DAHA ÇOK NEFRET, DAHA ÇOK KAN - Halimiz
ERKENCİ BADEM: ÇAĞLA
14 Mart 2019
MORE HATE… MORE BLOOD…
21 Mart 2019

Dünyanın tek Tanrılı dinlerini birbirine bağlayan “sevginin gücü” ve “gelenekler” gibi kavramlarla ilgili pek çok şey yazıldı, çizildi.

Artık bu dinlerin bir başka ortak noktası daha var. Bu yeni yüzyıl başladığından beri, tüm bu dinlerin mensupları şiddetli terör eylemlerinin kurbanları oldular.

Dünya, dua ederken öldürülen Yahudileri, Hristiyanları ve Müslümanları dehşet içerisinde seyretti. Bu eylemleri yapanlar ise sadece nefret dinine mensuptular.

Charleston, Quebec, Pittsburgh ve şimdi de Christchurch… Bütün bu şehirlerde, ibadet etmekte olan kişiler, katliam makinesi haline gelmiş beyaz ırkçılar tarafından katledildiler.

Yas tutuyoruz, dini törenlerimizle ölüleri kutsuyoruz, bedenlerini gömüyoruz ama bu akla hayale sığmayan şiddet sarmalını durdurmak için gerçekten bir şeyler yapıyor muyuz?

Eğer bir şeyler yapıyorsak dahi, belli ki bu yeterli olmuyor çünkü bu olaylar tekrar etmeye devam ediyor.

Ne yazık ki bu korkunç eylemler artık sosyal medya çağında gerçekleşiyor. Nefret pompalayanlar yaymak istedikleri iğrenç fikirler için internette destek buluyorlar. 2019 senesinde, sosyal medya haberlerine aç kurtlar gibi saldırıldığı bir dönemde, internette manifestolar ve videolar paylaşıp bunların göz açıp kapayıncaya kadar tüm dünyaya yayılmasını sağlayabiliyorlar.

Son katliamın katil zanlısının yaptıkları çıtayı başka bir boyuta taşıdı. Yeni Zelanda’daki iki camiyi basıp ibadet edenleri katleden cani, kafasındaki kaska bir video kamerası yerleştirerek arabasına bindi, silahlarını saydı, sakince arabasını camiye doğru sürdü ve sistematik bir şekilde kurbanlarına ateş etmeye başladı. Ateş ettiklerinin arasında kendisini kapıda “içeri gel kardeşim” diye karşılayan birisi de vardı ve bütün bunları Facebook’tan canlı olarak yayınlıyordu.

Katili, ibadet etmeye gelmiş biri zannedip, kendisini karşılarken öldürülen kişinin 71 yaşındaki Daoud Nabi olduğu öğrenildi. Kurbanlar ne yazık ki onunla sınırlı değildi…

Charleston’daki Afro Amerikan kilisesine, Quebec’teki bir camiye ve benim kendi memleketim olan Pittsburgh’de bir sinegoga saldıranlar gibi, Christchurch katili de yakalandı ve cinayetle yargılanıyor.

Katilin adını biliyoruz ama Yeni Zelanda hükumeti, bu caninin peşinde olduğu ünü kendisine bahşetmemek için onun adını zikretmemizi istemiyor.

Yeni Zelanda hâlâ darmadağın bir halde ve büyük bir ihtimalle daha uzun bir süre de öyle kalacak. Burası düşük suç oranları ile meşhur bir ülke, 2017 senesinde ülke genelinde işlenen cinayetlerin sayısı, bir gün içinde cami katliamında öldürülen 50 kişiden daha az.

Böylesine çirkin bir nefret suçunu görmeyi bekleyeceğiniz en son yerlerden birisi Yeni Zelanda’dır ve kendilerini Kiviler diye adlandıran Yeni Zelandalılar dünyaya çok güçlü bir mesaj vermekteler.

Bizim burada, Amerika’da yaptığımız gibi, sadece “Düşünce ve dualarımız sizinle” demekle kalmıyorlar. Yeni Zelanda hükümeti tutum ve tavırlarıyla müthiş bir örnek oluşturuyor.

Başbakan Jacinda Ardern, yüzüne yansıyan üzüntüsü ve başına örttüğü eşarbı ile Müslüman topluluğun evlerine giderek baş sağlığı dileklerini iletti. Verdiği mesaj basit ve tutarlıydı, “sizler bizim bir parçamızsınız” diyordu.

Katilin isminin ağızlara alınmayacağını açıklayan Arden, terör saldırısının ardından sadece 72 saat içerisinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin seri katliamlardan sonra yapmayı başaramadığı şeyi yaptı ve ülkedeki silah kontrol yasalarını sıkılaştırdı.

Christchurch katliamından birkaç saat sonra Beyaz Saray’da bir aktivitede konuşma yapan Başkan Trump ise kurbanlar için üzgün olduğunu dile getirdi. Kendisine “Beyaz ırkçılığı dünya açısından bir tehdit olarak görüyor musunuz?” diye sorulduğunda, “Hayır, pek de öyle görmüyorum, bunlar sadece çok çok ciddi problemleri olan bir avuç kişiler.” diye cevap verdi. Cevabı çok şey anlatıyordu…

Trump’ın destekçileri başkanın Amerika’daki ya da dünyadaki beyaz milliyetçi hareketi teşvik etmek adına herhangi bir şey yapmış olduğu iddiasını reddediyorlar fakat Trump’ın söyledikleri başka telden çalıyor. Trump bu tarz harekatların içerisinde olmasa da   hem Pittsburgh hem de Christchurch saldırganların kendisinin sözlerinden ilham almış olduğu son derece belliydi.

