DENİZKÖY’DE FELSEFE - Halimiz
DENİZKÖY’DE FELSEFE 2
AMERİKA İLE İNATLAŞMAK
16 Ağustos 2018
DENİZKÖY’DE FELSEFE 3
LA HAINE * (NEFRET)
16 Ağustos 2018
DENİZKÖY’DE FELSEFE 4

Bu satırları yazarken Tülin Daloğlu’nun “Yelkenli’de Felsefe” yazısından esinlendim. Başlık da bu yüzden böyle. Malumunuz yaz aylarındayız. Yaz mevsiminin Yılbaşı ilan edilmesinden yanayımdır hep. İnsan kendini dinler, yeniler ve yeni çalışma dönemine hazırlanır. Önümüzdeki dönem ile ilgili planlarımı genelde yaz aylarında yaparım ben de… Bence her yeni yıl, yaz mevsiminde yeniden başlar.

***

Ankara’nın buz kesen soğuğunda arabadasınızdır. Kulağınıza radyodan yazdan kalma şarkılar gelir… Şaka gibi! Sorunlarınızı, sıkıntılarınızı erteleme şansınız yoktur. Onlar derhal çözülmelidir. Ankara’nın belli yerlerinde yaşamıyorsanız betonların içinde yol alırsınız kilometrelerce. Varış yerine geldiğinizde sorunlarınıza sorun, sıkıntılarınıza sıkıntı eklenir. Kaçamak yapacak kaç yer kaldı ki Ankara’da? Kafanızı dinleyeceğiniz, doğayla iç içe olacağınız kaç yer biliyorsunuz? AVM’lere, prematüre binalara hapsolmuş şekilde devam eder hayatınız hafta sonu gelir de kendinizi bir şekilde ödüllendirirsiniz diye…

***

Bu sözcükleri İzmir’in Çandarlı beldesine bağlı Denizköy’de, denizde sırt üstü uzanırken içinde kaybolduğum düşüncelerden çıkardım. Çeşme’ye, Bodrum’a, Kuşadası’na gitmeyi sevmiyorum. Tam bir Ege aşığıyım ama kalabalıktan kaçarken kalabalıklara, gösterişten kaçarken gösterişe yakalanmayı mantıklı bulmuyorum. Çandarlı, tarihi amazon kadınlara kadar giden küçük bir belde. Yaz mevsimlerinde çok sakin değil. Ancak Denizköy gibi bir yere sahip ve insan aradığı huzuru haritanın o noktasından itibaren bulmaya başlıyor. İnanın telefon bile zor çekiyor! Karşıda tahminimce Yunan adaları, yanımda asırlar öncesinden kalma bir işaret kulesi, arkamda yeşillik ve altın renginde kumlarla sırtımı denize yaslamış güneşi seyrediyordum. Bu huzurun yakın bir zamanda biteceğini, Ankara rüzgarı, trafik magandaları, siyaset, kibirli ve bencil bir şekilde işlerine gömülmüş insanlar geliyor aklıma… Acıklı bir şekilde herkesle rekabete girmeye çalışan egoist insanlar, okumam gereken kitaplar, Halimiz’deki son yazım derken yıllar önce Didim’deyken okuduğum Montaigne’in “Denemeler”indeki söz geliyor aklıma… “Ne biliyorum ki?”

Yaz bittiğinde daha çok çalışmak vaktiyse, çok da önemi yok… Ama ne için bunca koşturmaca arada kaçıp gitmedikçe uzaklara, seyretmedikçe denizi?

“Bu aralar çok da uzaklara gidemeyebilirim” diyorum kendi kendime… “Çok bunalırsam buraya gelirim”. Sonradan hükümetin çılgın projelerinden biri bu düşüncem esnasında beni dürterek kendime getiriyor; Çandarlı limanı. Avrupa’nın en büyüklerinden olacakmış, ama ihaleye giren şirket yokmuş. Çünkü İzmir’deki büyük limanın İzmir’e 35 sene daha yeteceği düşünülmekteymiş ve Aliağa’daki liman bile tam kapasiteyle kullanılmamaktaymış. Eğer liman yapılırsa uzun vadede denizinin berraklığını, dünyalara bedel oksijen bolluğunu süpürüp götürecekmiş Çandarlı’nın. Zaten yeterince ev ve binayla öldürdüler bu bakir yeri.

