GERÇEKTEN TANIMAK - Halimiz
GERÇEKTEN TANIMAK 2
A DANGEROUS TURN
19 Temmuz 2018
GERÇEKTEN TANIMAK 3
GERÇEKLERİ GÖRME(ME)K
19 Temmuz 2018
GERÇEKTEN TANIMAK 4

“Beni gerçekten tanısaydın yine de sever miydin?” isimli bir kitap okumuştum yıllar önce. Eugene Kennedy’nin yazdığı bu psikoloji kitabı, insanların sevilmek ve onaylanmak adına kendilerini saklamalarının kendilerine verdiği zararı anlatıyordu. Kendini kabul etmeyişin, başkası gibi olmaya çalışmanın verdiği acıdan bahsediyordu.

Birbirimizi gerçekten tanıyor muyuz? Tüm mahremlerin depolandığı bir kara kutu olsa ve açıldığında kendimize sakladığımız tüm sırlarımız, eşimiz ve dostlarımızın önünde bir bir dökülü verse, o ilişkileri sürdürebilmek mümkün olur mu? Salt dürüstlük diye bir şey, eşler veya arkadaşlar arasında mümkün müdür?

Vaktimizin çoğunu, çocuğumuzun vaktinin çoğunu, hayatımızın büyük bir bölümünü ele geçiren akıllı telefonlar, tabletler içinde eşinizle, dostunuzla veya ailenizle paylaşmayacağınız bir şey var mı? Eşiniz/sevgiliniz sizinle ilgili her şeyi bilmeli mi? Eş/sevgili olmak, iki kişi arasındaki çekimin kaynaklarından biri olan o bilinmezi, gizemi ortadan kaldırmak değil  midir? Eşler birbirini gerçekten tanıyor mu?

Senaristler ve edebiyatçılar için dipsiz bir konudur bu: gerçekte kim bu kişi? “Aslında” bambaşka bir karakteri olan baba, “ikinci bir hayatı olan”bir kadın. Anormal seks fantazileri olan muhafazakar politikacı, çocuk pornocusu bir zengin iş adamı ve sürekli eşini aldatan bir hayırsever…

Bir çocuk bakıcısı kadın vardı, yıllar sonra kadının çektiği fotoğraflar vefatından sonra bulunmuştu. Sanatçının yıllar sonra keşfedilen fotoğrafları sanatçıyı dünyanın en iyi fotoğrafçılarından biri yaptı. Evet bu ünlü sanatçı Vivian Maier.

Etrafımızda böyle gizli hayatı veya yeteneği su yüzüne çıkmamış tanıdıklarımız var mı acaba?

Invention of lying isminde bir film vardı. Yalanın icat edilişini anlatıyor. Yalan icat edilmeden önce insanların arasındaki ilişkiler çok kaba. Herkes karşısındaki hakkında ne düşünüyorsa söylüyor. Tabii ticaret çok daha dürüst. İş hayatı ise zor çünkü günlük nezaket kurallarının hemen hepsi karşımızdakine ne hissettiğimizi ve gerçekte ne düşündüğümüzü söylememeye dayanıyor ve yalansız dünyada nezaket yok.

Yalanın gerekliliği üzerine olmasa da salt dürüstlüğün mümkün olamayacağı üzerine bir yazı bu ve tabii bir insanı asla tam anlamıyla tanıyamayacağımızı bilmek üzerine bir yazı.

Ben koyu ahlakçılardan hep çok korkarım. Başkasının hatalı ve günahkar yaşadığını düşünenler için bunu düzeltmek için her yol meşrudur. Afganistan’da, Kuran’da aslında bunlar yazmıyor diyen kadını taşlayarak öldüren topluluğun yüzlerindeki iştah ve doğru olanı yapmış olduğunu sanmanın verdiği gurur, beni ürkütür. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu sadece kendi dünya görüşü şekillendiren insanların ahlak anlayışı beni dehşete düşürür.

Dünyada ne kadar insan varsa o kadar farklı doğru ve durum vardır ama tüm insanlığın ortaklaştığı bazı doğrular vardır: öldürmemek, çalmamak, dürüst olmak, çalışkan olmak ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan tüm diğer haklar. Bunlar evrenseldir. Bunlar dışında kalanlar örf, adet ve gelenekle şekillenmiş, mitlerle süslenmiş toplumsal kurallardır.

Bir insanı gerçekten tanıyamazsak onu nasıl yargılayabiliriz?

Biliyorum ki hayatına temas ettiğim her bireyin bir özeli var ve bu çok doğal. Benim de özelim var. Kimseye ifşa etmek ya da açıklamak zorunda olmadığım. Bir kişinin her şeyini bilmeye çalışmak hem zaman kaybı, hem de röntgencilik gibi geliyor bana.

Ömer Seyfettin’in Yüksek Ökçeler kitabındaki ana fikir de budur. Gözün görmediğinden vicdan rahat olur. Bazen yapılan bir haksızlığa göz yummak, bununla yüzleşmekten daha az acı verir.