Birkaç sene önce, Trump’ın Başkanlık kampanyası sırasında yaptığı mitinglerden birinde çekilmiş bir görüntüde, kalabalığın içinden birisi Trump’a “Bu ülkede ciddi bir sorunumuz var, sorunun adı da Müslümanlar… Onlardan ne zaman kurtulacağız?” diye soruyor. Trump başını sallayıp “Pek çok kişi bu konuyu dile getiriyor. Bununla da ilgileneceğiz.” diye cevap veriyor.

O günden sonra Amerika’da Müslümanlara seyahat kısıtlamalarını yaşadık, mültecilere karşı sürekli düşmanca söylemler üretildi ve Trump, Virginia, Charlottesville’de yapılan büyük bir “beyaz ırkçı” yürüyüşünü kınamayı reddetti.

Bu sırada, nefret tacirleri yüksek teknolojiyi kullanarak internetten taraftar toplamaya devam ediyor.

New York Times’da teknoloji yazarı olan Kevin Roose, Yeni Zelanda katliamının ardından kaleme aldığı makalesinde şöyle diyor:

“İnternet artık fanatizm tohumlarının ekildiği ve sulandığı bir mecra haline geldi. Bu platformlardaki kullanıcılar ideolojik kutuplaşmalara doğru itiliyor. Nefret ve şiddet eğilimi olan kişiler buralarda birbirlerini bulup birbirlerinden besleniyorlar.”

Yani aslında nefret söylemcilerinin elinin altında artık iki çeşit silah var; tabancalar ve internet.

Daha önceleri sadece bireylerin silaha erişiminin zorlaştırılması gerektiği üzerinde duruyorduk. Yeni Zelanda hükümeti de eğer gerekli siyasi irade gösterilirse, silahların şiddet olaylarında kullanılmasına engel olmak için lüzumlu yasaların çıkartılabileceğini kanıtladı.

Fakat siber dünyayı kontrol etmek bundan çok daha zor. Twitter, Facebook ve benzeri platformlar defalarca sitelerini kontrol altında tutacaklarına söz verseler de her seferinde nefret suçu işleyenlerin bir adım arkasında kaldılar. Facebook Christchurch katilinin kaskına taktığı kameradan yaptığı yayını platformdan kaldırdı ama kullanıcılar görüntüleri yaymak için kısa sürede yeni yöntemler buldular. Saldırıdan sonraki 24 saat içerisinde sadece Facebook üzerinden bir buçuk milyon saldırı görüntüsü silindi. Bu rakam üzerinde bir düşünün; tam bir buçuk milyon…

Katil ayrıca çeşitli internet platformlarında yetmiş küsur sayfalık bir manifesto paylaştı, belli ki içindeki zehiri onu okumak isteyen herkesle paylaşmak istiyordu.

Yeni radikal nefret eylemleri önlemeye çalışırken karşımıza en büyük sorunlardan birisi olarak bu çıkacak ve bu sefer bu sorunu halletmesi gerekenler sadece hükumetler değil aynı zamanda dev teknoloji şirketleri de olacak.

Yeni Zelanda başbakanı bu şirketlerden cevap talep etti, ABD Kongresinin bazı üyeleri de bu adımı attılar fakat henüz Trump hükümeti bu konu ile ilgili herhangi bir şey yapmadı. Kimi eyaletlerin Google ve Facebook gibi dev şirketlere karşı bazı yaptırımlar için harekete geçeceğine dair ise çeşitli belirtiler mevcut.

Sorun çok büyük ve büyük teknoloji şirketlerinin bu konu ile ilgili üreteceği çözümleri beklerken belki de bazı cevapları kendi vicdanımızda aramamız gerekiyor.

Benim memleketim Pittsburgh’de insanlar hâlâ geçen Kasım ayında Tree of Life Sinegoguna yapılan vahşi saldırıda ibadet sırasında öldürülenlerin yasını tutuyorlar. Yahudi topluluğunun üyeleri, şehirdeki Müslümanların o en karanlık günlerde kendilerine nasıl yardım eli uzattığını şükranla hatırlıyorlar.

Christchurch saldırısının ardından çok iyi tanıdığım bir hahamdan, cemaatinin bu Cuma yakındaki bir camide toplanıp müslümanların yasına katılacağına dair bir mesaj aldım.

Evet bir şekilde internet ile ilgili düzenlemeler yapmamız ve camilere, kiliselere, sinegoglara saldırma ihtimali olan kişileri silahlardan uzak tutmamız gerekiyor ama tıpkı bu Cuma Pittsburgh’de camide toplanacak kişiler gibi bizlerin de davranışlarımızla birer örnek oluşturmamız da çok önemli.

Bir zamanlar Martin Luther King Jr. İle beraber çalışmış olan, insan hakları abidesi ve kongre üyesi John Lewis, yapmamız gerekenleri şöyle özetliyor:

“Eğer kendi içerisinde huzuru sağlamış bir toplum yaratabilirsek, içine nefret veya bölücülük tohumları ekilemez. Nefret çok ağır bir yüktür, tek çözüm sevgidir.”

Çeviren: Deniz YURDAKUL 

mm

Paula Wolfson

Paula Wolfson is a veteran Washington correspondent who has covered three presidents and six presidential campaigns. She was the White House bureau chief for the Voice of America before switching to commercial radio, where she reported on science and health care policy, Recently she returned to her first love and is writing once again on American politics and foreign policy for halimiz.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!