EKONOMİ ENDİŞE VERİYOR - Halimiz
YAZ
4 Temmuz 2019

Son iki yılda ekonomi ile ilgili çok sayıda yazı kaleme aldım. Risklere dikkat çekmeye çalıştım. Uyarılarda bulundum. Özellikle, hepimizin aynı teknede bulunduğunu, ekonomik yönetimin yaptığı hataların sonuçlarının hepimizi etkileyeceğini vurguladım. Maalesef bugün geldiğimiz noktada uyarılarımızın dikkate alınmadığını, aksine hatalar zincirinin devam ettiğini, iyi niyetle yapılan eleştirilere bile tahammülsüzlük gösterildiğini görüyor ve gerçekten üzülüyorum.

Şimdi ciddi sorun olarak gördüğüm bazı hususları kısaca okuyucularımın dikkatine sunmak istiyorum:

  1. Büyüme Sorunu

Türkiye ekonomisi büyümüyor; bilakis daralıyor. İşsizlik rekor seviyelere ulaştı. Her üç gencimizden birisi işsiz. Özel tüketim gerçek anlamda tökezlemiş bulunuyor. Kriz dönemlerinin en klasik göstergelerinden biri de özel tüketimdeki küçülmedir. Bugün için net olarak söyleyebiliriz ki mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış tüm endeksler, özel tüketimde yaşanmakta olan küçülmenin, 2001 ve 2009 krizlerinden daha derin olduğunu gösteriyor. Bir başka deyişle, ekonomik daralma önceki krizlerde yaşananlara göre daha ciddi boyutlara erişmiş durumda. Bu da dar ve sabit gelirlilerin refahtan aldıkları payın azaldığına işaret ediyor. Velhasıl giderek derinleşen bir sosyal sorunla karşı karşıya bulunuyoruz.

Peki ne yapmak lazım?

Yeni bir paylaşım modeli tasarlamak ve hayata geçirmek gerekiyor. Öncelikle işsizliğe çare bulmak, geliri olanların sayısını arttırmak, her türlü israfa son vermek lazım. Sonrasında da harcanabilir gelirin artabilmesi için nominal ücretler, vergiler ve sosyal transferler alanlarında söz konusu paylaşım modeline geçiş sağlamak gerekiyor. İnsanlara yeniden borç vererek tüketim/ithalat yapmaları hiçbir surette teşvik edilmemeli. Böylesine bir yaklaşım sağlıklı bir büyüme sağlamayacağı gibi dışarıdan gelecek sıcak paraya bağımlılığı arttırır, krizin daha da derinleşmesine ve uzamasına yol açar.

  1. Cari Açık Sorunu

Bugün için ilk bakışta cari açık bir sorun olmaktan çıkmış gibi gözüküyor. Çünkü cari açığımız, ekonomik daralmaya bağlı olarak hızla azalıyor. Ama bu duruma bakarak sevinmeden önce iki hususa dikkat etmek lazım:

  1. Cari açık neden azalıyor? İhracat mı arttı yoksa ithalat mı azalıyor? İthalat azalıyorsa, yapısal nedenlere bağlı olarak dışa bağımlı sanayi üretimi azalıyor, işsizlik artıyor, ekonomi daralıyor demektir. Bunun sevinilecek bir durum olmadığı belli.
  2. Cari açık azalınca, onu finanse etmek için gerekli döviz ihtiyacı da azalıyor demektir. Ancak, borç geri ödemeleri için de döviz bulunması lazım. Merkez Bankasının döviz rezervleri zaten yeterli olmaktan uzak. Peki, büyümeyen, yeterli düzeyde ihracat yapamayan ekonomi, dövizi nereden bulacak? Yeniden, daha da yüksek faizle borçlanmaktan başka çare var mı?

Şahsen sevinemiyorum.

  1. On Birinci Kalkınma Planı Mantığı

Yürürlükte olan Anayasanın Planlama, Ekonomik ve Sosyal Konsey başlıklı 166. Maddesi şöyle diyor: “Planda milli tasarrufu ve üretimi arttırıcı, fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde dengeyi sağlayıcı, yatırım ve istihdamı geliştirici tedbirler öngörülür; yatırımlarda toplum yararları ve gerekleri gözetilir, kaynakların verimli şekilde kullanılması hedef alınır. Kalkınma girişimleri bu plana göre gerçekleştirilir.”

