DÜŞÜNCEYE ÇAĞRI - Halimiz
SİZİN DİŞİ ENERJİNİZ NE DURUMDA?
6 Aralık 2018

Düşünen, tartışabilen, yaratıcı, işbirlikçi, diğerlerinin haklarını gözeten, saygılı bireylerden oluşan bir toplum düşünün. Çok mu ütopik geldi?

Bir oda dolusu yetişkinin birbiriyle saatlerce tartıştığını, sadece fikirler üzerinde konuştuğunu, bir kavram üzerine derinleştiğini, saatlerce konuşabildiğini düşünün. Böyle bir dünya mümkün mü?

Çocuğunuzun sorduğu “güven ne demek?” sorusuna cevap verirken zorlandığınız oluyor mu? Yeğeniniz başına gelen bir olayı anlatırken, kendi istemediği bir şeyin meydana gelmiş olmasını “haksızlık” diye nitelendirdiğinde adalet kavramını anlatmak isteyip doğru kelimeleri bulamadığınız oldu mu?

Çocukken üzerine konuştuğunuz konular, sorduğunuz sorular arasındaki uçurum giderek büyüdüyse yetişkin olduğumuzda, bir sorunun tek bir doğru cevabı olduğunu düşünüyorsak ve “ama” diye başlayan varsayımsal sorular sormayı unuttuysak, düşünme melekemizi ve merak duygumuzu yitirmiş oluyoruz.

Okullaşma ile çocuklarımızın başına gelen tam da bu. Onların yaratıcı beyinlerini, farklı bakış açılarını alıp, sistematik bir şekilde onları tek bir doğru cevabı olan sorulara yöneltiyoruz. A şıkkı doğru oluyor. “Ama…” diye başlayan soruları görmezden geliniyor.

Büyüyüp yetişkin olunca, işte yolunda gitmediğini düşündüğümüz sorunlara çözüm ararken  akıl yürütmeden yoksun, daha önce denenmiş ve başarısı kanıtlanmış paket çözümleri tercih eden büyük bir çoğunluk var. Tam da bu sebeple robotlaşıp, mekanik işleri yürütmede sorun yaşamazken konfor alanlarının dışına çıkınca bir anda sudan çıkmış balığa dönüyor, en basit çözümleri bile göremeyip kriz ortamı yaratıyorlar.

Biz toplum olarak bilmediğimiz konularda da uzmanların yanında bile fikrimizi beyan etmekten çekinmeyiz. Karşımızda tıp doktorlarından oluşmuş bir heyet fıtık ameliyatı olmamızı söylese, yok ya benimki kas ağrısı ben biliyorum, ters hareket yaptım, 3 gün yatarım bir şeyim kalmaz deriz. Ekonomiste ekonomiyi, eğitimciye eğitimi öğretiriz.

Mesleğimiz olmadığı halde muhakkak suretle hepimiz reklamdan, politikadan, eğitimden, çocuk yetiştirmekten, psikolojiden, şoförlükten, esnaflıktan, tıptan anlarız. Anlamasak da fikir beyan ederiz. Yolda hareketsiz yatan birini görünce tokatlayarak uyandırmaya çalışırız. Trafik kazası geçirmiş adamı karga tulumba taksinin arka koltuğuna atarız. Kendimizin bilmediği konularda hareket edince bunun olası sonuçlarını da tahmin edemeyiz ve örneğin kırık bacaklı birini arabaya karga tulumba koyarken daha büyük bir kırık meydana gelirse, abi n’aptık ki yardım ettik tadında kendimizi savunuruz. Bizde niyet önemlidir, sonuç değil.

Politikacıları da bu şekilde değerlendiririz. İyi niyetli oldukları için kandırıldıklarını düşünürüz, hiç liyakat sorgulamak veya kötü niyeti düşünmek aklımıza gelmez. Aklımıza gelmez çünkü biz kalbimizle düşünürüz. Eğer inanmışsak, sevmişsek, taraftar gibi ömür billah her yaptığını rasyonalize ederiz.

Ta ki işin ucu bize dokunup, bizim çıkarlarımız tehlikeye girene dek.

Dünyanın ve insanın geldiği nokta her haliyle düşünmeye çağrıda bulunurken, karşılaştığımız her durum, her çatışma, her zorluk bizi durup düşünmeye davet ederken neden düşünmeye ayak diriyoruz acaba? Ancak düşünerek çözebileceğimiz sorunları, düşünmeden hazır bilgilerle çözmeye kalkınca daha da zor, daha karmaşık sorunların içinde bulmuyor muyuz kendimizi?