Aşk ve evlilik ilişkilerinde de bu böyledir. Bariz bir sorun üzerine konuşmamak iki tarafın da bu sorunun farkında olmadığı anlamına gelmez. Belki bununla yüzleşmemek işlerine geliyordur. Ya da taraflardan birinin farkında olduğu şeyin diğeri farkında değildir. İkili ilişkiler çok katmanlıdır. Dışarıdan bakıldığında anlaşılması mümkün değildir.

Geçen gün bir şarkıcı, eski eşine karşı açtığı saçma sapan bir dava ile gündem oluşturdu. Kimse kimsenin özelini bilemez. Ama adamın yaptığı kendi çocuğu açısından çok yanlıştı. Kadının yaptığı yanlış bir şey yansımadı basına. Bekar bir kadının özeli hiç birimizi ilgilendirmez. Bana ne, size ne? Ama babanın tweetlerine dönüp bakınca gördüğüm, öğrenilmiş örf ahlakçılığı, insanlığının önüne geçmiş. Yazık. Yetmemiş bir de işin içindeki üçüncü kişi, nefret suçuna maruz kalmış, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesindeki bir kaç madde çiğnenmiş, bir de üçüncü kişinin iş anlaşması sona erdirilmiş.

Evrensel değerler dedim. Bir kadının özeline tecavüz edilmiş. Bunu haklı çıkartacak bir durum olabilir mi?

Özel dediğim şey, karşındakini kandırmak anlamına gelmesin. Yazının başındaki ilk paragrafta anlattığım kara kutu bizim cep telefonlarımız ve aslında “Cebimdeki Yabancı” filminde anlatıldığı üzere bizim sırdaşlarımız.

Soruyu yeniden  soruyorum birbirimizi tanıyor muyuz? Karşımızdakinin kırılma noktasını biliyor muyuz örneğin? Karşımızdakinin en büyük korkusunu, en büyük hayalini, özlemini biliyor muyuz? Karşımızdakinin ahlaki sınırını biliyor muyuz? Karşımızdakinin vicdani sınırını biliyor muyuz? Aynı evi paylaştığımız yabancının kim olduğundan haberdar mıyız?

Sapık filmindeki Anthony Perkins gibi içine kapanık, gizemli tanıdıklarınız yok mu? Hani kebapçıda, 3,5 yaşındaki yeğeninin yüzüne asit atan bir beyaz yakalı vardı. Herkes şok geçirmişti çünkü adam çok normal gözüküyordu…

Bir insanı tanımak kendini tanımakla başlar. Neye katlanacağını, neyi göze alacağını, kırmızı çizgini, önemsediklerini bilmekle. Ben bazen cevabını kaldıramayacağım soruları sormamayı tercih ederim mesela.

Aynı evi/işi paylaşan insanların birbirini tanımaya ve onlar hakkında her şeyi bilmeye çalışmaktan ziyade, birbirlerini anlamaya çalışmalarının bir ilişkinin ilk şartı olduğunu düşünüyorum.  Dostlukta olduğu gibi duygusal ilişkilerde de aksini ispat edemediğimiz her beyanı doğru kabul etmenin ilişkideki güveni korumak için elzem olduğunu düşünüyorum. Ne istiyorsak, onu vermeliyiz. Saygı görmek istiyorsak saygı göstermeli, dürüstlük istiyorsak dürüst olmalı, ilgi istiyorsak, ilgi göstermeliyiz.

Birbirimizi anlayabilirsek, birbirimize izin verdiğimiz ölçüde ve şekilde tanıyabiliriz birbirimizi. Bir ilişkinin sürdürülebilirliği için tek ihtiyacımız olan da bu.

mm

Ayse Musal Çıpa

Ankara’da doğdum ve büyüdüm. TED Ankara Koleji mezunuyum, Bilkent’te Turizm ve Otel İşletmeciliği okudum. Bir kaç sene mesleğimi yaptıktan sonra İstanbul’a taşındım ve reklam sektörüne geçtim. 17 sene aralıksız profesyonel hayatıma devam ettikten sonra 2011'de bir şirkete ortak oldum, evlendim ve 2012’de doğum yaptım. 2015’den beri Sivil Toplum Kuruluşları ile çalışmaktayım. Başka Bir Okul Mümkün Derneği’ni ve Yenidenbiz’i destekliyorum. İstanbul Gençlik ve Çocuk Sanat Bienali’nde gönüllü çalışıyorum. Kolektif işlere inanıyorum. Only One Team ile bir kolektif kitap yazıp, bir enstalasyon sergisi açtık, çevirim içi radyo kurduk ve çevirim içi şiir gecesi yaptık. Farkındalık, Reiki, Transandantal Meditasyon, Şiddetsiz iletişime giriş, yoga, P4C vb. bir çok kişisel ve mesleki eğitime katıldım. Farkındalık üzerine atölyeler düzenliyorum. Çocuklar için felsefe kolaylaştırıcılığı yapıyorum, yetişkinler için felsefe çemberleri düzenliyorum. Yazıyorum ve konuşuyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!