İDLİB, TÜRKİYE'NİN 82İNCİ VİLAYETİ Mİ? - Halimiz
İDLİB, TÜRKİYE'NİN 82İNCİ VİLAYETİ Mİ? 2
“YALNIZ DEĞİLSİN!”
6 Şubat 2020
İDLİB, TÜRKİYE'NİN 82İNCİ VİLAYETİ Mİ? 3
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
13 Şubat 2020
İDLİB, TÜRKİYE'NİN 82İNCİ VİLAYETİ Mİ? 4

Erdoğan iktidarı, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenlik haklarına saygılı mı, değil mi?

Beşar Esad yönetiminin gitmesi, Suriye’de kanın durmasından daha mı öncelikli?

Birleşmiş Milletler (BM)’in aynı Trablus’daki Ulusal Mutabakat Hükümetini ve lideri Feyyaz el-Sarraj’ı Libya’nın resmi temsilcisi olarak tanıdığı gibi Suriye rejimini ve dolayısı ile de Beşar Esad’ı bu ülkenin halihazırda tek resmi siyasi temsilcisi olarak tanıdığının farkında mıyız, değil miyiz?

Libya ve Suriye özellerinde, dış politikadaki aldığımız pozisyonlara dair argümanlarımızın birbiri ile çeliştiğini görebiliyor muyuz? Eğer BM’in tanıdığı bir hükümetle işbirliği yapmak milli çıkarlarımızı korumak için attığımız adımlarda uluslar arası kamuoyuna karşı sergilediğimiz duruşumuzda önemli ise bir diğerinde aynı duruşu sergilememenin izahını nasıl yapmayı öngörüyoruz? Esad’ın eli kanlı ama Sarraj’ınkinde yok mu sanıyoruz?

Soçi ve Astana mutabakatlarında, İdlib’in, Türkiye’nin 82inci vilayeti olarak kabul edildiğini mi düşünüyoruz? Buradaki Türk gözlem kulelerini geri çekmek yerine, toprağın sahibi rejim güçlerine karşı silahlı mücadeleyi göze almanın amacı nedir? Bu mutabakatlar en nihayetinde Suriye’de barışı sağlamayı hedefliyorsa ve bu mutabakatlardaki diğer partnerler Rusya ve İran, Esad rejiminin gitmesini veya kalmasını öncelikli bir sorun olarak görmüyorlarsa, Ankara acaba mutabakatın temel hedefini anlamamış olabilir mi?

Soçi’de varılan mutabakatta, Türkiye’nin, İdlib’i, ağır silahlardan ve Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi radikal terör örgütlerinden arındırma görevini üstlendiğini ve bunu yerine getirmediğini ve bundan ötürü Rusya’nın defalarca rahatsızlığını ifade ettiğini neden görmezden gelmemiz gerekiyor? Soçi ile sınırımıza doğru gelebilecek yeni bir göç akınını önlediğimiz için başarılı olduğumuzu argüman edenler, bugün aynı tehditle karşı karşıya olmamızın nedenini nasıl izah ediyorlar?

Rusya ile Suriye’de sürdürdüğümüz işbirliği, İdlib’e gönderilen 200 araçlı konvoyun sınırı geçmesinin kısa bir süre sonrasında Suriye rejim güçleri tarafından askerlerimizi hedef alması ve 8 askerimizin hayatını kaybetmesi ile bir anda düşmanlık ilişkisine mi dönüştü? Suriye politikamızda, Rusya’yla olan işbirliğinde hiç böyle bir olasılık düşünülmeden mi hareket edildi ve NATO’daki yerimiz dahil F-35 projesinden dışlanmayı da göze alarak bu ülkeden S-400 füzelerini aldık? Rusya, yapmaması gereken neyi yaptı sanıyoruz? Ya da şöyle soralım, Rusya, Suriye’de, Şam rejimini yoksa Türkiye’nin Suriye topraklarında varlığını korumak ve genişletmek için mi bulunuyor?

