUL EDİLEN ve “ERKEK” SİYASETİN VE UYGULAYICILARIN, UYGULAMADIĞI YASALAR VAR!

Her sene 25 Kasım ve 8 Mart haftalarında kadına karşı şiddetle ilgili rakamlar ortaya çıkıyorken galiba bir durup memleketimizin bu konudaki yasal ahvaline tekrar tekrar bakmak lazım.

Herkesin bilmesi ve yeniden yeniden hatırlaması gereken en önemli bilgi: Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama ve kadına karşı şiddeti önleme noktasında her türlü yasal tedbiri kâğıt üzerinde almış durumda. Buradaki tek eksik: Türkiye, kadın-erkek eşitliğine dair bugün bizim “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramıyla genelleştirdiğimiz politikaları artık çok ciddi bir kurumlar arası diyalog ve dünya literatürüne göre ciddi bir “political will” siyasi irade ve içtenlikle hayata, uygulamaya geçirmek durumunda!

Yaşı nispeten daha genç insanların da bu yazıyı okuyabileceğini düşünerek bu “kağıt” üzerindeki halin tarihsel geçmişini biraz anlatalım.

Türkiye, 1995 yılında hem hükümet hem de sivil toplum olarak katıldığı Pekin Kadın Konferansı sonrasında bütün dünya ile beraber “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramına daha çok sahip çıkmak üzere politikalar geliştirmeye başladı. Kadın-erkek eşitliğini her alana yaymak isteyen kadınların sesi dünyada yaygınlaşırken Türkiye’nin avantajı ise 1980 öncesinde kadın örgütlenmesini yaşamış, deneyimlemiş kadınların tekrar sahada olması ve hatta o zaman “çoğulculuğun” daha çok kabul gördüğü zamanlarda devletin kadın konusuyla ilgili politikalarını geliştiren ekiplerinin içinde yer almalarıydı.

Türkiye, Birleşmiş Milletler’in Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) birtakım çekincelerini de koruyarak 1985’te kabul etti, 1986’da yürürlüğe soktu. Türkiye için çok büyük adımdı ancak somut uygulamaların olabileceğine dair işaretler Ocak 1998’de 4320 sayılı Ailenin Korunmasına dair Kanun ile ortaya çıkmaya başladı ve Türkiye, kadına yönelik şiddetle mücadeleyi tartışmaya, gündemine almaya başladı. 1990 sonrasında yeniden hareketlenen ve 1990’ların sonuna doğru yeniden kurulmaya başlanan kadın sivil toplum örgütlerinin başlattığı projeler, yaptıkları eylemler ve devletin ilgili kurumlarıyla olan diyalogları kadın hakları alanında birçok olumlu adım atılmasını sağladı. 2001’de Medeni Kanun çok “medeni” bir adım atılarak değiştirildi ve Türkiye’de artık kadının çalışmak için kocasından izin alma zorunluluğu kaldırıldı. Evlenince edinilen malların ortak paylaşımına dair de bir takım gelişmeler yine aynı tarihte gerçekleşti. Kadınların mücadele alanları genişledi ve zorlaştı günden güne…

Türkiye’nin bugün hala en iyi sivil toplum örgütlenmesi kadın hakları alanında yaşandı ve 2005 yılında da yine önemli adımlardan biri Türk Ceza Kanunu’ndaki değişimlerle atıldı ve o güne kadar kadın bedenine karşı işlenen ve erkek şiddeti temelli vakalar topluma karşı işlenen suçlar olarak kabul görürken 2005 sonrası artık kadın bedenine karşı işlenmiş suç olarak kabul edilmeye başlandı; yani kadın, bedeniyle bir “birey” olarak Ceza kanununa girdi… Bir diğer deyişle, Türk Ceza Kanunumuz, kadına karşı şiddet ve cinsel temelli her türlü şiddet vakalarında artık çok ciddi yaptırımlar ve cezalar getirdi.

Kadınlar konuştukça anlattıkça farkındalık arttı ve bizim ülkemizin kendini geliştiremeyen, asla toplumsal cinsiyet eşitliği çabalarının bir parçası olamayacak “erkek” toplumu, şiddetini arttırdı ancak ve lakin artık şiddetin üstü örtülünmüyor. Zira teknoloji, internet kullanımının yaygınlaşması, adeta herkesin akıllı telefon sahibi olması ve yaygın şekilde sosyal medya kullanıcısı olması dinamikleri değiştirdi. Konu, bununla da sınırlı değil. Toplumun yarısı olan kadınlar siyasetin her kademesinde eşit olarak hiçbir zaman temsil edilmediler, edilemediler ama kadınların siyasete girme oranları 2000’in ilk 10 yılı ile birlikte biraz yükselmeye, ve hatta kadınlar muhtar ve ilçe belediye başkanı ve çok çok az da olsa belediye başkanı olmaya başladılar.

