BİR DİRENİŞTİR YAŞAMAK - Halimiz
YAZ
4 Temmuz 2019

Fotoğraf: Eda Enç

Yaşamak denince aklınıza ne gelir? Benim aklıma, belki de öncelikli değerim olduğu için, özgürce var olabilmek geliyor. Özgürce var olabilmek ile ilgili tanımım ise, doğa ile bir ve bütün hissettiğim tüm o hallerdir. Rengiyle, kokusuyla, dokusuyla doğanın çocuğu olan her bir varlık, hatırlayabildiğim yaşlarımdan beri katlanarak beni büyülemeye devam eder. “Derimin içinde kendimi yuvada hissettiğim,” tek, eşsiz ve sonsuz yaratım… Kendi halinde, çabasız, sırf mevcut olarak, karşılıksız, cömertçe sonsuz sunuşlarının yanı sıra kalkansız ve korunaksız olan Doğa Ana’nın bu hali, odağımı verdiğim her an yüreğimi sızlatsa da O’nu şaşkınlık ve hayranlıkla izlemekten daha keyifli bir şeye henüz rastlamadım.

Fedakarca beslerken, korurken, yetiştirirken böylesine cesaretle ve azametle korunmasız bir şekilde vermeye, hep vermeye programlı mükemmel sistem… Mükemmelliği sadece kendi varlığından, kendi içindeki yaşam ve ölüm döngülerinden menkul, DOKUNULMADIĞI sürece kendini yeniden ve sonsuz evrenler halinde var edebilen, kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, tüm mucizelerin, YAŞAM’ın tek kaynağı… Ne acıdır ki, sadece kendisi için var olduğu yanılgısıyla, varlığına darbe vurmakta tereddüt etmeyen tek tehdit, yaşamını idame ettirebilmesi için O’na muhtaç durumdaki insanoğludur.

Yaşam hakkı söz konusu olduğunda doğanın özgürce var olabilmesi önceliktir önermesi sanırım herkeste kabul bulacaktır; öznesi ister ‘insan’ isterse doğanın herhangi bir yaratımı olsun … Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz gıdalar gibi çok isabetli olmasının yanı sıra artık hepimizce malum klişeleri tekrar etme gereği olduğunu düşünmüyorum. Bu yazıyı okumak için bu platformda olan kişilerin halihazırda bu bilince sahip olduğunu var sayıyorum.

Doğanın yaşam hakkını savunmanın kendi yaşam hakkımızı savunmaktan başka bir şey olmadığını iddia etmek sanırım kimsenin itiraz etmeyeceği bir ifade olur. Ben, yaşamım için, özgürlük ve varoluş alanlarım için bir tehdit algıladığımda nasıl harekete geçme ihtiyacı duyuyorsam doğaya karşı bir tehdit algıladığımda da beni harekete geçiren aynı dürtü oluyor; kabul etme, boyun eğme, itiraz et, mücadele et!

 

1969 doğumlu bir X kuşağı mensubu olarak büyümenin tüm dezavantajlarını yaşayarak öğrenmiş bir yetişkin olmama rağmen içimdeki küçük kız, epey zamandır haksızlık karşısında bilinç dışındaki “sus, uslu ol, güce boyun eğ, uyumlu ol” seslerine önce öfkeyle tepki veriyor, sonra da harekete geçmek için ayağa fırlıyor.

“5 Ağustos 2019 Kaz Dağları, Büyük Buluşma” duyurusunu gördüğüm anda olan da buydu. Üzerinden henüz bir hafta geçmiş Dalaman’daki orman yangını ardından, Kirazlı maden bölgesine ait görüntüler içimdeki volkanı harekete geçirmiş, fokurtuları kulağımı sağır eder hale gelmişti. Son bir aya damgasını vuran ama hepsi de çok önceden incelikle planlanmış doğa katliamı silsilesine karşı oturup beklersem patlayarak yok olacağımı hissettim.