Suriyeli kaynaklar, Guardian gibi yabancı medyaya yaptıkları açıklamalarda Türkiye’nin, ülkelerindeki muhalif savaşçıların bir kısmını Libya’ya Türkiye üzerinden gönderdiğini iddia ediyorlar. Ankara, bu iddiayı kesin dille reddediyor. Doğruyu yanlışı kim biliyorsa biliyordur ama Erdoğan iktidarının, uluslararası kamuoyuna verdiği imaj sanki bu radikal güçlerin hamisi gibi olmaya başladı ve bunun da memleketin siyasi ağırlığından çok şey eksilttiğini söylemek yanlış olmaz. Ki bölgede herkes vekalet savaşları ile ortalığı daha da beter kan gölüne çevirme meraklısı gibi çalışırken, Türkiye de bu kaosu – sonuç her ne olursa olsun – besleme taraftarı mı?

Gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ve gerekse Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’nun bu hafta boyunca yaptıkları açıklamalarda Suriye politikalarına dair hiçbir hata yaptıklarına inanmadıkları dikkat çekiyor. Ama Beşar Esad’ın halkı tarafından sevildiğini ileri sürerek hiçbir Türk liderinin daha önceleri yapmayacağı kadar yakın ilişki kuran Erdoğan’ın, sonradan Davutoğlu’nun yönlendirmesi ile ve/ya sadece kendi inisiyatifiyle bu kişinin ölümüne karar vermesi arasında gidip gelen sarkaçın neden hareket ettiğini gerçekten biliyor muyuz?

Mesela, Davutoğlu’nun, Ağustos 2011’de Şam’da, Beşar Esad’la altı saati aşkın yaptığı görüşmede Müslüman Kardeşlerden dört kişiye hükümette üst düzeyde yer vermesini istemesi a) Mart 2011’de başlayan çatışmaları sonlandırmak için nasıl bir fayda sağlamayı hedefliyordu? b) Bu, yabancı bir ülkenin iç işlerine doğrudan müdahale değil midir? Birileri de gelse ve bizim hükümette kimlerin yer alacağına dair isimler verse, yetkililer ve halk nasıl tepki verir? Dahası, Türkiye’nin, Suriye sınırını yabancı savaşçıların istismar etmesine göz yumması hata değil midir? Bu göz yumma, Esad rejiminin devrilmesini hızlandırmak için ve dolayısı ile de egemen bir ülkenin rejimini devirmek için güdülen siyaset hata değil midir? Sınırın istismarına göz yumulmamış olsaydı, Suriye’de işler bu kadar çığrından çıkar mıydı sanıyorsunuz? Sınırın, ülkelerin güvenliği için anlamını gerçekten biliyor muyuz? Esad ölsün diye elden geleni yaparken memleketteki Suriyeli sayısının 4 milyonu aştığının ve bir milyona yakın yeni bir göç akının kapıda olduğundan şikayetçiyiz ama kendimizi yücelterek görme arzumuz, politikalarımızın yanlış yönlerini görmezden gelmemizi mi dayatıyor? Hataları görmeden, doğruyu nasıl bulmamız mümkün olabilir?

Ve bu politikalar, Türkiye’ye göç akınını getirdi ve bizlerde de farklı farklı sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. Daha önce alışık olmadığımız kadar çok çocuklarımız salgın hastalıklardan hastalanmaya başlarken, kültürel olarak da insanlarımız uyum göstermekte zorlanmaya başladılar; yabancı düşmanlığı giderek daha belirginleşiyor. Bizlerde ayrımcılık, ırkçılık yoktur derken Suriyeliler başta bölgeden gelen diğer halklara karşı hayli ciddi tepkimiz var. Ama Suriye tarumar oldu; yarım milyonu aşkın insan öldü. Bu ülkenin yeniden kendini toparlaması elbette mümkündür de vakit alacak ciddi bir mücadeleyi gerektirir. Bizim sınır politikamızın Suriye’nin geldiği bu halde hiç mi hatası olmadığını düşünüyoruz da ölen askerlerimizin hesabını sorarken evlatlarımızın kanı yerde kalmayacak diye halkın güzel hislerini – kendi yaptıklarımızın sorumluluğunu görmezden gelerek – coşturmayı hedefliyoruz? Seksenin üzerinde Suriye rejim askeri öldürmüşüz, bundan ötürü ne hissetmemiz bekleniyor?