Bütün bunların yanında dünyada da kadın hareketi farklı literatürlere sahip olmaya başlayıp şiddeti başka yönleriyle de anlatmaya başladığında Türkiye’de de kadınlar şiddetin sözel, ekonomik ve fiziksel boyutları gibi farklı türlerinin olduğunu anlamaya ve farklı mücadele yöntemleri geliştirmeye başladılar. 2000’li yılların başı, Türkiye’nin medeniyet projesi olan Avrupa Birliği ile diyaloglarının hızlanmaya başladığı, hak temelli çalışan sivil toplum örgütlerinin arasındaki diyalogların güçlendirilmesinin hedeflendiği projelerin geliştirilmeye başlandığı yıllardı.

Yıl 2006… Türkiye, zamanın “Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığı” nın girişimleri ile gündeme gelen ve bizzat zamanın Başbakanı tarafından imzalanan bir genelge ile kadına karşı şiddet konusunda devletin daha kararlı bir mücadele izleyeceğini duydu çünkü yerelden gelen haberler hiç iç açıcı değildi. Kadın cinayetleri giderek artmaktaydı ve sokakta, evde ve her yerde kadına karşı şiddet vakalarının artışının önüne geçilememeye başlamıştı.

Türkiye, birçok gel gitlerine rağmen üyesi olmak istediği Avrupa Birliği’nin en temel kriterlerinden biri olan ve Kopenhag kriterlerinden de biri olan “Toplumsal cinsiyet eşitliği ve demokratikleşme” konusunda üyelik müzakerelerine başladığı 2004’ten itibaren üç adım ileri iki adım geri atmıştı.

2000’in ilk on yılının sonunda Türkiye’de kadına yönelik şiddet vakaları tırmanışa geçmişken aklımızda kalan en önemli olaylardan biri de Ayşe Paşalı vakası oldu.

En ufak bir protesto gösterisinde yüzlerce binlerce polisle sokakları (!!!) koruyan devletimizin koruyamadığı bir kadın Ayşe Paşalı. Türkiye Cumhuriyeti tarihine bir utanç vesilesi olarak geçen olay şudur efendim: Ayşe Paşalı, senelerce kocasından şiddet gördü, kocası Paşalı’ya defalarca tecavüz etti. Adam “pişmanım” dedi diye serbest bırakıldı! Ardından tehditlerine devam etti, devletin polisi “kapıda duran adama ne yapalım” dedi ve tehdit altındaki kadını koruyamadı bile. Kadın defalarca mahkemeye gitti, şikayetçi oldu, kocası kendi kızlarına sürekli “annenizi öldüreceğim” dedi ve mahkeme koridorlarında da tehditlerine, hâkimlerin, savcıların gözünün önünde devam etti ve bir gün kocası Ayşe Paşalı’yı öldürdü. İşte size unutulmaması gereken, göz göre göre, bağıra bağıra gelen bir kadın cinayeti hikayesi!

Seneler içerisinde eşitliğe dair elle tutulur politikaları hayata geçiremeyen Türkiye, bu kez 2011 yılında, Avrupa Konseyi’nin Kadına Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve bunlarla mücadeleye dair sözleşmesini İstanbul’da diğer AK üyesi ülkelerin temsilcileriyle birlikte ilk imzaya açan ve bu sözleşmeye ilk imza atan ülke oldu. Bu çok büyük bir adımdı ama TBMM’deki bütün partilerin oy birliğiyle kabul edilen sözleşmeye dair sorular çok büyüktü: “Bu sözleri nasıl yerine getireceksiniz?”, “Maddi ve manevi olarak bu yükümlülükleri yerine getirmeye hazır mısınız?”

