KADINA DAİR - Halimiz
HAYVAN SEVGİSİ ÜZERİNE…
18 Nisan 2019
ANKARA’DA SANAT VAR… ÖYLE GÜZEL Kİ…
18 Nisan 2019

TOPLUMSAL CİNSİYET ROLLERİ

“Kadın pembeyi almıştır çünkü pembe, evdir. Eve hapsolan kadın pembe hayaller kurmaya mahkûmdur. Erkek maviyi almıştır. Mavi, gökyüzüdür, dışarısıdır, yaşamdır” diyor  “Çin İşi Japon İşi” kitabında Tayfun Atay.

Toplumsal cinsiyet rolleri, ‘sapan’ nın icadıyla  fiziksel gücü ön plana çıkarırken,  evin dışından sağlanması gereken yaşam ihtiyaçlarının sorumluluğunu erkeğe vermiş.  Doğurganlığının içgüdüsel ve duygusal zenginliğiyle kadına daha çok ev çevresinde bir yaşam öngörmüş.  Günümüze kadar gelinen süreçte kadınlık ve erkeklik rollerinin oluşumunda  fiziksel durumun oldukça yüksek payı bulunuyor. Büyüdüğünde nasıl bir yaşam süreceği daha çocukken oynanan oyunlarla, aile içindeki iş bölümüyle şekilleniyor. Değişen parametrelerle yaşam şartları gereği rollerde değişiklik yapmak gerektiğinde ya da esnemek gerektiğinde önyargıları yıkmak ise atomu parçalamaktan daha da zor olabiliyor.

Kadının  maddi şartlarının yaşamsal pratiği günümüzde ev dışında da varmış gibi görünse de aslında çok uzağında ve genellikle “olamayan” bir hayal olarak şekil alıyor. Yüzyıllar boyunca ev dışında varlığını mecburiyet halinde veya cesaret gerektiğinde gösterebilmiş. Kuvvetli yönünü, yeteneğini geliştirmek istediğinde ise ortam bulma şansı oldukça düşük veya onaylanmama riski taşımış. Ulaşmak istediği idealleri için emek harcayan kadının arkasında duran olmadığı gibi önü de genellikle tıkanmış. Hayatı kurgulanırken istediği gibi değil de rolünü oynamak üzere beynine kodlanan dayatmalara katlanamayanlar, bu gezegene yanlışlıkla geldiklerini düşünerek  arzularını bastırmak zorunda kalmışlar. Hedeflerinin imkan ve değer görmemesinin ezikliğinde  makul olabilmenin yollarını aramışlar.

TOPLUMSAL ALGIDA KADIN

Değer gördüğü, önemsendiği ortamda beslenen özgüveniyle kendini bulabilen kadın gelişebiliyor. Beyninin sağ ve sol lobunu kullanabildiği için, çok yönlü bakış açılarıyla erkeğine görünmeyen  destek, katalizör, sinerji kaynağı da olabiliyor. Bu konuda birçok örnek verilebilir. Ülkemizde de yaygın kullanılan ‘her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır’ özdeyişi boşuna değildir.

Kadın dediğimizde aklımıza ilk gelen kimlik anneliktir. Bu kutsal kimliğin sorumluluğunu almak isteyen kadınlar gibi almak istememe özgürlüğünün olabilmesi mümkündür. Bunun pek çok sebebi olabileceği gibi tıbbi nedenleri de olabilir. Peki  neden kadın=anne diye sorarsak, anneliğin küçük yaştan itibaren öğretilen olduğunu  görürüz. Anne olmayan, olamayana yarım kadın diretmesi yapılıp eksik görülmesi de bundandır. Çocukken kız çocuklarına bebekler alınır. Devlet ve ahlȃksal söylemlerde de hep kutsiyet atfedilir anneliğe, kesinlikle hemfikirim fakat  bu kimlik öyle bir yapıştırılır ki  varlıksal olarak  sadece “anne” olarak anılır. Öyle ki kadına yönelik olumsuz bir durumda bile söylem “sizin de ananız bacınız var” şeklinde dile getirilir. Buradaki durum, kadın kimliğinin toplumda neredeyse kaybedildiğine ve kadının söylemsel pratikte “anne ya da bacı” olarak konumlandırıldığına da gösterge olur.