Özetle, Suriye rejim askerlerine Şubat ayının sonuna kadar İdlib’ten ve civarından çekilmesi için süre tanırken; biz, neden orada kalmakta bu kadar ısrar ediyoruz bunu bir anlamaya çalışalım. Eğer ki Suriye’nin toprak bütünlüğünü hala savunuyorsak, rejim güçleri, o toprağın sahipleri ve onlar topraklarını geri kazanmak için savaşıyorlar; bizle niye savaşmak zorunda kalsınlar? Şubat sonunda ne olacak; Türkiye ve Suriye resmen birbirlerine savaş mı ilan edecekler? Neden? Rusya ve İran’ın, Esad’ı, hala hayatta ve memleketinin başında tuttuğunu görmezden gelip; ya Esad gider ya da topyekün savaşa mı gireriz diyoruz? Bu politikanın varmak istediği hedef tam olarak nedir? Esad gittikten sonra Suriye’nin inşasını da mı biz göğüslemeyi düşünüyoruz? Hem de bir değil, bir düzine daha yeni düşman edinmişken. Osmanlı ordularını bilmiyorum ama TSK’nın böylesi bir yükü kaldırmaya gücü var mı? Anakarada bir terslik olursa, bizlere karşı sorumluluklarını yapabilecek donanımda herhangi bir aksaklık olma riski ortaya çıkmaz mı böyle gidersek? Amerika’nın bölgede kalkıştığı maceraların sonucundan kendimize hiç ders çıkartmamış olabilir miyiz?

Esad, kötü mü kötü! Esad’ın kötü olduğunu ispatlamak için mi askerlerimizin canını daha da fazla riske atma kararlılığındayız? Biz niye Esad’a kafayı bu kadar takıp, Suriye’de kanın durmasını ve Suriye halkının siyasi liderliklerine kendilerinin karar vermesi gerektiğine niye güvenmiyoruz; belki onlar Esad’ı elimine ederler? O da zaten bu kadar yara almışken gidici olduğunun elbette farkındadır. Zamanlaması belki Ankara’nın istediği tezlikte gerçekleşmiyordur. Dert, bu mudur?

Diyelim ki Suriye rejim askerleri ile sıcak çatışmaya girdik ve yendik. İdlib’ten Şam’a mı yürüyecek ordumuz; bu silahlı mücadelenin hedefi ne olacak? Şam’da istediğimiz kişi yönetimi devralıncaya kadar Suriye’de kalıcı olmamızı gerektiren bir politikamız varsa, bunu da bilelim! Halkın yüzde kaçı gerçekten böyle bir hamle için evlatlarını gözden çıkarmaya razı olacak? 8 askerimiz Suriye rejim güçleri tarafından öldürüldü diye bugün yas tutuyorsak, bu işin devamında daha pek çok askerimizin hayatının riskte olacağını düşünebiliyoruz değil mi? Bunu göze almak istiyor muyuz? Suriye’den gelen cenazeleri defnederken, bu evlatlarımız neden hayatlarını yitirdi diyeceğiz; siyasi hedefimiz tam olarak ne olacak?  Eğer bunları bir bütün olarak göremiyorsak ve her haber bülteni döndüğünde işittiğimiz yeni bir felaket haberi ile kendimizi kahrediyorsak, savaşın dinamiklerinin nelere mal olduğunu bilmiyoruz demektir.

Ve son olarak şunu da ekleyelim. BM Güvenlik Konseyi bugün Türkiye ve Suriye birbiri ile sıcak çatışmaya girer mi diye acil gündemle toplanıyor. Dokuz yıldır bu ülkede kan dursun derken, Türkiye, bir de bu ülkeye savaş açarak çatışma sahasını mı genişletmek istiyor? Burada siyasi hedef tam olarak nedir! Esad gitmezse, Suriye’de, herkese karşı savaş mı açacağız? Amerika ve Rusya’yı gönlümüz çektiği gibi kullanır, ikisiyle de işimize geldiği gibi işbirliği yaparız dedik de iddia ettiğimiz kadar hünerli olduğumuzun sağlamasını yapabildik mi?

Yazık ki silahla şaka olmuyor. Şubat bitmeden bolca soralım, ve doğru anlamaya çalışalım olanı…

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!