EKONOMİ VE İŞSİZLİK ÜZERİNE - Halimiz
EKONOMİ VE İŞSİZLİK ÜZERİNE 2
AMERİKALILAR YAPIYOR DA, BİZİM NEYİMİZ EKSİK
21 Kasım 2019
EKONOMİ VE İŞSİZLİK ÜZERİNE 3
SİNEMA İLE TELEVİZYON EKRANININ EN CİDDİ SAVAŞI
28 Kasım 2019
EKONOMİ VE İŞSİZLİK ÜZERİNE 4

İktidarın yapıcı uyarılardan bile rahatsız olduğu bir dönemden geçiyoruz. Ancak ülkesini gerçekten seven aydınlar olarak bizlerin görevi hem toplumu aydınlatmak, insanlarımıza doğruları anlatmak hem de ülkenin yönetim kalitesinin daha iyi olmasına katkı sağlamaktır. Değerlendirmelerimizi bu doğrultuda yapmaya devam edeceğiz.

Bugün beni fevkalade kaygılandıran işsizlik sorununu mercek altına almaya ve bu bağlamda olası ekonomik gelişmelere ışık tutmaya çalışacağım.

Elimizdeki son veriler, işsizliğin Türkiye ekonomisinin en derin sorunu olduğuna işaret ediyor. Şöyle ki;

  • Krizin birinci yılı geride kalırken işsizlik artmaya devam ederken istihdamdaki azalış sürüyor.
  • Ağustos 2018’de 3 milyon 666 bin olan mevsim etkisinden arındırılmış dar tanımlı işsiz sayısı Ağustos 2019’da 976 bin artarak 4 milyon 642 bine yükseldi.
  • Genç kadın işsizliği Ağustos 2018’de yüzde 26.4 iken Ağustos 2019’da yüzde 34.6’ya yükseldi.
  • İstihdamdaki daralma ise çarpıcı boyutlara ulaştı. Ağustos 2019’da 28 milyon 830 bin olan mevsim etkisinden arındırılmış istihdam 762 bin kişi azalarak Ağustos 2019’da 28 milyon 68 bine geriledi.
  • İşsizlik sorunu artık yapısal ve sistemik bir boyuta erişmiş durumda. Bunun en çarpıcı göstergesi ise “Ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı”. Bu rakam yüzde 34 ile OECD ülkeleri arasında en yüksek orana ulaşmış bulunuyor. Bu rakam, atıl olarak sistemin dışına itilmiş gençlerin, tüm genç nüfusun üçte birine ulaştığını belgeliyor. Bence son derece ürkütücü bir durum. Türkiye’nin geleceğine ilişkin kaygılarımızı arttırıyor.
  • Bir yıl önce istihdamı 2.5 milyon kişi arttıracağız diyenlerin ne düşündüğünü doğrusu merak ediyorum. Sorun çok ciddi. Hatta diyebilirim ki, “toparlanma/dengelenme” gibi altyapısı olmayan kelime veya söz oyunlarıyla geçiştirilemeyecek derecede ciddi. Karşımızdaki manzara ekonomik ve sosyal krizin en somut göstergesi olan işsizliği bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor.

Bu noktada işsizliğin neden bu kadar derin bir soruna dönüştüğünün nedenlerine kısaca bakmakta yarar var.

Ülkemizde kişi başına düşen milli gelir son 10-12 yıldır artmıyor; hatta son iki yıldır kur gelişmelerine bağlı olarak geriliyor. “Orta Gelir Tuzağı” denilen sarmalın içinden çıkamadığımız gibi çıkmamız da giderek zorlaşıyor. Sadece inşaat sektörüne gaz vererek, durmadan yeni cami dikerek, imam-hatip okulları açarak bu sarmaldan çıkmamız mümkün değil. Yapmamız gereken, katma değeri yüksek üretim, tasarım, araştırma-geliştirme faaliyetlerini çok daha fazla desteklemek olmalı. Gereksiz veya yapılabilirliği olmayan yatırımlardan, lüksten ve israftan vazgeçerek tasarruf edeceğimiz kaynakları bu alanlara yönlendirmek, bilgi birikimini ve yaratıcılığı teşvik etmek zorundayız.

Uluslararası göstergeler, son yıllarda eğitim sistemimizin yerlerde süründüğüne işaret ediyor. Uluslararası ölçümlere göre, 15 yaşındaki Türk öğrencilerin “Eleştirel düşünce ve problem çözme” becerileri sadece yüzde 2.2. Bu oran Güney Kore’de yüzde 28. Dünya ortalaması ise yüzde 11.