Shopenhauer diyor ki “okumak ve öğrenmek bir kişinin kendi özgür iradesiyle yapabileceği şeylerdir fakat düşünmek böyle değildir. Düşünme tıpkı bir ateş gibi bir cereyanla tutuşturulmalı ve konuya duyulan bir ilgi ile beslenmelidir. Kendi kendisine düşünmesini öğrenmiş bir insan kendi kanaatlerini kendi oluşturur, otoritelere ancak daha sonra başvurur.”

Shopenhauer, radikal bir şekilde, kitap okumanın kişinin kendi öz düşüncesini ürkütüp kaçırması sebebiyle bir günah olduğunu da ileri sürüyor. Shopenhauer’a göre gerçek düşünürler derin kavrayışın peşinde olmuşlar, bunu salt kendileri için aramışlardır.

Heidegger, en çok düşünce uyandıran nedir? sorusuna “düşünceye davet eden zamanımız için en çok düşünce uyandıran, bizim hala düşünmüyor olmamızdır” diye cevap vermiştir.

Düşünmeyen, düşünce üretmeyen toplumların ve devletlerin çöküşü için yakın tarihe bakmamız yeterlidir. O yüzden felsefeyi, düşünmeyi, şu an bulunduğu akademik kapılar ardındaki fildişi kuleden çıkartıp günlük hayata derhal sokmayız. Bu düşünen her bireyin görevidir. Belki Sokrates gibi yoldan geçeni çevirip bir soru sormayacağız ama bir şekilde verileni, kabul göreni, norm olanı sorgulayacağız. Paranın norm olduğu bir topluluğun sürdürülebilirliği mümkün değildir.

Düşünmeyi günlük hayata indirme yöntemlerinden biri olan Topluluk için Felsefe (Philosophy for community, P4C) yöntemi ile felsefe tarihine veya felsefi akımların detayına girmeden, felsefi soruşturma yapılır. Soruşturan topluluklarda fikir esastır.  Yargılamadan ve yargılanmadan salt dinleme ve ifade etme ve gerekçelendirme ile soruşturma yapılır. Amaç, tek bir doğruya ulaşmak değil, soruları artırmak, kavramlarda derinleşmek, yeni bir anlayışa varmaktır.

Düşünmek, öğrenilebilir bir beceridir. Doğuştan gelen yeteneğimizdir ama okullaşma ve sosyalleşme süreci ile günden güne körelir. Bunun yeniden kazanılması, içinde yaşadığımız toplumun sürdürülebilirliği için elzemdir. Aksi takdirde keyfi ceza uygulamalarından tutun, ayrımcı politikalara, gelir eşitsizliğinden, cahilleştirmeye, değerlerin yerle bir edilişinden madde bağımlılığına, çevre kirliliğinden, ayrımcılığa , sanat düşmanlığından bilgi düşmanlığına kadar bir toplumu içten içe kanser gibi yiyip bitiren hastalıklardan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Düşünmeden zor zamanları atlatacağına inanmak bir yumurta kabuğunda dereotu yetiştirmek kadar saçmadır. Zamanın ruhu bizi düşünmeye çağırmaktadır.

Bunu düşünün.

mm

Ayse Musal Çıpa

Ankara’da doğdum ve büyüdüm. TED Ankara Koleji mezunuyum, Bilkent’te Turizm ve Otel İşletmeciliği okudum. Bir kaç sene mesleğimi yaptıktan sonra İstanbul’a taşındım ve reklam sektörüne geçtim. Şehir ve mesleği aynı anda değiştirmek benim için köklü bir değişimdi. 17 sene aralıksız profesyonel hayatıma devam ettikten sonra 2011 senesinde yine bir radikal değişiklik yapıp işten ayrıldım, bir şirkete ortak oldum, evlendim ve 2012’de doğum yaptım. 2015’den beri STK’larda çalışmaktayım. Başka Bir Okul Mümkün Derneği Temsilciler Meclisindeyim. Yenidenbiz’i destekliyorum. Kolektif işlere inanıyorum. Only one team ile bir kolektif kitap yazıp, bir installation sergisi açtık, Online radyo kurduk ve online şiir gecesi yaptık. Farkındalık, reiki, meditasyon, şiddetsiz iletişim, yoga vb . eğitimlere katıldım. Farkındalık üzerine atölyeler düzenliyorum. Yazıyorum, konuşuyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!