ÇOCUK ALGISI - Halimiz
LEKTİN NEDİR?
15 Kasım 2018
NEDEN BU KADAR ÖFKELİYİZ?
15 Kasım 2018

Çocuk denen varlık ile ilgili karmaşık ve çelişkili algımız var. Hem çocuğu baş tacı edip ihtiyaçlarımızı çocuğun ihtiyaçlarının ardına koyarız, hem de çocuk kendi ihtiyaçlarından bahsettiğinde, ona, sus, sen daha çocuksun, nerden bileceksin deriz.

“Çocuk işi, Çocuk gibi somurtma, istediğin olmayınca Çocuk gibi küsüyorsun, Çocuk kandırır gibi, Çocukça hevesler bunlar, Çocukla çocuk oluyorsun, Çocuk aklı, Çocuktur anlamaz, Çocuk aman bilmez, Çocuk zaman bilmez, Çocuktan al haberi, Çocuk gibi inat etme, aman Çocuklar duymasın, Hiç büyümeyen bir çocuk…”

Bunların hepsi çocuk hakkında dilimizde yer edinmiş deyişlerdir.

Çocuk tanımı bizde kafa karıştırıcıdır. Örneğin alkol satın alabilmesi ve sürücü belgesi alması için gereken yaş 18 iken, evlilik için 16 yaş (ebeveyn onayıyla) yetişkin kabul edilir. Daha da ötesi, dini açıdan bakıldığında ergen çocukların evlenebileceği iddiası sebebiyle utanç tarihimiz çocuk gelinlerle doludur. 16 yaşında evlenmesine izin verdiğimiz çocuğumuz, 16 yaşında aşık olup sevdiğine kaçarsa reşit olmayan kız ile cinsel ilişkiye girme suçundan aşık çocuğumuz yargılanır.

6 yaşından itibaren zorunlu eğitime tabi tutulan çocuk, aynı yaşlarda tarlada, markette, oto-sanayide, pazarda vs. ücretsiz çalışabilir, çalıştırılabilir. Çünkü çocuğun akıl-ruh sağlığını, bedensel sağlığını engellemediği sürece çalışmasında sorun yoktur.

Medeni, iş ve ceza hukuklarında farklı çocuk tanımları vardır ama 1995 senesinde Türkiye’nin de altına imza atmış olduğu, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Evrensel bildirgesinde, 18 yaşından küçüklere çocuk denir.

Her insan aynı yaşta aynı şekilde mi gelişir? Tam 18 yaşını bitirdiği gün birden bire sihirli bir değnek değmiş gibi yetişkin mi olur?

Çocuk tanımı her ülkede, her durumda sorunlu. Amerika’da örneğin 21 yaşından küçükler alkol alamıyor. 16 yaşında ise sürücü belgesi alabiliyor.

Çocuk kendi kendine karar verebilir mi? Bizim ülkemizde hâşa! Bizim ülkede evde çocuğun sözü dinlenmez. Ne demişler “su küçüğün, söz büyüğün”.

Çocuk dediğimiz birey bizde birey olarak görülmez. İtaat etmesi gereken, azarlanabilen, bizim isteklerimizi yerine getirmesi gereken bir metadır çocuk. Gürültü yapmaması, koşmaması, terliyken su içmemesi, oyun oynarken arkadaşına vurmaması, çığlık atmaması gerekir.

Çocuklar, yüzyılın dışlanmış bireyleridir. Yetişkin hayatlarında onlara yer yoktur. Bu sebeple direkt yaşayarak öğrenmek yerine okulda kitaplardan öğrenirler. Göz önünde değildir çocuklar gün boyu. Öğle yemeklerinde, akşam yemeklerinde restoranlarda göremeyiz çocukları. Hafta içi sokakta koşarken, top oynarken, oyun oynarken görmeyiz çocuğu. Çocuklar, kendilerine özel ayrılmış parklarda oynayabilir, şehir hayatında çocuklara yer yoktur. Şehir mobilyaları çocuklara göre değildir. Şehir içinde çocuklar ancak “çocuk dostu” alanlarda kendilerine yer bulabilir.

Çocuklar restoranlarda da hoş karşılanmaz çünkü hareket eden, yüksek sesle konuşan, oyun oynayan küçük boylu insanlara alışkın değildir yetişkinler ve aslında çocuğun yetişkin gibi davranmasını beklerler. Çocuk dünyaya getirmiş yetişkinler için de çocuksuz olanlar için de bu durum böyledir.

Bir konuda ayrımcılık yapılıp yapılmadığını anlamanın en iyi yolu, konu öznesi yerine örneğin erkekleri koymaktır. Çocuk ayrımcılığından örnekle şöyle ki; “Erkeklerin aklı ermez. Erkekler bu restorana giremez. Erkekler bu uçakta seyahat edemez. Erkekler denize ve havuza tek başına giremezler.”