Toplumsal algıda kadını kurumsal olarak kapatmanın, ev çevresine hapsetmenin bir diğer yolu da evliliktir. Belli bir yaşa gelen kadının evlenmemiş olması genel ahlȃk tarafından hoş karşılanmaz. Aile ve okul kurumu gözetiminde, cinsiyet rollerinin ona kodladığı rollerle biçimlenen kadın bu sefer bir kurum devam ettiricisi olarak evlenmeye itilir. Ayrıca ulus devlet süreçlerinde kadın, ulusu devam ettirici bir imge olarak var olabilmiştir. Ulus devletinin kadın imgesi iffetli, namuslu, itaatkȃr, “kızlık” ve analık ödevlerine bağlı durumudur.

KADINI “TANIMAYA YATMAK”

Edebiyatın usta kalemi Adalet Ağaoğlu’nun  ‘Ölmeye Yatmak’  romanı bu konuda kült bir kitap. Kitabın ana karakteri Aysel’in bir otelin on altıncı katında, perdeleri sımsıkı kapatılmış, ışıkların tamamını söndürüp odasında çırılçıplak soyunarak ölmek için yatağa girişiyle başlar. Bu noktadan sonra geriye dönüşlerle, hayata derinden küsmekle, ona delicesine tutunmak arasında gidip gelen kuvvetli sarkaçta Aysel’in teslimiyetleri ve ölmeye yatıran süreç anlatılır.

Ölmeye değil ama Türkiyeli kadını düşünmeye yatmak için mükemmel bir romandır. Üstelik , “Ah bir an, kısacık bir an ne kadar da uzun olabiliyormuş” dedirtiyor.

Romandaki erkeklerin bir kısmı devlet liselerinde diğer kısmı İstanbul’da Fransız mekteplerinde eğitim alsa da birbirinden çok da fark göstermiyorlar. Bir kaçı modernleşme yanlısı ailelerden, diğerleri muhafazakar ailelerden geliyor ama kadını bedeni üzerinden anlamlandırıp, sınırlandırırarak  kadının kendi olma talebini fazla görebiliyorlar.

Özgüveninden utanması gerektiğini diretebiliyorlar. Aysel, kişi olmak talebini kocasına açtığında, “Toplumculuğun en ileri aşaması, insanı bir kişi yapmaktır” dediğinde Ömer,  “Bunu söylemek için henüz çok erken” diyerek cevaplıyor.  Bir cumhuriyet kadınının hem toplumla hem de erkek toplumuyla, modernliği içselleştiremeyen cumhuriyetle ve eleştirdiği o toplumdan kendine geçen, içselleştirdiği muhafazakar değerlerle hesaplaşmasıdır   “Ölmeye Yatmak” .

Aysel, kasaba ilkokulunun son derece eğreti, son derece özenti, insanı gülsün mü ağlasın mı kararsız bırakan müsameresinde kelebek kılığına giren, özgürlük talebiyle aldığı aile terbiyesi çelişen, genç cumhuriyetin utangaç ama heyecanlı, cesur bir kızıdır. Babasının karşı çıkmalarına rağmen ortaokula gidebilmek için kendini dereye atmaya kalkışan Aysel’in  korkuları, özlemleri, serüvenleri yazılmıştır. Bedenine dikilen gözlere rağmen ‘kadın olmadan önce insan’ olduğunu ispatlama çabası anlatılır. Ne yaparsa yapsın, her zaman unutmaya çalıştığı kadınlık ona ayak bağı olur.Öğretmeninin diretmesiyle Ankara’da ortaokula devam ederken, kasabaya geldikçe babası Salih’in zoruyla başını örtmeye başlar.

MODERNLEŞMEDE KADIN

“Ölmeye Yatmak”, Türkiye’nin unuttuğu soruyu hatırlatır aslında: Kadın modernleşmeden toplum modernleşebilir mi?

Hep ötelenen bir sorudur bu. Ağaoğlu’nun romanından onca yıl sonra hala güncelliğini koruyor. Ve diğer sorular: Kadın bilinçlenmeden toplum bilinçlenebilir mi, kadın özgürleşmeden toplum özgürleşebilir mi?

Adalet Ağaoğlu bir kuşağın hikayesini anlatan metnini, mektuplarla, güncelerle diri tutuyor. Aysel kendi hayatım diye üstüne giydiği elbisenin gerçekten kendi arzuladığı elbise olup olmadığını sorguluyor.