Bu sorular hem parlamento kürsüsünde hem de sokakta kadınlar tarafından gündeme getirilirken, bir yandan da Türkiye’de yerel yönetimler yasası değişiyordu ve Türkiye’nin uluslararası sözleşmelerle açmaya söz verdiği sığınma evlerinin açılabilmesi için getirilen kriterler değiştiriliyor ve nüfusu 100 binden fazla olan yerleşim yerlerine sığınma evi açma maddesi getiriliyordu. Altını çizelim, bugün hala Türkiye’de sığınma evi açmamanın yasal yaptırımı yok! Avrupa Konseyi’nin minimum standartlarına göre hesaplandığında ülke genelinde olması gereken minimum sığınma evi sayısı 399 iken Türkiye’de bu sayı bugün sadece 143. Devlet tarafından açılan ve uluslararası standartlardan bugün hala birçok anlamda uzak olan Şiddeti Önleme Merkezleri’nin sayısı bile yeterli değil!

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı 2011’de icracı bakanlık olarak, ayrı bir bakanlık olarak kuruldu ama kadın haklarını savunan sivil toplum örgütlerinin sevinemedikleri çok önemli bir detay vardı. Senelerce ne mücadelelerle adına “Kadın” eklenen Bakanlıktan, “kadın” ibaresi kaldırmak zorunda kalınmış (!) ve Bakanlığın adı “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmişti. Kadınlar yılmadılar, anlatmaya, konuşmaya devam ettiler ve hem cinslerini her alanda hep beraber var olmak içinhep cesaretlendirdiler… Bütün bunlara rağmen bugün kadın hakları ile ilgili yapılan sunumlarda da yine dile getirilen örneklerde olduğu gibi 2011 yılı ülkemizde son 7 yılda kadına karşı şiddetin en az yaşandığı yıl oldu. Nedenleri çok açıktı: İstanbul Sözleşmesi’nin kabul edilmesi ve yine bir 8 Mart tarihinde, 2012 yılında 6320 sayılı Aileyi Koruma ve Aile İçi Şiddeti Önleme yasasının TBMM’de kabul edilmesiydi.

Evet tarihi çok anlattık ama kadın hareketinin o günlerden bu yana bir çok farklı platformlarda verdiği mücadeleler sonucu elde edilen kazanımları ve erkek egemen siyasetin direnişini görelim istedim.

VE ÇÖZÜM… DEĞİŞMEMİZ GEREKİYOR!!

Zihniyet değişmeli diyoruz kadına karşı şiddetin bitmesi için… Öyle değil mi? Oysa daha birkaç gün önce 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde yayınlanan bir kamu spotu yeniden “eyvah” dememize yol açtı ve büyük ihtimalle başında “erkek” yöneticilerin olduğu PR şirketlerinden birine yaptırılan ve “yapıcı” olmaktan “çözüm odaklı” olmaktan çok, “yıkıcı” olan bir kamu spotu 25 Kasım’da televizyonlarda dönmeye başladı.

Bu kamu spotunda erkek eve geliyor, karısına bağırıyor, el kaldırmaya ramak kalmışken (neredeyse el kaldırılmasından çok daha beter izlenim veriyor o sahne) erkeğin bağırmasından evin duvarları yıkılıyor ve adam birdenbire kendini hapishane duvarları arkasında buluyor ve mesaj “Kadına Şiddet Hapiste Biter” diye son buluyor. Öncelikle erkek egemen zihniyet kendini ancak bu kadar güzel ele verebilirdi. Burada gözümüze sokulmaya çalışılan, “erkek nasıl güçlü bakın” der gibi bir görsele şahit olduk, sanki kadın-erkek ilişkisinde erkeğin fiziksel gücünün bir yeri varmışcasına.

Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığından çok uzak, hatta uluslararası sözleşmelerden bihaber savcı ve hakimler yüzünden şiddet uygulayan erkekler de dışarıda, hapiste değiller! Bu nedenle diyoruz ki “Anlayış, mantık, eğitim sistemi, toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı ve temelli olmalı.” Biz, “her alanda olduğu gibi medya alanında da etkin olan “erkek egemen” anlayışla nasıl mücadele edeceğiz yeniden ve yeniden?” sorusunu sorarken Gülse Birsel, kadınlara tercüman oldu ve Jet Sosyete dizisinde “Hiçbir zaman eğilmeyen, düşmeyen kadınlara sizi tek tek alıştıracağız” diyerek erkek şiddetine en güçlüsünden yanıt vermiş oldu.

Ve İstanbul, Taksim’de, bu günde kadına karşı şiddeti kınamak ve varlıklarını göstermek için toplanan kadınlara karşı polisin sert müdahalesi ise içimizi ayrı bir acıttı.

