CUMHURİYET VE ATATÜRK’ÜN DEĞERİ ÜZERİNE - Halimiz
BEŞ PARMAĞIN BEŞİ BİR Mİ?
20 Aralık 2018
A GOODBYE AND A WARNING
20 Aralık 2018

Emre Kongar’ı yıllardır tanırım ve takdir ederim. Bilgisiyle ve kültürüyle laik demokratik hukuk devletinin önde gelen savunucularından biridir. Aydın kişiliği ile kaleme aldığı yazıları her zaman ilgiyle okurum.

Kongar’ın, 2 Aralık 2018 günü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Cumhuriyet’i İçinden Kemirmek başlıklı yazısını önemsediğim için bu satırları kaleme almaya karar verdim.

Kongar, çok haklı olarak, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni “Cumhuriyet” yapan ve tüm aydınlar tarafından savunulması gereken ilkeleri şöyle sıralıyor:

  1. Laiklik,
  2. Laiklik üzerinde yükselen Temel Hak ve Özgürlükler,
  3. Laikliğe, Temel Hak ve Özgürlüklere dayalı olan Demokratik Rejim,
  4. İlk üç ilkeyi de koruyacak olan bağımsız yargı ve evrensel hukuk mekanizması.

Cumhuriyetimiz zaman içinde gelişip serpildikçe, yukarıda sıraladığım ilkeler bağlamında farklı yorumlar ve yönetim anlayışları da ortaya çıkmıştır. Fakat önemli olan bu farklılıkların ortaya çıkması değil, yaşamsal önem taşıyan ve Cumhuriyetimizi cumhuriyet yapan ilkelerin zarar görmemesidir. Bu bağlamda, söz konusu ilkeleri savunanlara içerden saldıran, onları ihanetle suçlayanlar, Cumhuriyet’in önemini, anlamını ve değerini hazmedememiş kişilerdir. Bu kişilerin, kendi varlıklarını borçlu oldukları Cumhuriyet’e ve kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hatırasına yaptıkları ise düpedüz nankörlüktür.

Bu noktada “Arka Güverte-Atatürk anıları” başlığı altında bir gemi mühendisince kaleme alınan ve İzmir Karşıyaka Erkek Lisesinin sayfasında paylaşılan bir yazıdan yapılan birkaç alıntıyı paylaşmak istiyorum:

  1. Yıl 1971, Fırat adlı gemiyle, ABD’nin Philadelphia limanına 10 bin ton tütün götürmüştük. Şehri dolaşmış gemiye dönüyorduk. Yanımıza bir araba yaklaştı ve nereye gittiğimizi sordu. Limana deyince bizi götürebileceğini söyledi. 3 arkadaş bindik. Bizi geminin bordasına kadar getirdi. Bu kibar Amerikalıyı “Türk Kahvesi” ikram etmek için gemiye davet ettim. Zabitan salonuna geçtik. Kaptanımız da oradaydı. Misafirimiz salonu inceledikten sonra, “Bu geminin Türk gemisi olduğunu söylediniz. Ancak salonda Atatürk resmi yok” dedi ve hemen ilave etti; “Önce Atatürk’ün resmini koymalıydınız” deyip kahveden içmeden gemiden ayrıldı. Hepimiz şaşırıp kalmıştık. Karşılaştığımız olaya bir anlam veremiyorduk. Bu olayı çok düşündüm. Sanırım bu kibar Amerikalı, varlık nedenimiz olan Atatürk’e kayıtsız kaldığımızı düşünmüş ve tavrımızı vefasızlık olarak değerlendirerek bizi protesto etmişti. Bu sıra dışı olaya başka bir açıklama getirememiştim.
  2. Yıl 1985, İzmir’e yük getiren Yunan bandralı gemide baş mühendis mide kanaması geçirerek hastaneye kaldırılmış. İşe davet ettikleri için görev aldım. Gemide tek Türk, baş mühendis olarak benim. Bir sohbet sırasında, gemi kaptanı (adı Kosta’ydı), gümrükte fotoğraf makinasının mühürlü kamaraya kilitlendiğini ve bu duruma çok üzüldüğünü söyledi. Makina yanında olsaydı ne yapacaktın diye sordum. Oğlu istediği için, Kordon’daki Atatürk Anıtı’nın resmini çekeceğini söyledi. Şaşırmıştım. “Atatürk size tarihinizin en büyük darbesini vuran komutandı, neden onun resmini çekmeyi düşünüyorsunuz?” Şu cevabı verdi:

Biz, emperyalizmin emrinde haksız ve işgalci olarak Anadolu’ya geldik. Uçurumdan aşağıya yuvarlanırken Atatürk sizi uçurumun kenarından alıp, özgür uluslar arasına modern bir ulus olarak kattı. Bunu yaparken, insanlık tarihine ezilen ulusların kurtuluşuna örnek olan, yeni bir deneyim kazandırdı. Onlara, özgürlükleri için mücadele ederlerse kazanacaklarını öğretti. Atatürk, bu nedenle bizim için de değerlidir.” Bu cevap nedeniyle, etkisini hayatım boyunca taşıdığım bir duygu yoğunlaşması yaşamıştım.