Doğu-Batı meselesinin tartışılmadan bastırılmış, son yıllarda örtünmek, türban, laiklik sorunsallarıyla çıplak bir şekilde ele alınması giderek kaçınılmaz hale gelen boyutudur kadınlık halleri, kadın kimliği, kadın özgürleşmesi.

NEDİR KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ?

Hamilesi, çalışanı, genç kızı… Erkeklerin kadınları soyan, aç bakışlarından kurtulmak mı? Habire önümüze çıkan “Bir kadın olarak nasıl böyle konuşursun?” cümlesinden kurtulmak mı, erkeklerin artık kadınlarla empati kurmaya başlaması, kadını kendini tatmin edecek bir makine olarak görmekten vazgeçmesi mi?

Gazetelerdeki kadına yönelik şiddeti kanıksamadığımız, bu şiddeti hayatımızdan çıkarmak için adımlar attığımız an mı? Kadını baş tacımız değil, meclisin tacı, sokağın tacı, toplumun tacı yapmaya başlamak mı? Edebiyatımızdaki, şiirimizdeki erkek dilinin, dişil hikayelerle, kadın bakış açısıyla zenginleştirilmesi ve bu dille bu hikayelerin ötekilerle eşdeğer tutulacağı gün müdür kadının özgürleşeceği gün.

Kadını hesaba katmadan yapılan her devrimin eksik devrim olduğunu, eksik modernleşme olduğunun anlaşılması mıdır?

Daha doğrusu kafalardaki kadın modeli çıkarılmadan, yukarıdan inme modernleşmenin modernleşme olmayacağını ve geriye gidişlerin kaçınılmaz olacağının kavranmasıdır.

Kızların büyüdüğü, okula gittiği, meslekler edindiği, evlenirken bakirelik sembolü kırmızı kuşaklar kuşandığı, sonra kadınlık derdi kuşandığı, mesleği ne olursa olsun tek başına  hem evine hem işine  koşturma mücadelesi vardır. Aysel, tehlikeyi atlatıp evde kalmak zorunda olmayanlardan, okuyabilenlerdendir.  Diğerleri ise bizim annelerimiz, komşularımız, akrabalarımızdır.

  ULUS DEVLETTE KADIN

Rubina Saigol ulus devlet içinde kadının hep vatanla özdeşleştirildiğinden bahseder, ulus devlet için vatan topraktır. Toprak, tarih içinde efsanevi bir şekilde ‘ana’dır. Ancak bu süreçte kadın hiçbir zaman bu kutsal analığa erişememiştir tam tersine onun bir millete aidiyeti genel olarak bir erkekle evliliğine bağlı olmuştur. Ayrıca vatanla kadının bir diğer ortak noktası daha vardır, o da namustur. Militarist anlayışta hem topraklarının altı ve üstüyle vatan, hem de erkeğin sahip olduğu “şey” olarak kadın namustur.

Bu nedenle kadının aile kurumuna hapsedilmesinin altında yatan sadece “huzurlu sıcak bir yuva” değildir. Daha çok devletin ve onun kurumsal varlığının devam ettirilmesidir.

EDEBİYAT ve SANATIN İÇİNDE KADIN

Bahsettiğimiz bu durum edebiyat, sinema ve sanatsal dünyanın başka alanlarına da yansır. Sanatçı bakışı ile irdelenen cinsiyet farkı görünenin dışında görünmeyen bilinçaltını dışavurur.

Sanatın  bunun için var olduğunu düşünenlerdenim. Gerçek sanat anlatır, anlattırır  derinde yatanı.  Yaşamı, herkesi, herşeyi  daha iyi tanımayı öğretir.  Bazen bu zorunlulukların derinleştirmesidir.Kendini geliştirebilmiş eğitimli kişinin süzgeçinde yukarıda kalanlar,  yaşamağırlığını gösterir. Bütün yasaklara rağmen sanat var oldukça aydınlanma başlayacak, karanlığa her zaman ışık taşınacaktır inancındayım. Çünkü sanatçı ya da yazar o ışıkla kendi yüzünü aydınlatmaya çalışmaz. Karanlıktaki insanı farkederek ona ışık taşıyandır gerçek sanatçı.