 

Siyasi kararlara karşı “elimden ne gelir ki” düşüncesi, yine bir haksızlık karşısında İstanbul Gönüllüleri’ne katılmam ve aldığımız somut sonuçlar neticesinde ne de olsa tamamıyla dönüşmüştü; öğrenilmiş çaresizliği DNA’mızdan adeta söküp atan bir süreçten kazanarak çıkmıştık ya! İlk iş, sosyal medyada “Ben gidiyorum, gelen var mı?” diye bir paylaşım yapmak, sonra da otobüs biletimi almak oldu. Son yıllardaki mottom geldi aklıma, “Yola çık, yol açık!” Biliyordum ki hedefi ve istikameti aynı olanların yolları mutlaka kesişir.

Yola çıkacağım akşam, arkadaşım kendisine gelen bir mesajı paylaştı. Belediye Kadıköy’den otobüs kaldıracaktı. “Yalnız olmazsın, onlarla git istersen” dedi. Meğer yanımdaki üç koltukta oturan arkadaşlar da, otobüsün yarısı gibi İstanbul Gönüllüsü imiş, aldı bizi koyu bir sohbet… Gün doğarken Eceabat feribot iskelesindeydik, Kutsal Topraklarda olmanın doyumsuz tadını iliklerimize kadar içimize çektik. Minnet ve şükranla tertemiz ruhları selamladık, Çanakkale’ye geçtik. Günlerdir “Su ve Vicdan Nöbeti” tutan gönüllü dostlara katkı olsun diye biraz erzak alıp, 30 dakika kalan yolumuza devam ettik. Balaban mevkiine yaklaşırken, sağ tarafta yemyeşil çamlar arasında kalan ve Çanakkale’nin tüm su ihtiyacını karşılayan, inanılmaz güzellikteki Atikhisar Barajını gördük, zaten 5 dakika sonra nöbet alanındaydık.

 

Gerçekten insanın aklının alabileceği bir durum değil! Tüm şehrin tek temiz su kaynağının dibinde siyanürle altın çıkartma ruhsatı nasıl bir vicdana sığar, böylesine izansız olmak nasıl bir şeydir, insan şaşakalıyor.

Nöbet alanına vardığımızda saat 9.00 civarıydı. Bunca insan ne zaman gelmişti, nasıl gelmişti diye önce hayret ettim, sonra dedim ki dayanışma ruhu işte tam da böyle bir şey! Bu ruhu tanımak ve bir parçası olmak tam da yaşamın anlamı demek! Varlığımızın büyüyerek gelişmesi, genişlemesi için daha etkin ve verimli bir yol olduğunu sanmıyorum; vicdana dair haklı bir ortak hedef etrafında bir olan binlerin gücü karşısında durabilecek haksız bir gücün olduğunu da…

 

Tam bağımsızlığımıza vurulmak istenen zincire, yıllardır sinsice halka halka eklemlenen her müdahaleye, kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda yolu açan bu sömürü zihniyetine DUR YOLCU! demenin zamanı şimdi değilse, ne zamandır? On binlercemiz, gelemeyenler adına da bu mesajı, “BİR ŞEY YAPMALI” diye tek yürek, tek bilek, tek ağız haykırmak için o gün oradaydı. Kurulmuş olan sahneden sahaya akan doğa dostu derneklerin, sivil toplum kuruluşlarının, çeşitli yerel oluşumların, duyarlı siyasilerin, sanatçıların, basın temsilcilerinin, aktivistlerin, yazarların, tanınmış kişilerin adı anons edildikçe vicdan sahibi olduğunu bildiğimiz herkesin eksiksiz temsil edildiğini anladım. Civar köylerden gelen eli öpülesi kadınlarımız da dahil, herkes ama herkes sel olmuş akıyordu. Selin önüne bent çekilemez, aşar geçer. Komite önderliğinde aştılar, maden sahasına girdiler, Kaz Dağları andını okudular.

Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Pınar Bilir’in sözcülüğünü yaptığı on binleri bir araya getiren komiteye ülkece çok şey borçluyuz. Tarım Orman-İş Sendika heyeti, anayasal haklarını kullandıklarını belirterek şantiye kapısına kilit vurdu ve 6831 Orman Kanunu’nun ilgili maddeleri gereği suç zaptı düzenleyip Cumhuriyet Savcılığı’na başvuracaklarını söylediler. Akşam Çanakkale Özgürlük Parkı’nda eyleme destek veren Moğollar konserinde bir kez daha hep beraber “Susma, haykır, katliama hayır” diye bağırdık.

Orada bu nöbeti tutan ruh en az doğanın ruhu kadar naif idi. Gideceğimi duyan ve gözlemlerimi paylaşmamı isteyen yurtdışındaki ve buradaki arkadaşlarımın “Gelemiyoruz ama elimizden gelen desteği vermek istiyoruz, bari maddi katkıda bulunalım” mesajlarını ilettiğimde, aldığım cevap komitenin maddi hiçbir şey kabul etmediği oldu. Bunun en güzel örneği bahçesinde, tarlasında ne varsa römorkuna koyup halka dağıtmak için getiren çiftçilerimizdi. İnsanların yüreğindeki inanç, güven, cesaret ve umut yüzlerinden okunuyordu. Bütün bu duyguları binlerce yüzde bir arada görmek bile cana can katıyor, muhtaç olduğumuz kudreti damarlarımıza pompalamaya yetiyor. İnsanın, doğanın sadece küçük bir parçası olduğunu idrak etmiş her bilinç bu duyguyu iyi bilir.

Haberli habersiz dostlara rast geldik, buluştuk, sarıldık, kucaklaştık, konuştuk, dertleştik, paylaştık. Yenilerini edindik. Güçlendik ve pes etmek yok, devam dedik. Belki henüz durduramadık, belki biraz zaman, güç ve sabır gerekecek. Hatırda tutmamız gereken, taşı delenin damlaların sürekliliği olduğudur. O gün orada olan on binlercesi, dünyanın dikkatini bu duruma çekmeye ve ses getirmeye katkı sağladı. Yurdumuzun topraklarına sahip çıktığımızı ve bu uğurda mücadeleden kaçınmayacağımızı gördüler.

Çanakkale Üniversitesi Rektör Yardımcılığı yapmış, halen kendini bilim ve eğitime adamaya devam etmekte olan Prof. Osman Demircan ile iki gün sonrasında sohbet ederken birden bire ağzımdan çıkıveren sözün farkındalığı önce beni sonra onu sarstı. Heyecanla, “İyileştirme için ne gerekiyorsa yaparız, milyonlar bir olup yeniden ağaçlandırırız, yeter ki şirketi oradan çıkartalım” diyordum ki, hocam, maden sahasındaki 25 milyon yılda oluşmuş verimli toprağın da kazındığını, ağaç dikmenin artık imkansız olduğunu belirtti. Dehşet ve üzüntüyle, “Bir insanın derisinin yüzülmesi gibi mi?” diye sordum. “Tam olarak öyle,” dedi. 200.000 ağacın katledilmesine mi, durduramazsak yakında siyanürle toprağın, suyun, dolayısıyla insanın zehirlenmesine mi, doğanın derisinin yüzülmüş olmasına mı, hangi birine yanalım bilemediğimiz bir noktadayız!

Bir günde 27 yangınla ülkeyi cehenneme çeviren bu zihniyetle nasıl mücadele edeceğimize dair acil harekete geçip, eylem planları oluşturmalıyız. Ardı arkası kesilmeyen bu doğa katliamları siyasi olmaktan çıkmış, hepimiz için bir var oluş sorunu haline gelmiştir. Göz yumulabilir, kulak tıkanabilir, susulabilir olma sınırını çoktan aşmıştır. Bu yazının ulaştığı herkesten ricam 17-18 Ağustos 2019 Kirazli Büyük Buluşmasına katılın. Fazıl Say’ın doğaya vereceği konsere eşlik ederken, O’nun sevginizle bir nebze olsun şifa bulmasına tanıklık edin. Sizinle mücadele etmekten asla vaz geçmeyeceğiz, buradayız mesajını vermeye ortak olun. Su ve Vicdan Nöbeti amaca ulaşana kadar dayanışma içinde nöbetleşe tutulmalıdır. Her birinizin bu nöbete desteği çok önemli, değerlidir ve gereklidir.

