GÖREV ANLAYIŞI - Halimiz
GÖREV ANLAYIŞI 2
CORONA VE YENİ DÜNYA
26 Mart 2020
GÖREV ANLAYIŞI 3
CORONA SONRASI HİÇBİR ŞEY AYNI KALMAYACAK
2 Nisan 2020
GÖREV ANLAYIŞI 4

Dünyamız gerçekten olağanüstü ve ürkütücü bir dönemden geçiyor. İnsanoğlu görünmez bir düşmanla savaş halinde. Düşmanın ne olduğu biliniyor ama nasıl alt edilebileceği henüz ortaya çıkmış değil. Tüm bilim dünyası seferber olmuş vaziyette. Düşmanı, yani COVID-19 adı verilen virüsü yenecek ilaçları ve aşıyı bulmak için insan üstü bir çabayla uğraş veriliyor. Bu arada düşmanın yol açtığı salgın, alınan tüm tedbirlere rağmen yayılıyor, can alıyor, ekonomik ve sosyal tahribata yol açıyor. Bu kabus ne kadar sürecek hiç kimse net olarak söyleyemiyor. Doktorlar, hastabakıcılar, tüm sağlık personeli canları pahasına bir azimle çalışıyorlar. Enfekte olan insanları kurtarmaya çalışıyorlar. Evet, insanoğlu bu savaşı mutlaka kazanacak. Fakat ödenecek toplam bedel ne olacak? Kimse bilmiyor. Geniş bir yelpazede o kadar çok senaryo var ki insan hangisine kafa yoracağını şaşırıyor.

Yukarıdaki paragraf, kafamdan geçen ve geceleri uykularımı kaçıran düşünce kargaşasının bir yansıması aslında. Fakat bu rahatsız edici düşünce trafiği içindeyken aklıma gelen bir yazıyı ve bu yazının anlattığı gerçek bir hikayeyi okuyucularımla paylaşmak istedim.

Söz konusu yazı, dünyanın en önemli keman ustalarından biri olan Itzhak Perlman’ın başına gelen çok kötü bir duruma verdiği tepkiyi anlatıyor.

Jack Riemer imzasıyla Houston Chronicle’da çıkan yazının özeti şöyle:

“18 Kasım 1995 günü keman sanatçısı Itzhak Perlman, New York’ta, Lincoln Center’daki Avery Fisher Salonu’nda bir konser vermek üzere sahneye çıktı. Eğer herhangi bir Perlman konserinde bulunmuşsanız bilirsiniz ki onun için “sahneye çıkmak” hiç de küçümsenecek bir başarı değildir. Çocukluk yıllarında çocuk felcine yakalanmış olan Perlman’ın her iki bacağında da destekleyici ateller vardır ve ancak kol değneği yardımıyla yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasında sadece bir adım atabilmek suretiyle acı içinde ve yavaş yavaş yürürken görmek unutulması zor bir görüntüdür. Sandalyesine erişinceye kadar, ağrılar içinde ama ihtişamla yürür. Sonra oturur, yavaşça koltuk değneklerini yere koyar, bacaklarındaki atellerin klipslerini açar, bir ayağını geri iter, ötekini öne uzatır. Daha sonra yere uzanarak kemanını alır, çenesinin altına yerleştirir, orkestra şefine başıyla işaret verir ve çalmaya başlar. Perlman’ı bilenler bu ritüele alışmışlardır. O, sahnenin bir ucundan sandalyesine doğru ağrılar içinde ilerlerken sessizce otururlar. Bacaklarındaki klipsleri açarken, çalmaya hazır olana dek onu inanılmaz bir sessizlikle beklerler.

Fakat, o konserde bir şeyler ters gitti. Perlman, daha ilk birkaç satırı çalmıştı ki kemanının tellerinden bir tanesi koptu. Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna tabancadan fırlayan kurşun gibi gitmişti ses. Ve o sesin ne anlama geldiği konusunda yanılmak imkansızdı. Akabinde ne yapılması gerektiği konusunda da.

O gece orada bulunan insanlar kendi kendilerine şöyle düşündüler:

Anlamıştık ki, yeniden ayağa kalkması, atelleri yerine takması, koltuk değneklerini alması, yavaş yavaş sahne arkasına gitmesi veya yeni bir keman bulması ya da yeni bir tel takması gerekecekti.”

Ama o öyle yapmadı. Bunun yerine bir dakika kadar bekledi ve sonra şefe yeniden başlaması için işaret verdi. Ve daha önce hiç görülmemiş bir tutku, güç ve saflıkla çaldı. Elbette herkes bilir ki senfonik bir eseri sadece üç telle çalmak imkansızdır. Ama o gece Itzhak Perlman bunu bilmeyi reddetmişti. Onu çaldığı parçayı kafasında modüle ederken, değiştirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz. Bir noktada kemandan öyle sesler çıkartıyordu ki tellerin daha evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini sağlamak için sanki onları yeniden tonluyordu.

Bitirdiğinde salonu olağanüstü bir sessizlik kapladı. Ve akabinde seyirciler ayağa kalktı ve tezahürata başladılar. İnanılmaz bir alkış patladı. Hepimiz ayaktaydık. Bağırıyor, ıslık çalıyor, alkışlıyor, yaptığını ne kadar takdir ettiğimizi, beğendiğimizi anlatacak her türlü hareketi yapıyorduk.

Perlman gülümsedi, yüzünden akan terleri sildi, yayını kaldırarak bizi susturdu ve böbürlenerek değil ama sessiz, güçlü ve dingin bir tonla şöyle dedi:

Bilirsiniz, bazen de sanatçının görevidir elinde kalanlarla ne kadar daha müzik yapabileceğini bulmak…”

Bu ne güçlü bir cümledir. Duyduğumdan beri aklımdan çıkmıyor. Ve kim bilir? Belki de bir yaşam tarzıdır. Burada, tüm yaşamını bir kemanın dört teli ile müzik yapmak üstüne kuran ve bir anda, bir konserin ortasında kendini sadece üç tel ile bulan bir adam vardır. Ve bu adam sıra dışı bir seçim yapar ve müziğini üç tel ile icra etmeye devam eder. O gece yaptığı her şeyden daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdı.”

Itzhak Perlman’ı bir kere Londra’da gittiğim bir konserde canlı olarak izlemek mutluluğunu yaşamıştım. Londra Senfoni Orkestrası eşliğinde Brahms’ın keman konçertosunu çalmıştı. O sakat haliyle, koltuk değnekleriyle zorlukla yürüyerek yavaş yavaş sandalyesine gelişini, oturmasını, kemanı çalabileceği bir pozisyona göre kendini ayarlamasını ve orkestra şefine başıyla işaret verip hazır olduğunu belirtmesini büyük bir takdirle izlemiştim.

Bu gerçek olaydan esinlenerek içinde yaşadığımız bu hızla değişen ürkütücü dünyada, elimizdeki her şeyle ve daha sonra bu imkansız olduğunda, sadece elimizde kalanlarla görevimizi yapmayı unutmamamız gerektiğini düşünüyorum.

 

 

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!