Edebiyat da bütün sanat dalları gibi, hayatın tek başına yetmezliğinin itirafı bana göre. Şiirin de binlerce yıldır varlığını sürdüren en güzel söz söyleme sanatı olduğu yadsınamaz. 
Kadın şairlerin şiir özgünlüğü üzerine ise söyleyecek laf bulamıyorum çoğu zaman. Yenileştirici, geliştirici, şiirsel yoğunluğuyla güçlendirici, hafızayı koruyucu ve dillendirici öğeleri görmezden gelinmemeli.

SANATINDA ADI GİZLENEN KADIN

Sanatı isyanıyla buluşturan  binlerce  kadın sanatçı arasından  sadece bir  örnek vermek istiyorum.  Artemisia Gentileschi, çoğumuzun adını hiç duymadığı 17. yüzyılda yaşamış İtalyan bir barok ressamıdır. Kadının her alanda yok sayıldığı, eve kapatıldığı, erkeğe muhtaç kaldığı bir çağda yaşayan Artemisia, kilise ve ataerkinin saldırılarına sanatıyla direnebilmiş öncülerdendir. Bugüne ulaşan 34  tablosu vardır. Ancak sanat tarihinde  babasının adıyla anılarak taşınmış günümüze. Tablolarında, döneminin erkek sanatçılarının aksine, kadını ruhsuz, anlamsız bakışlı ve en ciddi sahnelerde bile erotik çağrışımlarla işleyen kompozisyonlarda değil; tam tersi  olduğu gibi güçlü ve kararlı duruşuyla resmeder.  Kadınların yok sayılmasına, her türlü kısıtlamaya, toplumsal baskıya, tecavüze, dinin baskısına ve ataerkile karşı direniş göstermeye çalışmıştır.  Kendi yaşadıklarının öfkesinde bu direnişi  sanatıyla buluşturarak  tuvaline akıtmış.

Artemisia’nın hikayesi, babasının ona resim eğitimi vermesi için bulduğu ressam Agostino Tassi’nin ona tecavüz etmesiyle başlar. Soylu bir adam olan Tassi,  kilise mahkemesince aklanır ve üstüne üstlük  mahkeme Artemisia’yı iffetsizlik suçlamasıyla neticelenir ve olayın üstü örtülür. Fakat Artemisia yaşadıklarını unutmaya ve unuturulmasına hiç niyetli davranmıyor. Sanatla ilgilenen kadınların, kocalarının ya da babalarının adıyla resimlerini imzaladığı bir çağda; Artemisia sanatını silaha dönüştürerek içini tuallerine kusuyor.

FELSEFEYE DAİR FİLOZOF KADIN

“Şiir merak etmekten çıkar, bilmekten değil” sözüyle Lucille Clifton’daki bilgelik; “Firardadır hep gerçek şiirler” Emily Dickinson’ın sözündeki bilinç-dışı farkındalık; “Ben bir kadınım ve şiirlerim kadındır” Diane Di Prima’nın sözündeki cesareti görmemek olanaksızdır.

19. yüzyılın sonlarında tanınmış Rosa Mayreder
  “Kadınların ne olduğu ancak onların ne olmaları gerektiği önceden belirlenmezse bilinebilir” görüşüyle  toplum bakış açısını ortaya koymuş ilk kadın filozoflardandır.

Yine sesi duyulan; Mary Wollsonecraft
  ilk kez İngiltere’de kadınların toplumsal hakları üzerine bir kitap yayınlayarak feminizmin temellerini atıyor.

MaryAstell
 “Eğer Tanrı kadının anlayış yeteneğini kullanmasını istemeseydi, ona bunu vermezdi; çünkü o hiçbir şeyi boş yere yapmaz” diyor.

Olympe de Gouges
  “Kadının idam sehpasına çıkma hakkı var; aynı şekilde bir konuşma kürsüsüne çıkma hakkı da verilmeli ona…” söylemini gündeme getiriyor.

Bunlar gibi birçok söylem dışında Almanya’da felsefe tarihinin, mistik kadın Hildegard von Singen ile başladığını hiç bir ansiklopedi yazmaz. Felsefe tarihinde “unutulmuş” başarıların ve yanlış yükselmelerin listesi oldukça fazladır. Mesela, daha önce bahsedilen Teresa Von Avila’nın  Montaigne’den çok önce ilk felsefi-yazınsal denemeleri yazdığı hep “unutulur”.

