EKONOMİ NEREYE GİDİYOR? - Halimiz
I. TBMM KURTULUŞ SAVAŞI MÜZESİ
17 Ocak 2019
KABUL ETMEK YA DA ETMEMEK…
17 Ocak 2019

2018 yılının Aralık ayı içinde yaptığım bir değerlendirmede siyasi ağızlardan eksik olmayan “ekonomik krizi aşıyoruz”, “en kötüsü geride kaldı”, “hızla iyiye gidiyoruz” gibi söylemlerin pek de anlam taşımadığını belirtmiş ve özellikle şu hususlara dikkat çekmiştim:

  • Ekonomik krizin ticari hayata etkileri durumun pek de iç açıcı olmadığını göstermektedir. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezinin verilerine göre 2018 yılının ilk 11 ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre bankalara ibraz edilen çekler ile karşılıksız çeklerin sayıları ve miktarlarında, karşılıksız çeklerin ibraz edilen çeklere oranında ve nihayet batık kredilerde endişe verici artışlar göze çarpmaktadır.
  • Bloomberg’in yaptığı bir araştırmaya göre, Borsa İstanbul’da BİST 100’deki şirketlerle MSCI Gelişen Piyasalar Endeksi’ndeki şirketler arasındaki “borç/öz sermaye oranı” farkı 2007 yılı sonrası en yüksek değerine ulaşmıştır. Oran, Türk şirketler için yüzde 180’i bulurken MSCI Gelişen Piyasalar Endeksi’ndeki şirketler için yaklaşık yüzde 100 seviyesinde kalmıştır. TL’nin ciddi değer kaybı yanı sıra ticari kredi faizlerinin aşırı yükselmesinin borçluluk oranlarındaki bu ciddi bozulmanın arkasındaki temel dinamik olduğu açıktır. Durumun bankacılık sektörü için de bir risk yarattığını düşünmek gerekir. Takipteki kredi oranının artış trendine girmesi ve önümüzdeki aylarda artış hızının daha da yükseleceği beklentisi tedirginlik yaratmaktadır.
  • Son yıllarda ekonominin itici gücü konumuna yükselen inşaat sektöründe ciddi sıkıntı vardır. Konkordatolar artarken satışlar ve yapı ruhsatları dip yapmış durumdadır. Sektörde ciddi kur zararı bulunmaktadır. Demir fiyatları aşırı yükselmiştir. İnşaat maliyetini bile kurtarmayacak fiyatlara konut satıldığı ifade edilmektedir.
  • Müteahhitlerin devlet garantili kredi borcu önemli bir sorun niteliği kazanmıştır. Devlet, kamu-özel iş birliği (KÖİ) yöntemiyle yapılan bu tür projelerde müteahhitlere garanti paralarını dövizle ödemektedir. Burada milyarlarca dolar kredi borcu söz konusudur. Müteahhitler borçlarını ödeyemezse bunlar devletin üzerinde kalacaktır.
  • İstihdam arayışında olmayan işsizleri de kapsayan gerçek işsizlik oranı yüzde 18 olarak hesaplanmaktadır. İşgücü piyasasına katılmayan ancak eğitim ve istihdam arayışında olmayan atıl gençlerin oranının ise yüzde 29’a yaklaştığı anlaşılmaktadır.
  • Türkiye ekonomisi bir bütün olarak mevcut işgücü potansiyelini değerlendirememektedir. İşsizlik oranı artmaktadır. Ülkemize göç eden ve sayıları 4 milyona yaklaşan Suriyeli nüfus içindeki belli bir bölümün de işgücü piyasasına etkileri dikkate alınacak olursa ciddi bir sosyal sorunla karşı karşıya olduğumuz izahtan varestedir.
  • Reel ekonomideki öncü göstergeler ekonomide oldukça sert bir inişin yaşanmakta olduğuna ve söz konusu daralmanın daha da hızlanabileceğine işaret etmektedir.
  • Elimizdeki veriler ışığında söyleyebiliriz ki ekonomideki genel gidiş finans piyasalarındaki gidişle örtüşmemektedir. Sanayi üretimi gerilerken işsizlik ve enflasyon artmaktadır. Talep daralmasına bağlı cari açık düşüşünü ise tek başına değil sanayi üretimindeki düşüş ile birlikte değerlendirmek gerekir. Bu ise olumsuz bir gidişin, bir başka deyişle de ciddi bir ekonomik büyüme düşüşünün habercisidir.
  • Eğer asıl amaç istihdam ve refahın adil paylaşımı ise ekonomik gidişatın uzun vadeli üretim ve paylaşım açısından değerlendirilmesi iktisat ilminin vazgeçilmez şartıdır. Bu bağlamda maliye politikası büyük önem taşımaktadır. Diyebiliriz ki ekonomik gidişatı değerlendirirken en başta bakılması gereken gösterge bütçenin durumudur. Ne var ki, içinde bulunduğumuz durumda açıkça görülmektedir ki koskoca TBMM “bütçe hakkını” kullanamamaktadır. Velhasıl, demokrasi hakkının ve maliye politikasının ciddi sorunları olduğu açıktır.
  • Görünen o ki, biraz da yaklaşmakta olan mahalli seçimler bağlantılı kaygılarla, aslında derinleşmekte olan kriz sanki aşılmış gibi gösterilmeye çalışılırken kapsamlı ve iktisat teorisi ile çelişmeyen bir program uygulamak yerine, kaynağı belirsiz döviz girişleri ve Merkez Bankası imkanlarına dayanılarak zaman kazanma uğraşı verilmektedir. Bu da özellikle mahalli seçimler sonrası dönemle ilgili endişelerimizi arttırmaktadır.