Geriye Denizköy, Ayvalık, Kalem Adası kalacak… Oralara da göz dikmeleri yakındır.

***

Dedim ya… “Ne için bunca koşturmaca arada kaçıp gitmedikçe uzaklara, seyretmedikçe denizi?” Ülkenizde nefes alacak yer bırakmıyorsanız, ağaca, hayvana acı çektiriyor ve onları yok ediyorsanız, ne anlamı var tüm yaptıklarınızın? Durup bir soluklanmak, kendinizi dinlemek istemeyecek misiniz?

Bazı insanlar için bunun önemi hiç olmadı ve olmayacak. İngilizlerin yol kenarlarındaki arazilerden ağaçlar fışkırırken, sırf Kraliçe bizi kıskansın diye nükleer santral, liman, inşaat projelerini en bakir yerlere yapacaklar. Sonra da orada görüp özendikleri, Ankara’da olmadığı kadar özgürce dolaşabildikleri yerleri “Millet Bahçesi” diye yeni bir proje gibi önünüze koyacaklar.

***

Bu arada yıllar önce Yılmaz Özdil’in yazdığı bir köşe yazısı geliyor aklıma, ülkeyi yönetenlerden sözü açıp, onların aileleriyle hiç denize girmediklerinden, onlarla hiç güneşlenmediklerinden bahseden…

İşte “tam da çektiğimiz sıkıntıların tüm kaynağı bu” diyorum kendi kendime. “Hayattan zevk almayan insanların yönettiği kurumlarda, şirketlerde, şehirlerde, ülkelerde yaşıyoruz biz”. Ve düzeltemeyeceğiz “kaçıp giderek” tahrip ettikleri şeyleri. İçimiz de rahat etmeyecek, kalbimiz hep Ege’de kalacak. Peki kaçıp gidemiyorsak “Ne biliyorum ki?” demek yeterli mi Montaigne gibi bu düzeni değiştirmek için? “Ben kimim? Ne yapabilirim ki?” diye de sormalı insan kendine. “Elinden geleni yap, yine yetersiz kalıyorsan da sadece inandığın gibi yaşa” cevabını veriyorum bu soruyu kendime sorunca. Pes etmeden, inadına inandığı gibi yaşamalı insan çünkü.

Çevrendeki ağaçlar kesiliyorsa ağaç dik, ayıplanıyorsa el ele tutuşmak aşık ol, dua etmek yasaklanıyorsa dua et, içkiye zam geliyorsa sarhoş ol, doktor şekeri yasakladıysa dinleme.  Ama neye inanıyorsan onu yap, inandığın gibi yaşa. Seni ve içindekileri de değiştiremezler ya! Gandhi, Hitler İngiltere’ye göz diktiğinde İngiliz halkına bir mektup yazar ve güzel binalarını, yollarını, topraklarını işgal etmelerinin büyük bir problem olmayacağını söyler. Önemli olanın ruhlarının ve zihinlerinin işgal edilememesi olduğuna işaret eder.  İşte en temel mücadele yöntemi bu!…

Yoğun mesailerde, Ankara ayazında, İstanbul trafiğinde sorun kendinize: “Pes edecek miyim?”

Radyoda çalan yazdan kalma her şarkıdan sonra tekrar edeceğinize eminim, pes etmeyeceksiniz.

 

mm

Polat Üründül

Polat Üründül Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Portsmouth Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Çalışmaları üzerine yüksek lisans yaptı. Hala Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde doktora çalışmasına devam etmektedir. Twitter.com/polaturundul polat@polaturundul.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!