Rönesans felsefe tarihi bakımından hiçbir yeni sistemin ortaya çıkmadığı bir geçiş dönemi sayılıyor. Antik çağın düşünce dağarcığının yeniden doğuşu bu çağın kadın düşmanı düşüncelerinin de Rönesans’ı olmuş.

Rönesans döneminde kadın filozoflar gerçek anlamda eşitlik için mücadele etmişler ve öncü çalışmalara imza atmışlardır.
 Isotta Nogarola
 “Havva ile Adem’in Günahının Eşitliği ya da Eşitsizliği Hakkında Diyalog”
 ile,  Tullia D’aragona  ise 
“Aşkın Sonsuzluğu Üzerine Diyalog” eserinde platonik diyalogun yeniden keşfini  ortaya koymuşlar. 
Teresa von Avila “Vida’’ adlı eseri pek bilinmesede   Montaigne’den önce ama onun keşfettiği düşünülen ‘deneme’ formunun ilk örneği vermiş.

Felsefe tarihi boyunca çoğu erkek düşünürler kadınları hep sınırlayıcı, hatta aşağılayıcı sözcüklerle alan dışı bırakmaya çalışmışlardır. Erkek filozoflara göre düşünce erkeklerle, duygu ise kadınlarla özdeşleşmiştir hep.

Aspasia’ya karşı Antik yazarların iftiraları  tanrıtanımazlık, Isolta Nogarola’ya yapılan ensest karalaması, diğer  kadın düşünürlere “bilimsel leydiler”, “mavi çoraplılar”, “erkek kadınlar” olarak adlandırılarak  düşünen ve düşündüğünü belli eden kadınlar küçümsenmiştir.

“Acayip” olarak görülen, “zeki fakat kısır”, “soğuk”, “hetare (fahişe)”, “femmes fatale (felaket kadınları)” yakıştırmalarına maruz kalan filozof kadınların çoğunluğunun  tam aksine  bilinçli bir namus düşkünü olmaları ise tam bir ironidir.  Çünkü çoğunluğunun “erkeksiz” hayatı seçip yalnız yaşadıkları görülmüştür.

ÇAĞLAR BOYU KADIN

Erkek egemen toplumlarda varlık mücadelesi veren kadınlar, şiirde, romanda, sanatın dallarında da aynı mücadeleyi vermek zorunda kalmışlar çağlar boyu.

Daha gerilere giderek baktığımızda Antikçağ’da kadınların felsefe okulları açtıklarını ve zamanın ünlü filozoflarına dersler verdiklerini görürüz. Sokrates’in de  hocası, İskenderiyeli HYPATİA, Antikçağ’ın sonlarının en etkili bilgini, ‘özgürlüğü savunan’ ilk kadındır. Tarihte bilinen ilk kadın matematikçidir.  Beyin rekabetinin ya da üstünlük savaşının kana susamışlık derecesine varışında kadın düşmanlığının ilk kanlı kurbanı olarak bilinir.

Ortaçağ, kadınlara çok büyük baskıların yapıldığı bir çağ olarak geçiyor. 
Neredeyse tüm toplumsal yapıya kilise egemen ve bilimle, felsefeyle uğraşan kadınlar cadı olarak anılmış. Ardından ‘cadı avı’ na çıkılarak  düşünen, akıl yürüten birçok kadın katledilmiştir. Kadınlara  kendiçağlarının kültürel hayatına etkin şekilde katılma olanağı verilmemiştir.

İtalyan Rönesans’ı süresince yani antikçağ kültür geleneğinin “yeniden doğuşu” ile, 14. ve 15. yüzyılda yeni bir kadın tipi “Virago”,  kültürlü  özgüveni yükselebilmiş “erkek kadın” tipi ortaya çıkmaya başlıyor. Kendinden emin varlığını yaşamak isteyen kadına erkeğe özgü duyu ve eğilimler yakıştırılmaya başlanıyor.

Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönemde ise,  kadınlar hala eskisi gibi mal edinme, özgürlük ya da düşüncesini serbestçe söylemek hakkından yoksun kalıyor. Birkaç erkek kuramcı gibi  Jean De Condorcet kadına da eşit haklara sahip olma olanağı verilmedikçe devrimin amacına ulaşmayacağını ileri sürse de gerekli ciddi adım atılmıyor. Sadece farkındalık başlıyor.

