DOSTLUK - Halimiz
DOSTLUK 2
BİR MÜZE… ANKARA ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ…
4 Temmuz 2019
DOSTLUK 3
MUTLU MU, HAKLI MI OLMAK İSTERSİNİZ…
4 Temmuz 2019
DOSTLUK 4

Hayat öyle böyle akıp gidiyor. Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları, yıllar yılları kovalıyor. Bu kadar hızlı akıp giden zaman içinde aynaya dönüp baksak bile fiziksel olarak ne kadar değiştiğimizi bazen fark bile edemiyoruz. Ruhsal, duygusal ve zihinsel olarak değişimimizi idrak edebilmemiz fiziksel değişimi görmemizden daha da zor. Ne zaman ki çocukluğunun geçtiği yerlerde dolaşsa ve çocukluğunda önemli yeri olan kişiler ile karşılaşsa, aradan geçen yılların bedenlerde, zihinlerde ve ruhlarda ne kadar değişim ve dönüşüm yarattığını gözlemleyebiliyor insan. Birbirinin yüzünde, dudak kenarlarında, göz altlarında oluşmuş olan çizgileri görebiliyor; ruhların o çocukluk günlerinden ne kadar uzaklaştığını fark edebiliyor. Ama beraber geçirilen birkaç saat ile birlikte yeniden o eski “küçük yaramaz çocuklar” haline dönüyor insan. O gün onlar için ne kadar zor, acı, duygu yüklü de olsa…

Bir süredir hiç gitmediğim yazlık kasabaya bu sene birkaç kez gitmek zorunda kaldım. Zorunda kaldım demek aslında pek doğru bir tanım olmadı. İlki, ailem ve eski komşularla — onları komşu olarak tanımlamak bile büyük yanlış çünkü onlar da ailemizin bir parçası — bayramlaşmak içindi. “Bizim büyük aile” eski usulleri yaşatmayı çok sever. Herkes sokağımıza masa ve sandalye taşır; masaların üzerine birbirinden değişik likörler, çikolatalar, şekerlemeler ve tatlılar yerleştirilir ve büyükler sandalyelere oturur. En küçükten başlayarak sıra ile herkes el öper ve en küçükler bayram harçlıklarını alır. El öpme faslı bittikten sonra sıra birbirinden lezzetli çikolataları ve likörleri tatmaya gelir. Bayramlaşma iki üç saat sürer.

Ben şahsen bayramlaşmayı oldum olası seven biri değilimdir ama bu defa çok hoşuma gitti. İyi ki gitmişim diye düşündüm. Yaş aldığım için midir bilemedim. Hoşuma gitti bu merasim. Hep beraber olmak ve en küçüklere bayram sevincini yaşatmak… Küçüklere el öpmeyi öğretmek, onlara bayram harçlığı vermek… Unutulan eski adetleri onlara göstermek… Belki de tüm bunlar hoşuma gitmişti. Oysa ki bu bayram hüzünlüydük hepimiz. Ailemizin en büyüğü amcamız — iki üç yaşından beri çok yakın arkadaşımın babası — üç ay önce beyin ameliyatı geçirmiş ve sonrasında da toparlanamamıştı. Hastanedeydi bu bayram… Uyuyordu… Biz onun yokluğunda yine de bayramlaşmamızı yaptık. Eşi ve çocuklarıyla kucaklaştık, ağlaştık ve acil şifalar diledik. Ne yazık ki dileklerimiz tutmadı ve mahallemizin “muhtarını” kaybettik. İkinci gidişim bu yüzdendi.

Bu ikinci gidişimde yine büyük bir aile olmanın ayrıcalıklarını hissettim. Herkes evlerini açtı, sandalyelerini masalarını kullanım için “muhtarımızın” evine yolladı, yemekler yapıldı, beraber yenildi ve içildi. Büyük bir aile ve kocaman bir mahalle… Hatırlar mısınız? Biz çocukken aile ve mahalle dizileri vardı. “Perihan abla”, “Mahallenin Muhtarları”, “Süper Baba” gibi… Tam öyle bir mahalleden ve aileden bahsediyorum işte…

Akşam misafirler gittikten sonra arkadaşımla baş başa kaldığımızda sanki günler, haftalar, aylar ve yıllar geçmemiş gibi kaldığımız yerden devam ediyorduk. Gerçekten de çok eski dostluklar öyledir. Araya zaman ya da mesafe girse de yeniden bir araya gelindiğinde o zaman ve mesafe hiç yaşanmamış gibi kaldığın yerden devam edersin. Yüzümüzdeki çizgiler, saçımızdaki beyazlar, gözlerimizin altındaki morluklar… Bunlar da güzeldi. Oturduk, sohbet ettik, kâh güldük kâh ağladık anılarımızı tekrar tekrar birbirimize anlatırken… Bir yandan aynı kadehten yudumladık, bir yandan sarıldık, bir yandan özlem giderdik… Sanki ben yıllardır oraya gitmemişim ve yıllar ne onu ne beni bedenen, ruhen ve zihnen değiştirmemiş dönüştürmemiş gibi… Arkadaşımla ben hala tencere tavaları ile bahçelerden sardunya ve nane yolan, bir bisiklete iki kişi binen, benim anneannem bunaldığında onun anneannesine giden ve o bunaldığında son çare onun babaannesine giden, biraz daha büyüdüğümüzde eve gece 12’de gelmemek için bin bir takla atan, akşamları o elbiseyi mi giysem yoksa bu şortumu diye saatlerce karar veremeyen, denize girdimi çıkmak bilmeyen ve bir daha bir daha balıklama atlamak isteyen, “kara diken”leri (deniz kestanesi) toplayıp yumurtalarına limon sıkıp yiyen, bu gece de artık yemeyelim diye karar verip dayanamayıp “çiğdem” (ay çekirdeği) alıp gece boyu çekirdek çitleyip “king”, “ohel”, “batak” oynayan ve asla büyümeyen hep çocuk kalan iki kızdık…

Evet büyümüştük. Hayat bizlere artık acı yüzünü de gösteriyordu ama biz o acıların içinde bile gülümsemeyi deneyen, birbirine sarılan ve uykusuz kalmak ve uçakta ve ertesi gün perişan olmak pahasına birbirini yalnız bırakmayan iki dosttuk. Hayatta insanın böyle dostlukları olmalı. Yıllar geçip, yüzünde çizgiler, saçında beyazlar iyice arttığında geriye dönüp baktığında hayatımın en iyi yatırımı “işte bu” diyebilmeli insan… Dostları, arkadaşları, ailesi olmalı… Yıllar geçse de hiç eskimeyen eski dostları…

mm

Burcu Yırcalı

Yogaya boyun ve bel ağrıları gibi sağlık sorunları yüzünden 2006 yılında başladım. Önceleri yoganın sadece bedensel boyutuyla ilgilenirken ve “savasana” (ceset pozisyonu) adı verilen son dinlenme pozisyonunda bir dakika bile kıpırdamadan yatamazken zaman içinde yoganın bedensel boyutunun ötesinde boyutları olduğunu da fark edip çok sevdim. Bu sevgi benim yoga üzerine eğitimlere katılmama sebep oldu. 2012 yılından beri yoga eğitmenliği yapmakta ve yoga ve meditasyon ile hem kendi hem de katılımcıların hayata değişik bir açıdan bakmasını amaçlamaktayım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!