Yukarıda genel hatları ile ve çok özet olarak ifade etmeye çalıştığım hususlardan sonra şimdi de fazla ayrıntıya girmeden gerek küresel ekonomi gerekse de Türkiye ekonomisi için 2019 yılı ile ilgili beklentilerimi belirtmek istiyorum.

Küresel Ekonomi:

  • Değişik veri tabanlarının değerlendirilmesi, 2019 yılında küresel ekonomide büyümenin yavaşlayarak yüzde 3 civarında olacağına, enflasyonun 2018 yılına göre pek değişmeyerek yüzde 2 dolaylarında kalacağına, parasal sıkılaşmanın süreceğine, finansmanın sınırlı ve pahalı olacağına ve ticaretin gelişme hızında hissedilir bir yavaşlama olacağına işaret ediyor. Büyüme hızı gelişmiş ülkelerde yüzde 2 civarında, gelişen ülkelerde ise yüzde 4.5 düzeyinde olacak gibi gözüküyor. Tüketici fiyatlarındaki artışlar, gelişmiş ülkelerde yüzde 1.8, gelişen ülkelerde yüzde 4.8 civarında tahmin ediliyor.
  • Küresel para politikalarına gelince, ABD Merkez Bankası FED’in parasal sıkılaşma politikasının süreceği, faiz artışlarına sınırlı ölçüde devam edileceği ve bilanço küçültmesinin süreceği; Avrupa Merkez Bankasının ise parasal normalleşmeyi hedef alarak negatif faizden çıkacağını ve bilanço genişleme sürecini sonlandıracağı anlaşılıyor.
  • Euro/Dolar paritesi 1.15 civarında veya bunun biraz altında dar bir marjda kalacağa benziyor. 2018 yılı sonunda 50 Dolar/varil düzeyine gerileyen petrol fiyatlarının daha da düşmesi olasılığı bulunuyor. Bunda ABD’nin kaya petrolü üretiminde sağladığı büyük artışların etkisi var. Emtia fiyatlarında belli bir durağanlık göze çarpıyor.
  • Riskler olarak en başta göze çarpanları ise Trump yönetiminin tek taraflı kararlarını, küresel mali piyasalarda dalgalanmayı, ticari korumacılığın yaygınlaşmasını, Brexit etkilerini ve nihayet, İran ve Suriye esaslı jeopolitik riskleri gösterebiliriz.