  1. Yıl 1988, yer Ekvador’un Guayaquil şehri. Gemideki işim bitince, çevreyi tanımak için dolaşmaya çıktım. Bir okula rastladım. Okulun girişindeki alanda 5 tane büst gördüm. Birinci büst Simon Bolivar’a aitti. İkincisi Che Guavera, üçüncüsü Fidel Castro, dördüncüsü Emiliano Zapata ve beşincisi ise Mustafa Kemal Atatürk’e aitti. Büstleri inceleyip İspanyolca açıklamaları anlamaya çalışırken, öğretmen olduğunu düzgün İngilizcesi ile söyleyen bir kişi geldi. Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyleyince, içtenlikli bir ilgi gösterdi. Atatürk hakkında konuşmaya başladık. Atatürk’ü, saygı duyduğu diğer 4 devrimciden ayrı tuttuğunu söyledi. “O yalnızca ülkesini kurtarıp modern bir ulus yaratmakla kalmadı, ezilen uluslara evrensel bir örnek yarattı. İnsanlık tarihinde hiçbir lider bunu başaramamıştır” O an duyduğum sevinç ve mutluluğu unutmam mümkün değildir.
  2. Yıl 1999, Hindistan’ın Visakapatman limanındayız. Şehri dolaşırken büyük bir kitapçı dükkanına girdim. Çocuklar için kısaltılmış İngilizce dünya klasikleri dizisi olduğunu gördüm. İncelediğim listede “Atatürk’ün Hayatı ve Devrimleri” isimli bir kitap bulunuyordu. Listede olmasına rağmen raflarda yoktu. Görevliyi buldum ve diğerleri ile bu kitabı istediğimi söyledim. Görevli, okulların yeni açıldığını, ilginin fazla olması nedeniyle kitabın kalmadığını, ısmarladıklarını ve bir hafta sonra uğramamı söyledi. Ertesi gün limandan hareket edeceğimiz için zamanım olmadığından söz konusu kitabı alamadım. Bir yandan mutlu oldum, diğer yandan derin bir üzüntü duydum. Dünyanın öbür ucunda çocuklara öğretilen Atatürk’ün kendi ülkesinde üstü örtülmüş, yetkili yerlere gelen kişiler onu bu ülke gençliğine öğretmemek için her şeyi yapmışlardı.
  3. Yıl 2017, Bangladeş’in Chittgong limanındayız. Gemiden inmiş, limanın çıkış kapısına doğru gidiyordum. Takkeli, entari ya da şalvar giyimli, yaşlı birisi ile hafifçe çarpıştık. Nedeni o olmamasına rağmen özür diledi ve konuşmaya başladık. Nereli olduğumu sordu. Türk olduğumu söyledim. Hiç beklemediğim bir cevap verdi; “Atatürk’ün çocuğusun yani.” Heyecanlanmıştım. Sohbeti sürdürdüm. Birçok kimseye inanılmaz gelebilir ama bana şunları söyledi; “En büyük Müslüman Atatürk’tür. Biz Bangladeş olarak onun öğrettiği yoldan gittik ve özgürlüğümüze kavuştuk. Fakiriz ama onun yaptıklarını yaparsak fakirlikten de kurtulabiliriz. O sadece Türkler için değil, tüm Doğu halkları için de büyük bir liderdir.”

Şu derlediğim satırları gözden geçirirken aklıma bir Alman bilim adamının, yaptığı bir araştırma sonucunda gelmiş geçmiş en büyük lider olarak nitelendirdiği Atatürk’e dil uzatanları, onun yaptıklarını küçümseyenleri ve hatta “Keşke Yunanlılar İstiklal Savaşı’nı kazansalardı” diyebilecek kadar kendinden geçenleri düşünüyor, Allah bunları ıslah etsin diyorum.

Bu derlemeyi 1916-22 yılları arasında İngiltere başbakanlığını yapmış Lloyd George’un 1923 yılında Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmanın metninden bir alıntı ile bitireyim;

Şimdi Türkler bir devlet kurdu. Timur gibi zalim bir asker Türkleri yeniden diriltti. Ancak kutsal amaçlarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Biliyoruz ki, Türkler ne olduğunu bilmedikleri bir dine inanıyor. İşte Türkleri bu dinle yani İslam’la yıkacağız. Bilinçli olarak bütün imamların bizim amaçlarımıza hizmet etmesi gerekiyor. İngiliz istihbaratının birinci görevi budur.”

Aradan 95 yıl geçti. Bugün içinde bulunduğumuz durumu, ABD’nin Orta Doğu politikasını, Pennsylvania’daki imam karargahını toplu olarak değerlendirirsek Emre Kongar’ın altını çizdiği 4 ilkenin önemini daha iyi idrak ederiz.

Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası Emre Kongar’ın vurguladığı 4 ilkenin korunmasına bağlıdır.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!