Sadece aile içindeki  eğitim ve öğrenimin  önemini yadsımayan  medeni insan niteliklerinin karşılıklı sevgi, saygı ve anlayışla yüceleceğini düşünen aydınlar, çekirdek ailelerinde kadına  değer veriyor. Fransız devriminin ideali olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları çok da geniş kapsamlı olamayınca kadınların yine ocak başında kalmaları hayalkırıklığı yaratmış.Onlar erkeklere hizmet etmeli, annelik rolüne yoğunlaşmalılar anlayışı  devam etmiş.

Yeni çağ’ın baslangıcına kadar evli ve çocuklu, yani anne olan bir kadının bilimsel çalışma yapması hemen hemen düşünülemeyen “akıl almaz bir beceri” olmuştur. Teknolojinin artmasıyla evişlerinin kolaylaşması arta kalan zamanın artması becerileri, yetenekleri değerlendirebilmek için imkan sağlamıştır.

Dünya genelinde  bazı bölgelerde var olma savaşı hala devam etse de!  hem evinin hem de anneliğinin sorumluluklarına devam ederken  profesyonel olarak iş hayatında yer bulan,  ev bütçesine katılan kadınların sayısı artmıştır. Eşlerin birbirine yük olmadan, maddiyatı, ev işini paylaşarak  hayatı  kolaylaştırmasıyla medeni  ülkelerde  kullanılan  ‘Her başarılı kadının arkasında da bir erkek vardır,’ sözü;  ‘Başarılı insan, desteği kuvvetli olandır,’ anlayışına dönüşmüştür. Böylece fiziksel kuvvet isteyen işlerde erkek ön planda, duygusal kuvvet isteyen konularda kadının ileride olduğu eşit düzen yerleşmeye başlamıştır. Daha çok medeniyetin arttığı ülkelerde yönetim kadrolarında ve siyasette aktif olan kadınların sayısının artmasıyla her alanda eşitlik bilinçli bireylerde kanıksanmıştır. Bu sorumluluk paylaşımı bazı bölgelerde maalesef pek yaygın değildir. Bu düzenin kötü niyetten daha çok bilinçsizlik ve toplumsal etkileşim ile alakalı olduğu düşünen azınlıktaki  “temiz kalplilerdenim”.

Öykü, roman veya makale yazmaya oldum olası özenmişimdir. Yetenekli olduğumu iddia etmesem de emeği önemseyerek  çaba sarfettiğimi itiraf edebilirim. Güzel yazabilmenin yolu çok okumaktan geçer diyor uzmanlar. Kesinlikle  okumayı  severim  ama yazarken kendimden geçerim.  Sanki denizde yüzerken bir sonraki kulacı nasıl atacağını  düşünmemek gibi arka arkaya gelir kelimeler aklıma, kendi meditasyonumu yazarken yaşarım.

Hikaye yazmak ham insanların işi değildir demiş bir yazar, katılıyorum.  Olgunlaşma  kalemi hızlandırır diye devam etmiş.  Yaşla gelen olgunlaşma değil, bahsedilen.  Kendini geliştirip  anlayış ile derini görüp tartıp süzebiliyor, dengeyi öğreniyor, geniş bakabiliyorsun.

Günümüz şartları malzeme bolluğunda yazı için konu düşünürken özellikle hem cinsiyetlerimin ispatlamak zorunda olduğu beyin gücünü, beslenirse, gelişecek yeteneğini, ön plana taşımak istedim.

 

mm

Güzin Tarhan

1968 Bandırma doğumlu Güzin Kutlu Tarhan, Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler İşletme Fakültesi’ni bitirdi. Evli ve bir çocuk annesi Tarhan 2009 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi İletişim Sanatları yüksek lisansını tamamladı. Farklı ülke ve kültürlerini araştırarak incelemek, tanımak, kültürel çözümleme hobisi oldu. Gezilerinde tarih, eğitim ve sanat kurumlarında incelemelerde bulunmaktadır. Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknoloji Dergi ekinde yazıları yayınlanmıştır. Herkese Bilim Teknoloji Dergisinde yazıları yayınlanmaya devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!