Unutmayalım ki müreffeh ve mutlu insanların ülkesi olmak, gökdelenler dikmek, durmadan AVM’ler açmak, yeni köprüler inşa etmek, olanları doğru dürüst kullanmayı denemeden yeni devasa havaalanları yapmak veya bölgesel güç olmakla gerçekleşmiyor. Çok daha önemlisi, bugün olduğu gibi geleceğin de en değerli sermayesi olan insana yatırım yapmak. Eğer ülkemizi küresel rekabet liginde üst sıralara taşımak istiyorsak insanımızın doğru eğitimine, sağlık ve mutluluğuna, sosyal güvencesine ve nihayet doğru yerde istihdamına öncelik vermek zorundayız.

Özellikle 1970’lerden bu yana gördüğümüz Doğu Asya mucizesinin tarihine baktığımızda en hızlı ve istikrarlı kalkınmayı sağlayanların, insanlarını iyi eğitebilen, onlara temel sağlık, yeterli beslenme sağlayabilen ve aile büyüklüğünü sınırlandırabilen, bilgi üretip onu akıllıca kullanabilen toplumlar olduğunu görüyoruz.

Ülkemizi yönetenlerin insan sermayesinin yaşamsal önemini göz ardı etmemeleri gerekiyor. Çünkü eğitim ve öğretime yatırım, ekonomik büyümeyi, bireysel gelişmeyi ve eşitsizliği azaltmayı başarmanın önünü açıyor. Bu alana yönlendirilecek kaynaklar, sadece işsizlik ile mücadeleye değil, aynı zamanda ülkenin geleceğine yapılan bir yatırım olarak da görülmeli.

Bu bağlamda aklıma gelen ve beni açıkçası rahatsız eden bir konuya da değinmeden geçemeyeceğim. Diyanet İşleri Başkanlığından sağlanan bilgilere göre, 1970’lerden itibaren yurtdışındaki Türklere hizmet amacıyla Avrupa’da 4 bin dolayında cami yapılmış; Balkanlar’dan Afrika’ya, Latin Amerika’dan Asya Pasifik’e kadar çeşitli bölge ve ülkelerde de binlerce cami inşa edilmiş. Sadece Nisan 2016’da Maryland’de açılışı yapılan “Diyanet Centre of America” için 100 milyon dolar harcama yapmışız. Böyle cömertçe harcayacak kaynağı olan bir ülkenin, başka ülkelerdeki camilerle uğraşacağına kendi topraklarındaki insanların eğitim kalitesinin güçlendirilmesine daha fazla kaynak ayırması gerekmez miydi?

Konu Diyanet işlerinden açılmışken birkaç çarpıcı rakam vereyim. Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi 12 Milyar TL iken Sağlık Bakanlığının bütçesi 2.7 milyar TL düzeyinde. Ülkemizdeki doktor sayısı 107 bin iken imam sayısı 275 bin. 1.250 hastanemiz var. Cami sayımız 85.000’i aşmış. 115 bin imam fazlamıza karşın 105 bin doktor açığımız var. Çarpıcı değil mi? Kaynakların optimal dağılımı böyle mi olur?

Şimdi de yönümüzü ekonomiye çevirelim. Çünkü işsizlik sorununun aşılması ekonominin düzelmesine bağlı.

1999 yılında Eichengreen ve Haussman iktisat literatürüne “Temel Günah” olarak ün kazanan kavramı tanıttı.

Peki nedir bu “Temel Günah”?

Kısaca gelişmekte olan ülkelerin yabancı para cinsinden gittikçe artan oranda borçlanması ve borçlanarak sağlanan kaynakların doğru alanlarda kullanılmaması olarak ifade edilebilir.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ülkemizi 17 yıldır idare ediyor.

Bugün geldiğimiz noktada dış borç/milli gelir oranı Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırmış vaziyette. Bu 17 yıllık dönemde 300 milyar dolardan fazla borç kullanıldı; yaklaşık 65 milyar dolar özelleştirme geliri elde edildi. Türkiye’nin kamu elindeki en büyük şirketleri, fabrikaları, otelleri, limanları, enerji üretim tesisleri, elektrik ile doğal gaz dağıtım şebekeleri ve hatta bazı arazileri yerli ve yabancı özel şirketlere satıldı. İstihdam konusu adeta bir kenara itildi. Dev altyapı yatırımları yandaş şirketlere ihale edilip bunların temin ettiği dış borçlara hazine garantisi verilerek ülkenin geleceği ipotek altına alındı. Tüm bu yapılanların istihdam sorununa hiçbir surette çözüm olmayacağı işin başından itibaren belliydi.

