EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRME TÜRKİYE’Yİ NEREYE GÖTÜRÜYOR? - Halimiz
EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRME TÜRKİYE’Yİ NEREYE GÖTÜRÜYOR? 2
EVLİLİK HİKAYESİ ASLINDA BİR BOŞANMA HİKAYESİ
19 Aralık 2019
EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRME TÜRKİYE’Yİ NEREYE GÖTÜRÜYOR? 3
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
26 Aralık 2019
EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRME TÜRKİYE’Yİ NEREYE GÖTÜRÜYOR? 4

Egemen siyaset, eğitimin dinselleşmesi yönünde yapmadığını bırakmıyor. Bunun o kadar çok örneği var ki hangisini yazacağımı bilemiyorum. Fakat şunu hemen belirteyim ki çok yanlış yapıyorlar; ülkemizin geleceğini tehlikeye atıyorlar.

Şimdi beni gerçekten kaygılandıran bazı gelişmelere kısaca bakalım:

Uluslararası makaleleri derleyen “Scopus&Web of Science” veri tabanı ve atıflar istatistiğine göre Türkiye’deki 68 üniversite rektörünün uluslararası akademik yayını bulunmuyor. Bu rektörlerimiz hayatları boyunca yaptıkları araştırmalardan sıfır atıf alıyorlar. Maalesef bunları Türkiye dışında tanıyan yok. Bir başka deyişle, ülkemizdeki akademi yerlerde sürünüyor.

Küresel üniversite sıralamalarında ilk 500’ün içinde olan üniversitemiz kalmadı. Akademik performansı düşük olan kişilerin içinden rektör seçilmesi üniversitenin kalitesini olumsuz etkiliyor. Çünkü üniversite rektörlerinin akademik performanslarıyla üniversitelerin sıralaması arasında güçlü bir korelasyon var.

Üniversitelerde rektörlük seçiminin kaldırılıp rektörlerin atanma yetkisinin tamamıyla Cumhurbaşkanına verilmesiyle üniversiteler üzerine siyasi vesayet getirilmesi yanlış olmuştur. Bu uygulama rektörlerin atanmasında liyakatin göz ardı edilmesi sonucunu doğurmuştur. Üniversitelerimizdeki yüksek öğretimin kalitesini geliştirmek için görev yapması gereken rektörlerin evrensel literatürle ilişkisinin olmaması, rektörlük görevinin akademik ve mesleki liyakatten uzaklaştırılması yüksek eğitim kalitemize zarar vermektedir. Dünya bilim sıralamasında ülkemiz giderek gerilemektedir. Yüksek Öğretim sisteminin kalitesinin en önemli göstergelerinden biri olan Yüksek Öğretim Eğitim Sistemi Kalitesi Endeksi’nde Türkiye’nin 137 ülke arasında 101. sırada yer alması üzücüdür. Üniversitelerde ağırlığı giderek artan siyasi vesayet yanı sıra dini vesayetin de yavaş yavaş yerleştiğini söylemek abartılı olmaktan çıkmıştır.

Unutulmaması gereken şudur: Özgürce yapılmayan bilim, bilim değildir. Bu bağlamda, sadece birkaç hafta önce Sn. Cumhurbaşkanı’nın &. Din Şurası’nda yaptığı konuşmada sarf ettiği “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin koşullarını yerleştireceğiz” sözleri endişe vericidir. Bu sözler laikliğin açık bir ihlalidir. Bu sözler tehlikelidir, çünkü hayatımızın merkezine dinin kurallarının konulması demek hem özel yaşamın hem de kamusal yaşamın kapsanacağı anlamına gelir. Bunun bir uzantısı da tüm eğitim sisteminin kapsanmasıdır. Son derece yanlıştır.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından 3 yılda bir düzenlenen ve 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendiren PİSA testinin sonuçları da eğitim sistemimizin kalitesi adına düşündürücüdür. Çünkü, Türkiye’nin PİSA 2018 sonuçları hala tüm alanlarda (okuma, matematik ve fen bilimi) OECD ortalamasının altında yer alıyor. Bu durum, Türkiye’nin eğitime çok daha fazla kaynak ayırması gerektiğini göstermektedir.

Uluslararası başka göstergeler, son yıllarda eğitim sistemimizin pek iç açıcı durumda olmadığına işaret etmektedir. Uluslararası ölçümlere göre, 15 yaşındaki öğrencilerin “Eleştirel düşünce ve problem çözme” becerileri sadece yüzde 2.2’dir. Bu oran Güney Kore’de yüzde 28 iken dünya ortalaması ise yüzde 11’dir.

Şimdi de eğitim sistemimizdeki imam hatip gerçeğine bakalım. AKP döneminde eğitimde yaşanan dönüşüm 2012 yılında önemli bir kırılma noktası yaşadı. 2012 yılında getirilen 4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte 8 yıllık kesintisiz eğitim terk edildi. Bu noktadan itibaren her yıl artan imam hatip ve meslek liseleri sayılarıyla öğrenciler buralara yönlendirildi. Eğitimde her alanda çöküş yaşanırken imam hatipler her türlü siyasi övgüye mazhar oldu. 2012’de 573 olan imam hatip lisesi sayısı 4+4+4 sistemiyle 2018-2019’da bin 623 oldu. 2012’de sayısı sıfır olan imam hatip ortaokulu sayısı ise 3 bin 394’e ulaştı. Buna rağmen imam hatip liselerindeki öğrenci sayıları 2015-2016 yılından beri sürekli düştü. Tüm bu rakamlara bakıldığında eğitimde kaynaklarımızın doğru kullanıldığı söylenebilir mi?

Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitimi dinselleştirme adımlarından birisi de anaokullarında açılan dini eğitim sınıfları. Buralardan gelen bilgiler, eğitimin dinselleşmesinin çocukları çok olumsuz etkilediğini gösteriyor. Bolu, Yalova, Edirne, İsparta gibi birçok ilde 3-4 yıldır uygulanan bu program neticesinde kendi ebeveynlerine bile “cehennemlik” diyen çocukların ortaya çıktığı rapor ediliyor. Aslında söz konusu dinselleştirme adımları İl Milli Eğitim Müdürlükleri ile Müftülükler arasında yapılan protokollerle yürütülüyor. Dolayısı ile sorumluluğu Milli Eğitim Bakanlığı’nda olan bir öğretim programının formatı müftülükçe başka bir formata dönüştürülmüş oluyor. Bunun hukuki olup olmadığı ciddi bir tartışma konusu olsa gerek. Ancak ortada tatsız bir gerçek var. Müftülük tarafından 4-6 yaş arasındaki çocuklara “değerler eğitimi” adı altında verilmeye çalışan eğitimin tamamı Arap alfabeli ve dine yönelik bir eğitim olduğu söyleniyor. Bu tasvip edilebilecek bir şey olmasa gerek.

Daha yazılabilecek çok şey var. Ama fazla uzatmadan söyleyeyim. Eğitimi dinselleştirmenin Türkiye’yi olumlu bir noktaya götürmesi mümkün değil. Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğunun bilincinde olmasını beklemek hepimizin hakkı.

Şimdi düşünelim. İlk insanların ateşi bulmalarıyla tekerleği icat etmeleri arasında milyon yıldan fazla zaman vardı. Ama sonra matbaayı icat etmek bin yıl aldı. Yüz yıl kadar sonra teleskop yapıldı. Takip eden yüzyıllarda çok daha kısa aralıklarla buharlı gemiden benzinli otomobile, uçağa ve uzay gemisine geçildi. Bundan sonra insan DNA’sının çözülmeye başlanması sadece yirmi-otuz yıl sürdü.

Artık bilimdeki ilerlemeler aylarla ölçülüyor. Teknolojik gelişme hızı akıllara durgunluk veriyor. Öyle görünüyor ki günümüzün en gelişmiş ameliyat yöntemlerinin barbarlık gibi geleceği, enerji kaynaklarının antika olarak görüleceği, yapay zekanın mucizeler yaratacağı zamanlar çok da uzakta değil.

Eski Yunanlıların antik kültürü incelemesi için yüzlerce yıl geriye bakması gerekiyordu. Bugün ise bize sıradan gelen teknolojilere sahip olmadan yaşamış insanları bulmak için bir, bilemediniz iki nesil geriye bakmak yeterli. Bir başka ifadeyle, insanoğlu ilerleyişinin zaman çizelgesi iyice sıkışmaya başladı. Antik ile moderni birbirinden ayıran bölüm çok daraldı. Bu dinamiğin giderek hızlanacağını söylemenin abartılı olduğunu sanmıyorum. Önümüzdeki on yıllarda bugün için hayal etmesi güç teknolojik gelişmelerin görüleceğini düşünüyorum.

Şunu unutmayalım. Bilim, inancın antitezidir. Kelime anlamıyla bilim, bilinmeyen veya henüz tanımlanmamış bir şeye kanıt bulma girişimidir; ölçülebilecek gerçekleri ortaya çıkarmak için batıl inanışı, hurafeleri ve yanlış algılamayı reddetmektir. Bilim bir soruya cevap sunduğunda bu evrenseldir. İnsanlar bu yüzden savaşmaz, bilakis etrafında toplanır.

Tüm bunları neden yazıyorum dersiniz. Çünkü, eğitimi dinselleştirmenin ve yozlaştırmanın, din motifleriyle donatmanın artık içinde yaşadığımız dönemin dinamikleriyle bağdaşmadığını, toplumumuzun çağdaş dünyadan giderek kopmasına yol açacağını, bilim ve teknolojide çağın iyice gerisinde kalmamıza neden olacağını düşünüyorum.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın şunu anlaması lazım: Bugün olduğu gibi geleceğin de en değerli sermayesi insana yatırım yapmaktır. Eğer bu ülkeyi küresel rekabet liginde üst sıralara taşımak istiyorsanız insanımızın doğru ve çağdaş eğitimine, sağlık ve mutluluğuna, sosyal güvencesine ve nihayet doğru yerde istihdamına öncelik vermek zorundasınız. Ekonomik büyümeyi, bireysel gelişmeyi ve eşitsizliği azaltmanın en iyi ve belki de tek yolu doğru eğitime ve öğretime yatırımdır; genç dimağların düşünce ve sorgulama yeteneğinin gelişmesini teşvik etmektir; tedrisatta bilimi ve teknolojiyi ön plana çıkarmaktır. Eğer eğitimin orantısız bir ölçekte dinselleşmesinin ve yozlaşmasının yolunu açarsanız hem ülke kaynaklarının heba olmasına sebep olursunuz hem de toplumumuzdaki farklı din ve mezheplerin özgürce yaşanmasına ve uygulanmasına ciddi bir engel oluşturursunuz. Eğer bütün farklı din ve mezheplerin tek bir dinin kurallarına uygun olarak yaşamasını öngörüyorsanız, işte o zaman orada bir kaosun, demokrasiden çok uzak otoriter bir yönetimin varlığına yol açarsınız.

Herhalde ülkemizin böyle bir mecraya sürüklenmesini istemezsiniz.

Bizden hem söylemesi hem de uyarması.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!