İÇİNİZDEKİ ÇOCUK - Halimiz
İÇİNİZDEKİ ÇOCUK 2
ZOR
6 Haziran 2019
İÇİNİZDEKİ ÇOCUK 3
DEZENFORMASYON TOPLUMU KEMİRİYOR
6 Haziran 2019
İÇİNİZDEKİ ÇOCUK 4

Doğduğumuzda hepimiz tertemiz ruhlar olarak dünyaya geliriz. Ayıp nedir, günah nedir bilmeyiz. Üç dört yaşlarına kadar sadece severiz. Cesuruzdur. Korku nedir bilmeyiz. Olumsuz duyguların hiçbirini tanımayız. Sadece sevgi ve cesaret vardır bizim için… Korku, ayıp, günah, yasak, yanlış, hırs, öfke ve nefret gibi olumsuz duygular sonradan öğrenilir. Özellikle üç dört yaşını geçtikten sonra…

Bir çocuk takla atarken, duvara tırmanırken, bisiklete binerken, zıplarken ya da koşarken düşmek ne demek bilmez. Bilmediği için de korkmaz. Cesaretle ve güvenle hareket eder ta ki biz yetişkinler onlara korkuyu öğretene kadar… Bir çocuk herhangi bir sokak hayvanından korkmaz ta ki biz yetişkinler hayvanlardan korkup bu duyguyu onlara da yerleştirene kadar…

Siz bir çocuğun hiç bağırdığını, sinirlendiğini, öfkeden kıpkırmızı kesildiğini gördünüz mü? Elbette göremezsiniz çünkü çocuklar sinir nedir, öfke nedir bilmez ta ki biz yetişkinler ona bunu gösterene kadar… Peki hiç düşündünüz mü çocuklar neden herkesi sever ve herkese duygu dolu yaklaşır diye? Sevgilerini esirgemeden koşulsuz bir şekilde gösterir diye? Çünkü çocuklar sevginin karşılıksız bir şey olduğunu doğaları gereği bilirler. İçgüdüsel bir şekilde bilirler ta ki biz büyükler onlara başkalarının sevgisini kazanmak için çok çalışkan, çok güzel ya da yakışıklı, çok uslu, çok akıllı olmaları gerektiğini telkin edene kadar…

Uzun lafın kısası doğarken tertemiz geldiğimiz hayatta, toplum içinde dayatılan ayıp, günah, yasak, yanlış, korku, hırs, öfke ve nefret gibi duyguları büyüklerden öğrenir ve benimseriz. Bu süreci, “insanların evcilleştirilmesi” olarak nitelendirebiliriz. Bizler, toplumda bu şekilde var olabiliyoruz. Nasıl yaşamamız, nasıl düşünmemiz, nasıl hayal kurmamız, nasıl davranmamız ve nasıl tepki vermemiz gerektiği bize dayatılıyor. Dışımızdaki dünya bize nasıl bir insan olmamız gerektiğini öğretmeye çalışırken bizleri “aynı kalıba sokmaya” çalışıyor. Aynı korkulara sahip, aynı şeylerden nefret eden ve aynı şeylere öfkelene birbirinin tıpkısı bireyler…

Doğal ve içten olmayı, farklı olmayı, temiz bir ruh olmayı, kirlenmemeyi, eleştirmemeyi, yargılamamayı unutturuyor. Ceza ya da ödül yoluyla bizleri “ehlileştiriyor.” Toplumda “birbirinin aynı” bireyler olarak ses çıkarmadan, çevremizin farkına varmadan, doğan ya da batan güneşten mutlu olmadan, geçtiğimiz yolları hatırlamadan yaşayan bireyler haline geliyoruz ve “o tertemiz ruh” olduğumuzu unutuyoruz.