On Birinci Kalkınma Planı Meclis’ten geçti ama son dönemde şahit olduğumuz uygulamaların, Anayasanın yukarıda değindiğim maddesi ile ne kadar uyumlu olduğu ciddi bir tartışma konusu olsa gerek. Ancak yine de Plan’da kamunun öncelikli hedefinin 2019-2023 arasında faizlerin düşürülmesi olduğu vurgulanıyor. Önce faizler düşsün ki ardından da enflasyon düşsün demek isteniyor.

Londra Üniversitesinde okuduğum yıllarda,” London School of Economics” den de iki sömestr mikro ve makro ekonomi dersleri almıştım. On Birinci Plan metninde faiz/enflasyon ilişkisinde ortaya konan savı savunma konumunda olsaydım muhtemelen girdiğim ekonomi sınavlarında çakardım. On Birinci Plan metninde yer alan faiz/enflasyon ilişkisi bağlamındaki iddialar doğru çıkarsa, kapitalist sistemdeki bazı yerleşik kavramların da yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir herhalde! Fakat benim okuduğum, bildiğim ve tatbikatta gözlemlediğim şeyler doğruysa On Birinci Kalkınma Planının neye yarayacağını doğrusu kestiremiyorum.

On Birinci Kalkınma Planının eleştiriye açık olan bir başka yönü de hedefleri büyük ölçüde tutmamış olan Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planının üzerine oturtulması. Temeli kusurlu olan bir Plan’dan ne beklenebilir ki?

Bu noktada uzun vadeli planlama çalışmaları bağlamında büyük önem taşıyan “sabit sermaye yatırımları” konusuna kısaca değinmek ve arkasından da On Birinci Kalkınma Planında gördüğüm çok ciddi bir tutarsızlığın altını çizmek istiyorum.

Hemen belirteyim. Yatırım talebi, milli gelir üzerinde etkili olan harcama unsurları arasında en oynak; en değişken; belirsizlik, beklenti, güven, hukuksal alt ve üstyapı, makroekonomik istikrar algısına en duyarlı olanıdır. Dolayısıyla da büyümenin oynaklığı ve sürdürülebilirliğinin en başta gelen belirleyicisidir.

Şimdi, On Birinci Kalkınma Planı metnini incelediğimiz zaman şunu hayretle görüyoruz: Plan metni, 2019-2023 döneminde milli gelirimizin yılda ortalama yüzde 4.3 büyüyeceğini öngörüyor. Bu büyümeye ana katkının da yüzde 5.9 ile sermaye birikiminden geleceği belirtiliyor. Ancak, 2018 yılından beri reel anlamda gerileyen sabit sermaye yatırımlarının söz konusu olduğu bir ekonomide sermaye birikimi nasıl oluyor da mucizevi şekilde yön değiştirebiliyor? İçinde bulunduğumuz koşullarda, bana göre hayal ötesi olan bu beklentiye koşut olarak özel tasarruf oranının yüzde 26.5’ten yüzde 30’a çıkacağının öngörülmesi ise inandırıcı olmaktan çok ama çok uzak. Bir kere şu anda yüzde 26.5 gibi bir tasarruf oranı zaten yok. Kaldı ki, uygulanmaya çalışılan ve bana göre geleneksel iktisat kuramlarıyla bağdaşmayan para politikalarıyla tasarruf oranının artmasını düşünmek bile zor.

Özetle, On Birinci Kalkınma Planı metninde sergilenen mantığın ekonominin sorunlarını çözebileceğini sanmıyorum.

  1. Hazine’nin Borçluluğu

Hazine borç stokuna ilişkin 2019 yılının ilk yarısına ait veriler endişe verici. Merkezi yönetim borç stoku 1.2 trilyon TL’yi aşmış bulunuyor. Daha da ilginci, Devletin borç stoku bir önceki yıl sonuna göre 153 milyar TL gibi bir sıra dışı büyüklük kadar artmış. Hazine’nin borçları 2014 yılından bu yana her yıl bir önceki yıla göre daha hızlı artıyor.

Harcamaların frenlenmesi artık bir zorunluluk bence.