Ayrılırken İda’ya seslenişimi tekrar ediyorum;

Lütfen yardım et, topraklarını şifalandır ve koru.

mm

Yonca Uluğ

1969, Ankara doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini TED Ankara Koleji’nde tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Eş zamanlı olarak Eğitim Bilimleri Fakültesinde üç yıl süren Pedagojik Formasyon derslerini de tamamladı. OYAK Yönetim Kurulu Başkanlığı biriminde kurumsal hayata adım attı. On üç yıllık özel sektör deneyiminden sonra eğitim sektörüne geçmeye karar verdi ve on iki yıl İngilizce öğretmeni olarak çalıştı. Beklenmedik bir değişimle on üç yıl önce başlayan hayat süreciyle başa çıkma arayışları sonucu profesyonel koçluğu keşfetti. Uzak-yakın ya da çok kısa süreliğine bile yolunun kesiştiği insanların, kendilerine bile itiraf etmekten korktuğu derinlerinde sakladıklarını, onunla rahatlıkla ve güvenle paylaştıklarını fark etmeye başlaması, dostlarının teşviki ve öteden beri var olan sanat (resim), psikoloji, felsefe ve edebiyata eğiliminin de etkisiyle içsel ve sezgisel temellere dayanan bu alanda ilerlemeye karar vererek eğitimlerini tamamladı. Deneyimlerinin ışığında insanların, özellikle de sürekli bir arada olduğu çocuk ve gençlerin, duygu, düşünce ve davranış silsilesiyle oluşan kişisel özelliklerini gözlem, onu yeni bir arayışa sevk etti. Çocukluk ve gençlik çağında yaşananların kişiliğin oluşmasında kritik faktör olduğunun bilinciyle, bütünsel açıdan sağlıklı bir toplumun ancak pek çok neslin yetişmesiyle mümkün olabileceğini düşünüp, nasıl olabileceği sorusuna cevap ararken karşısına Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) çıktı. 8 haftalık müfredatlı eğitim programını 14-19 yaş arası 300 öğrencisine öğretirken, gençlerde gözlemlediği değişim, dönüşüm ve aldığı olumlu geri dönüşler doğru yolda ilerlediği konusunda cesaret verdi. Son dört yıldır bireylere Mindfulness temelli koçluk terapisi uygularken, çeşitli üniversite ve kurumlarda da Mindfulness seminerleri verdi. Aynı zamanda öğretmenlerimizin mesleki ve kişisel gelişimine destek ve katkı sağlayan, ülkemizde bu alanda tek sivil toplum kuruluşu olan Öğretmen Akademisi Vakfı’nda üç yıldır kısmi zamanlı olarak eğitici eğitmenliği yapmaktadır. Son gelişmelerle birlikte İstanbul Gönüllüleri oluşumunda saha ve okul temsilciliği görevlerinde yoğun bir şekilde yer almıştır. Michelangelo’nun 87 yaşında söylediği ‘’Ancora Imparo’’ yaşamı için en büyük ilham kaynağıdır; Hala öğreniyorum!

1 Comment

  1. Ayşe Musal dedi ki:

    Sevgili Yonca Uluğ,
    Yazını şimdi okudum.. özellikle Fazıl Say konserinden sonra okumak istedim. Kalemine, yüreğine sağlık. Göz yaşlarına boğuldum. Oraya gidip de yapılan katliamın boyutunu gören her insan gibi çok üzgünüm. Diğer yandan dayanışmayı ve insan selini görmek, durmadan bıkmadan direnen çadır nöbetindeki arkadaşlar görmek umudumu artırdı. Sonuna kadar direnmemiz gerek. Sevgiler. Ayşe

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!