Türkiye Ekonomisi

  • Yeni Ekonomik Program (YEP) 2019 yılı için büyüme hedefini yüzde 2.3 olarak veriyor ve ekonomide dengelenmeyi amaçlıyor. Değişik kuruluşların büyüme tahminleri ise geniş sayılabilecek bir yelpazede bulunuyor. 0-1 ve 0-(-2) aralığında olan tahminler var. TCMB beklenti anketi 1.8 veriyor. Son veriler ışığında ben şahsen yüzde 0.5 civarında bir daralma bekliyorum.
  • Dengelenme politikalarına gelince, bana göre bunlar için koşulların uygun olduğunu söylemek zor. Çünkü 2018 içinde reel sektördeki maliyet artışları yüzde 30-40 aralığına çıktı. Asgari ücretteki artış yüzde 26.1 oldu. TL kredi faiz oranları yüzde 30’a dayandı. Reel sektör borçluluğunun GSMH’ya oranı yüzde 78-80 aralığına yükseldi. Reel sektörün geri dönmeyen ve takipteki alacaklarının toplam krediler içindeki payı yüzde 17’ye ulaştı. İç satışlarda yüzde 20-25 arasında küçülme bildirilirken yurtdışı borçlanma çok zorlaştı.
  • Bana göre önümüzde iki temel senaryo bulunuyor. Bunların birincisi YEP’in sürdürülmesi ve gerektiğinde reel kesim ve bankalara destek verilmesi. İkincisi ise ekonomik sıkıntıların derinleşmesi ve bankacılık sektörünü etkilemesi. Birinci senaryonun gerçekleşme olasılığı belki biraz daha fazla ama ikinci senaryonun da göz ardı edilmemesi lazım. Ekonomik büyüme, yıl sonu TÜFE, ortalama dolar kuru ve kredi faiz oranları gibi parametreler, senaryoların gerçekleşme durumuna göre değişkenlik gösterecek.
  • Birinci senaryoya iyimser, ikinciye de kötümser dersek, iyimser senaryoda ekonomik büyümenin yüzde 0-(-1) aralığında, yıl sonu TÜFE’nin yüzde 16-18, ortalama dolar kurunun 6.0, yıl sonu kredi faizlerinin de yüzde 20 civarında olabileceğini düşünebiliriz. İkinci senaryoda ise ekonomik daralmanın yüzde 4’ü bulabileceği, yıl sonu TÜFE’nin yüzde 25’i zorlayabileceğini, ortalama dolar kurunun 7’ye ulaşabileceğini ve yıl sonu kredi faiz oranlarının yüzde 30’u aşabileceğini beklemek lazım.
  • YEP cari işlem açığının GSMH’ya oranını yüzde 3.3 olarak veriyor. Benim kanaatim bu oran daha düşük olacak, çünkü ekonomide büyüme değil az bile olsa daralma bekliyorum. Bu oranın yüzde 1.5 civarına düşmesi kuvvetle muhtemel bence. Düşük gitmesi beklenen petrol fiyatlarının cari açık üzerinde olumlu etkisi olacak gibi gözüküyor.
  • Hazine’nin açıkladığı finansman programına göre 2019 yılı faiz ödemeleri 107 milyar TL olacak. Bu gerçekten ciddi ve kaygı verici bir düzey. 2018 yılı faiz harcamalarından yüzde 51 daha fazla. Şunu da hatırlatmadan geçemeyeceğim. Ağustos 2018 sonrası dönemde iç borçlanmada ortalama vade 3 yıla kadar gerilemiş durumda. Ortalama maliyet ise yüzde 18’i buluyor. Buradan çıkan sonuç çok net: Önümüzdeki dönemde bir yandan vadelerin kısalması diğer yandan da faizlerin yükselmesi nedeniyle faiz harcamalarının daha da artmasını beklemek lazım. Bu da başka bir sıkıntı kaynağı oluşturuyor.
  • Yıl sonu verileri henüz yayımlanmadı. Ancak, Ekim ayı rakamlarından yola çıkarak Türkiye’nin dış borç stokunun milli gelire oranının 2018 yılı sonu itibariyle yüzde 60’a yaklaştığını kaba olarak hesaplayabiliyoruz. Bu çok ciddi bir düzey. Son 30 yıllık dönemin reel dış borç stoku rekorunu kırıyor. Borcun gelire oranı bu seviyelere çıkınca geri ödenmesi de zorlaşıyor. Bu borçların yaklaşık üçte ikisi de özel kesime ait.
  • Görünen o ki artık kamunun borcu az özel sektör aşırı borçlu söylemi artık anlamını yitirmeye başladı. Hazine’nin resmi rakamları kamunun eline ne geçse yiyip bitirdiğini, şu anda da elindeki imkanları belediyeleri seçimde elde tutmak için harcadığını gösteriyor. Bu arada Merkez Bankası’nın, KİT’lerin genel kurulları öne çekiliyor ve geçen yılın karlarının acilen Hazine’ye devredilmesi kararları alınıyor. Geçen hafta ise vatandaşımıza yüzde 4 faizle dolar tahvili satmaya çalışan Hazine yurtdışından yüzde 7.68 faizle 2 milyar dolar borçlanıyor. Gülelim mi ağlayalım mı bilemiyorum.
  • Tüm bu gelişmeler YEP’de öngörülen hedeflere ulaşılmasının çok zor olduğuna işaret ediyor.