Ekonomi yeteri kadar büyümediği, hatta daraldığı için vergi gelirleri artmıyor. İlk altı aylık artış oranı sadece yüzde 4.4. Bu enflasyon oranının çok altında. Reel vergi artışı yok. Açık, TC Merkez Bankası’ndan gelen 80 milyar TL civarındaki parayla kapatılıyor. Bunun ne anlama geldiği ise izahtan varestedir sanırım.

Bu noktada Hazine’nin borç stokunun enstrüman yapısına bakmakta yarar var.

Önce hatırlayalım: Merkez Bankası politika faizini beklenenden çok daha hızlı düşürdü.

Böyle bir ortamda, Hazine borç stokunun %50’si döviz, %19’u değişken TL, %31’i sabit TL tahvillerinden oluşuyor. 2012 yılından sonra hızla artan dövizli borçlar ise bu yıl zirve yapmış.

Hazinenin borçlarının yarısının kendi paramızla olmaması, ileride geri ödeme zamanı geldiğinde daha fazla döviz ihtiyacı olacağı anlamına geliyor. Ayrıca kur hareketlerinin olumsuz etkileri çok daha fazla hissedilecek.

Özetle, Hazine’nin borçlanmak için fazla da yerinin kalmadığını söylemek sanırım abartılı olmaz.

  1. Küresel Borç Sorunu

Küresel borçlar 2019 yılının birinci çeyreği sonu itibariyle 246 trilyon Dolar düzeyine ulaşmış. Bu da dünya hasılasının yaklaşık %247’sine karşılık geliyor. Toplam borcun 70 trilyon dolarlık bölümü ABD’ye ait.

Gelişmiş ekonomilerdeki borç stoku 1996-2019 arasında %199 artarak 177 trilyon dolara ulaşmış. Aynı dönemde, gelişmekte olan ekonomilerdeki borç stoku ise %860 artarak 69 trilyon dolara yükselmiş. Gerçekten çarpıcı.

Gelişmekte olan ekonomilerin borçlarının en büyük kısmı Çin’e ait. Bu grup ekonomilerde en borçlu kesim ise şirketler.

Türkiye’ye gelince borçların toplamı GSMH’nın yüzde 151’ni aşıyor. En büyük pay %69.8 ile şirketlere ait.

Nereden bakılırsa bakılsın dünyada da, Türkiye’de de borç rakamları oldukça büyük. Bunun anlamı ise şu: Yeniden borçlanmak giderek zorlaşıyor, şartları ağırlaşıyor, borç verenler yeni risklere girmekten kaçınıyorlar, borç alanların üzerindeki baskılar artıyor.

Bir başka sıkıntı da küresel ölçekte ticaret savaşlarının artması. Böylesine bir konjonktürde gerek şirketlerin gerekse de hane halklarının gelirleri düşüyor. Hepsi de borçlarını geri ödemede zorlanıyorlar.

Velhasıl sıkıntı büyük.

Peki ne olacak?

  • Alacaklılar nasıl ve ne tür bir tercih yaparak aşırı borçluların geleceği hakkında karar verecekler?
  • Ülke borçluları için, hangi tür siyasi, ekonomik ve jeo-stratejik tavizler söz konusu olacak?

Özetle, Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu genel durum endişe verici. Küresel koşullar lehimize değil. Yeni borçlanma olanakları giderek daralıyor. Dış politika tercihlerimiz işi daha da zorlaştırıyor. İç dinamiklerimiz toplumsal mutabakat arayışlarını zora sokuyor.

Umarım bu zor dönemi az hasarla atlatırız.

Ülkemizin potansiyelinin bilincinde olalım.

Ancak unutmayalım ki, küresel ölçekte alıcı bulabilecek yeni bir hikaye yaratmak zorundayız. Bunun anahtarı ise liyakat sahibi insanların çoğunlukta olduğu bir ekonomik yönetim yapısının oluşturulmasında yatıyor. Acilen devlete ve kurumlarına azalan güveni sağlamak için şeffaflığı, tarafsız ve bağımsız hukuki altyapıyı tesis etmek ve tutarlı bir krizden çıkış programını hayata geçirmek zorundayız.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

1 Comment

  1. Ferit Erkekli dedi ki:

    Sayın Ali Tigrel,
    Yazınızın linkini, sizin gibi değerli ekonomi uzmanları, mali müşavirler ve STK yetkililerinin katılımcı olduğu bir WhatsApp grubunda paylaştım.
    Bilgilerinize sunarım.
    Saygılarımla,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!