“Mış gibi” yapıyoruz. Mutluymuş gibi, her şey yolundaymış gibi, gülüyormuş gibi, eğleniyormuş gibi… Tüm hayatını rol yaparak geçiren oyuncular olarak… Çünkü toplum bizlere her şeyi ayıp, günah, yasak, yanlış diye dayatıyor ve biz de o toplumda “evcil” bir şekilde yaşamayı sürdürebilmek için bize nesiller boyu dayatılan ve öğretilen basmakalıp duygu ve düşünceleri sessizce ve tepki vermeden yaşamaya devam ediyoruz. Ta ki bir şeylerin yanlış gittiğini fark edip kendimizi yoga ve meditasyon gibi ruhsal rahatlama yöntemleriyle tanışana kadar…

Ne zaman yoga ve meditasyon gibi ruhsal rahatlama yöntemleri ile tanışsak, o zaman ne kadar “evcilleştirildiğimizin” ve “içimizdeki o çocuk ruhu” unuttuğumuzu fark ediyoruz. Yeniden o tertemiz ruh haline kavuşmayı amaçlıyor, diliyor ve onun için çabalıyoruz. Ne kadar acı öyle değil mi? Aslında hepimizin içinde o tertemiz ruhu unutmamız ve yıllar geçtikten sonra ona yeniden kavuşabilmek için çaba sarf etmemiz gerektiği…

Cesaretle “köprü duruşu” yapmayı deniyoruz. Öfkemizi içimizden atmak için çeşitli yoga “asana”ları ve nefes teknikleri deneyimliyoruz. Daha çok sevebilmek ve sevilebilmek için sadece kendimiz olmamız gerektiğini hatırlıyoruz. “Çok çalışkan, çok zeki, çok güzel ya da çok yakışıklı” olduğumuz için değil sadece ve sadece kendimiz olduğumuz için sevilebildiğimizi fark ediyoruz.

Yavaş yavaş toplumun bize dayattığı kalıplardan çıkıp farklılaşıyoruz. Farklılaştıkça yeniden o “tertemiz ruh”a geri dönüyoruz. Yeniden buluyoruz onu ve aslında sadece o ruhu dinlesek ne kadar mutlu olabileceğimizi görüyoruz. Toplumun bize dayattıkları olmadan, kim ne der ve nasıl düşünür diye düşünmeden ve korkmadan… Hissettiğin gibi ve istediğin gibi yaşayarak… Bir çocuk gibi… Tertemiz ve kirlenmemiş…

İçinizdeki çocuğu hatırlayın yeniden… Yeniden keşfedin onu… Duymaya çalışın fısıltılarını ve dinleyin size söylediklerini… Korkusuzca, sevgi dolu bir şekilde yaşayın hayatı. Hata yapmaktan da hatanızdan dolayı başınıza gelenleri de yaşamaktan çekinmeyin. Düşmekten korkmayın. Bir çocuk yürümeye başladığında düştüğünde pes edip yürümekten vazgeçer mi hiç? Siz de düştüğünüzde korkmayın ve yürümeyi öğrenen bir çocuk gibi yeniden ayağa kalkıp devam edin. Vazgeçmeyin ve pes etmeyin. İçinizdeki o saf ve temiz çocuğu yeniden bulun… Bulduğunuzda da ona sıkı sıkı sarılın ve toplumun ayıp, günah, yasak ve yanlış gibi tüm önyargılarından ve dayatmalarından uzaklaşın… Gerçek sevgi ve huzur orada… İçinizde bağlantıyı kaybettiğiniz o küçük, masum, sevimli ve küçük çocuk ruhta…

mm

Burcu Yırcalı

Yogaya boyun ve bel ağrıları gibi sağlık sorunları yüzünden 2006 yılında başladım. Önceleri yoganın sadece bedensel boyutuyla ilgilenirken ve “savasana” (ceset pozisyonu) adı verilen son dinlenme pozisyonunda bir dakika bile kıpırdamadan yatamazken zaman içinde yoganın bedensel boyutunun ötesinde boyutları olduğunu da fark edip çok sevdim. Bu sevgi benim yoga üzerine eğitimlere katılmama sebep oldu. 2012 yılından beri yoga eğitmenliği yapmakta ve yoga ve meditasyon ile hem kendi hem de katılımcıların hayata değişik bir açıdan bakmasını amaçlamaktayım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!