Dünyayı çocuklara uygun bir yer haline getirmek yerine çocuklara yasaklar koyarız. Salonda oynama, sehpanın sivri kenarı batar.(halbuki sehpa kenarına çocuk koruması takılabilir), koltukların üstünde zıplama (ev tipi trambolin alınabilir, kanepe minderlerini yere alıp onların üstünde oynamasına izin verilebilir), aman bıçakla oynama elini kesersin (çocuk meyve kesmek istiyorsa çocuk bıçağı ile bunu öğrenmesi sağlanabilir). Bir çocuk, aynen bir engelli gibi sokakta sorun yaşar. Otobüslerin basamağı yüksektir, restoranlarda çocuk lavabosu veya tuvalet için çocuk basamağı yoktur…

Unicef’in başlattığı çocuk dostu şehirler girişimi, tam da bu soruna çözüm önerir. 80 milyon nüfuslu ülkemizin dörtte birinden fazlası (23 milyon) çocuklardan oluştuğu halde onlara dezavantajlı grup muamelesi yapılmakta, yetişkin dünyasında kendilerine ait alanlar tanımlanmamaktadır. Unicef ile Türkiye’deki 120’den fazla belediyenin birlikte yürüteceği ve 2020’de tamamlanacak bu projede çocuk hakları esas alınarak çocukların güvenle var olabileceği alanlar yaratılmaktadır.

Çocuklar için hareket etme demek yetişkin için nefes alma demektir.

Çocuklar neşelidir. Kin tutmaz. Eğer neşesiz bir çocuk görürseniz çocuğun çocukluğunu yaşayamadığına emin olabilirsiniz.

Çocuk evde anne-babasının veya kendine bakan kişinin sözünden çıkmamalı, okulda öğretmenlerinin dediğini yapmalı, oyun parkında yine büyüklerin sözünü dinlemelidir. Büyüklerin kendinden beklediği davranışları sergilemeyen çocuk “sorunlu”dur.

Standart bir orta sınıf aile çocuğunu 11-12 yaşından evvel evde yalnız bırakmaz.

Oysa 6 yaşında bir köylü çocuğu koskoca bir sürüye çobanlık edebilir.

Çocuklukla ilgili en sinir söylemlerden biri ise “içinizdeki çocuğu sevin”dir. Ama örneğin içimizdeki çocuk bir yetişkinin yapmayacağı bir taşkınlık yaptığında, o çocuğa haddini bildiririz. Çocuk denilen şey kendi kendine karar veremeyeceği, kolayca kandırılacağı düşünülen, bakıma muhtaç, yönetilmesi gereken eksik akıllı bir canlıdır toplum gözünde. O yüzden sabahtan akşama kadar kapalı kapılar ardında “eğitilirler”.

Sağlıklı bir toplum olmanın ön koşulu sağlıklı çocuklar yetiştirmekten geçer. Bunun için de çocuklara haklarını öğretmeli, çocukların sosyal hayata katılabileceği ve kendileriyle ilgili kararlarda söz sahibi olabilecekleri sosyal yapılar kurgulamalıyız.

Bunun için ise en küçük toplumsal kurum olan aileye iş düşmektedir. Çocuğun aile ile ilgili kararlarda söz sahibi olması ve kendi fikrini ifade edebilmesini öğrenmesi çok kritiktir. Kararlar her zaman çocuğun istediği yönde olmasa da kararı etkileyebileceğini bilerek büyümesi önemlidir. Her şeyden önce bu çocuğun hakkıdır. Çocuğun birey olarak görülmesi ve ihtiyaçlarının gözetilmesi ona bakanların sorumluluğudur.

Çocuktan bahsederken kızım, oğlum deriz. Bu ifadelerdeki ”m”, sahiplenme, mülkiyet içerir. Çocuğu, bizim zannederiz. Oysa çocuk sadece bizim vasıtamızla dünyaya gelmiş bir bireydir.

Hep Halil Cibran’ı hatırlayın:

“Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,

Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.

Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler

Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.

Çünkü ruhları yarındadır,

Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.

Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları,

Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.

Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.”

 

mm

Ayse Musal Çıpa

Ankara’da doğdum ve büyüdüm. TED Ankara Koleji mezunuyum, Bilkent’te Turizm ve Otel İşletmeciliği okudum. Bir kaç sene mesleğimi yaptıktan sonra İstanbul’a taşındım ve reklam sektörüne geçtim. 17 sene aralıksız profesyonel hayatıma devam ettikten sonra 2011'de bir şirkete ortak oldum, evlendim ve 2012’de doğum yaptım. 2015’den beri Sivil Toplum Kuruluşları ile çalışmaktayım. Başka Bir Okul Mümkün Derneği’ni ve Yenidenbiz’i destekliyorum. İstanbul Gençlik ve Çocuk Sanat Bienali’nde gönüllü çalışıyorum. Kolektif işlere inanıyorum. Only One Team ile bir kolektif kitap yazıp, bir enstalasyon sergisi açtık, çevirim içi radyo kurduk ve çevirim içi şiir gecesi yaptık. Farkındalık, Reiki, Transandantal Meditasyon, Şiddetsiz iletişime giriş, yoga, P4C vb. bir çok kişisel ve mesleki eğitime katıldım. Farkındalık üzerine atölyeler düzenliyorum. Çocuklar için felsefe kolaylaştırıcılığı yapıyorum, yetişkinler için felsefe çemberleri düzenliyorum. Yazıyorum ve konuşuyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!