SONUÇ:

Ocak ayı içinde vatandaşa müjde şeklinde açıklanan yeni vaatlere bakıp bunların finansmanı ile ilgili soru işaretleri kafamı kurcalarken şu uyarıyı bir kez daha yapma ihtiyacını hissediyorum:

Ülkemizin içinde bulunduğu çok boyutlu kriz ortamı Şark usulü popülist yöntemlerle geçiştirilebilecek bir sorun değildir. Kapsamlı, tutarlı, piyasaları rahatlatabilecek ve uluslararası yatırımcılara güven verebilecek, olumsuz beklentileri olumluya dönüştürecek bir programın kararlılıkla uygulanması gerekir. Bu da yetmez; böyle bir programın dengeli bir dış politika ve bağımsızlığı konusunda kuşku duyulmayacak bir yargı ile desteklenmesi gerekir. Temennim bu noktaya gelinmesidir. Aksi takdirde karşı karşıya olduğumuz risklerin büyümesi kaçınılmazdır.

Açıkçası, 2019 yılı zor bir yıl olacaktır. Enflasyon, iç piyasadaki daralma, yüksek faiz, giderek artan belirsizlik ve jeopolitik riskler, artış eğilimine giren işsizlik, vadesi yaklaşan dış borç ödemeleri ve seçim odaklı aşırı popülist kararlar gibi konulara baktığımda iyimser olabilecek bir noktada olmadığımızı üzülerek görüyorum.

Velhasıl, seçim sonrası dönem için endişelerim artıyor.

Keşke Türkiye’yi yöneten siyasetçiler gelecek seçimlerden çok gelecek nesillerin refah ve mutluluğunu düşünebilseler.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

1 Comment

  1. kemal gülseren dedi ki:

    çok güzel bir analiz.
    teşekkürler halimiz,
    teşekkürler sn tigrel.

    zevkle okuduğumuz ve bilgilendiğimiz yazılardan bir tane daha

    selam ve sevgiler.
    kemal gülseren

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!