Türkiye’nin dış borçlanmasıyla sağlanan kaynakların iyi kullanılmadığı, verimliliği ve üretkenliği arttırıcı alanlara kaydırılmadığı bir gerçek. Bugün geldiğimiz noktada mal ve hizmet üretimi ile iştigal eden şirketlerin nakit akışlarında ciddi sıkıntılar var. Bankacılık sektöründe geri dönmeyen kredilerdeki önemli artış dikkat çekici. Kaynaklarının büyük kısmını borç servislerine ayırmak zorunda kalan şirket ve bankalarda işten çıkarmaların arttığı görülüyor. Tüm bu nedenlerle işsizlik sorunu derinleşiyor.

Peki, bugünün koşullarında ekonomimizin yeni istihdam yaratma potansiyeli var mıdır?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için karşı karşıya olduğumuz temel sorunlara kısaca bakalım.

2019 yılının son çeyreği itibariyle Türkiye Ekonomisinin karşı karşıya olduğu sorunları ana başlıklar altında şöyle sıralayabiliriz:

  1. Enflasyon-faiz ilişkisinin yanlış kurulması ve baz etkisiyle ve biraz da manipülasyonla düşen enflasyon oranına göre faiz indirimlerine geçilmesi,
  2. İstihdam yaratıcı politikaların göz ardı edilmesi,
  3. Ekonomideki ivme kaybı,
  4. Ülkenin itibar kaybı ve yabancı yatırımcıların isteksizliği,
  5. Borç verenlerin Türkiye’yi ikinci plana atması

Yukarıdaki başlıklardan yola çıkıp karşı karşıya olduğumuz iç ile dış sorunları da genel denklemin içine soktuğumuzda ülkemizin, gerçek potansiyelinin çok altında bir görünüm verdiğini üzüntüyle görüyoruz. Bugün ülkemiz, nereye ait olduğuna dair ulusal kimlik tanımını henüz netleştirememiş, kendisiyle ve çevresindeki ülkelerle barışık olmayan, genç nüfusuna gelecek umudu ve yön duygusu aşılayamayan, kaynaklarını da rasyonel kullanamayan bir görünüm arz ediyor. İşte bu görünüm işsizlik sorununa çare olacak bir görünümün maalesef uzağında kalıyor.

Her şeye rağmen ülkemizin karşı karşıya olduğu sıkıntıları aşacak güç ve potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. Yeter ki akılcı politikalara dönmesini bilelim. Devlet yönetiminde liyakatin önemini göz ardı etmeyelim. Kaynaklarımızı an optimal şekilde kullanalım. Çağımıza uygun bir eğitim politikası izleyelim. Devlet yönetiminde şeffaf olalım. İsraftan kaçınalım. Dış politikamızda dengeli olalım.

Tüm bu olumlu adımlar atılabilir mi bilmiyorum.

Fakat bunları egemen siyasete kuvvetle tavsiye ediyorum. Devlet adamlığı, yapılan hataları görebilmek ve bunlardan ders çıkartarak gerekli politika değişikliklerini yapabilmektir.

Unutmayalım ki gücü, kimse sonsuza dek elinde tutamaz. Bir gün gelecek, iktidar ve onun sağladığı nimetler de el değiştirecektir. Tarih ülkelerin, şirketlerin, liderlerin yükseliş ve düşüşlerini gösteren çok sayıda örnekle doludur.

Bu nedenle tekrar ediyorum: Ülke içinde sağlam, uluslararası rekabet edebilir, insanları mutlu, birbiriyle barışık ve müreffeh bir toplum yaratmadan, bu hedefe kilitlenmiş bir sistem kurmadan küresel düzendeki konumumuzu geliştiremeyiz.

Son olarak, bir kez daha vurgulamakta sakınca görmüyorum. Bugün için geldiğimiz noktada, kuramsal olarak en doğru ekonomik, mali ve parasal tedbirlerin bile yeterli olmayabileceğini görmek gerekir. Çünkü, iç ve dış siyasetin normalleşmesi, parlamenter demokrasiye geri dönülmesi, hukuk ve yargı sisteminin bağımsızlığının ve tarafsızlığının teminat altına alınması, denetim mekanizmalarının etkinlikle çalışması, atamaların liyakat esaslarına göre yapılması, toplumu kutuplaştırarak birlik ve beraberliğimize zarar veren söylemlerden vazgeçilmesi gibi unsurlar oluşmadan ekonominin düzlüğe çıkmasını ve işsizlik sorununa kalıcı bir çözüm getirilmesini zor görüyorum.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!