 

Türkiye sözel kültüre dayalı, günde ortalama en az 4 saat televizyon seyredilen, kitap okunmayan, tiyatroya çok az gidilen bir ülke. Dolayısıyla televizyon, evlerin içini çok etkileyen ve bu nedenle de verilen mesajlara çok dikkat edilmesi gereken bir iletişim aracı. Çok daha önemlisi ise okullarda karışık eğitim hakkımızın baki kalması. O klasik, “ayrımcılıkla” her alanda ezilen kadın imajı, o yere batsın töre adetleri, görenekleri ile kadını bir tek cinselliğine indirgeyen prototiple, ders kitaplarında küçük yaşında annesine yardım eden kız çocuğu fotoğrafları ile bugün hala toplumun genelinde kadın-erkek ilişkisini sağlıklı bir dengeye oturtmayı başaramamış haldeyiz. Sonuçta da bu yılın ilk 10 ayında 383 kadınımızın öldürüldüğüne yanıyoruz ki bilmediğimiz, duymadığımız, dillendirilmeyen daha ne çok örnekler vardır. Bu tabloya bakıp, deneyimimizden gerçekte durumun vahametini sergileyecek rakamları paylaşmaya ise dilimiz varmıyor.

Bugüne geldiğimizde ise “karar alıcılara” dair fikrimi ben paylaşmasam da 25 Kasım’da sokaklarda olan kadınların tepkilerinden okunan mesajlardan bir fikir oluşturmak mümkün olmalı.

“SEN GÜÇLÜ KADINSIN VE MÜCADELEN HER ALANDA DAYANIŞMAYLA SÜRMELİ VE SEN HAYATIN HER ALANINDA DAYANIŞMANIN BİR PARÇASI OLMALISIN!”

Kadınların mottosu “Dünya, kadınların dayanışmasıyla güçlü ve güzel olmalı.”

Güçlü kadınların ve onlara partner olabilen erdemli erkeklerin yetiştirdiği eşitlikçi genç nesiller, toplumun her katmanında, her nefesin olduğu yerde, her sohbette, her iş sektöründe, her sivil toplum örgütünde, medeni bir toplumun inşasının en sağlam mayasıdır. Bu kadın mücadelesi de bu anlamıyla, bu toplumun aydınlanma mücadelesidir; medeniyet sınavıdır.

Erkek egemen siyasi ve idari yapı, bugün bizleri böyle bir toplumsal yapılanmadan adeta muaf tutmakta. Haliyle kadın dayanışmasının da önemi böyle günlerde daha belirginleşiyor. Kadınların dayanışınca çok güzel olduklarına inanan, akıl ve bilimle eşitliğini savunan bir kadın olarak, Türkiye’nin bugününde ve yarınında ki kadınlarına inanıyorum. Eşitliğe inanan kadınlar ve bilinçli erkeklerle beraber, birlikte geleceğe koşacağız. Bu ülkede eşitlik mücadelemiz her alanda sürecek çünkü kadınlar vardır, biz varız ve her yerdeyiz.

 

mm

Ürün Güner

Ayşe Ürün Güner, 1978 doğumlu bir İzmirlidir. Önce Tevfik Fikret Lisesi'nden, sonra Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Kadın hareketi içinde büyüyen Güner, 1996'da Türkiye'nin önemli kadın örgütlerinden Uçan Süpürge'nin kurucularından biri oldu. Uzun yıllar yurtiçi ve yurtdışında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çalışmalar yaptı. Birlemiş Milletler'de ve Avrupa Birliği kurumlarında da kadın hakları, insan hakları ve demokratikleşme üzerine çok sayıda eğitim aldı.Kadın hakları konusunda Türkiye genelinde çok sayıda Avrupa Birliği projesi yürüttü. Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın "Geleceğin Liderleri"nden biri olarak seçtiği Güner, yine Fransa hükümeti tarafından yasama, lobicilik ve sivil toplum üzerine burslara gönderildi. ABD'nin önde gelen düşünce kuruluşlarından German Marshall Fonu'nun "Marshall Anma Bursu" programı kapsamında Türkiye'den seçilen az sayıdaki bursiyerlerinden biri oldu. Son olarak da Washington D.C.'de Hillary Clinton tarafından kurulan ve kadın hakları alanında çalışan Vital Voices Global Partnership adındaki sivil toplum örgütünde Avrupa ve Avrasya masasının uzmanlarından biri olarak kısa süreli görev aldı. Ürün Güner, son altı yıldır uzmanlık alanlarında siyasi danışmanlık yapmakta ve kadın hakları alanındaki çalışmalarına da devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!