BARIŞ PINARI HAREKATI ÜZERİNE - Halimiz
BARIŞ PINARI HAREKATI ÜZERİNE 1
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
17 Ekim 2019
yoga, uzakdoğu felsefesi, kalp ve beyin arasında kalmak, mantık ve duygu arasındaki fark, mantık ve duygu çatışması
BİLEN, BİLMEYEN
17 Ekim 2019
barış pınarı, barış pınarı harekatı, türkiye, suriye, suriye operasyonu, barış pınarı operasyonu, suriye son dakika, suriyede neler oluyor

barış pınarı, barış pınarı harekatı, türkiye, suriye, suriye operasyonu, barış pınarı operasyonu, suriye son dakika, suriyede neler oluyor

Devam eden Barış Pınarı Harekatının öncesi, sonrası ve orta-uzun vadede yol açabileceği gelişmeleri daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek adına konunun birbiriyle ilintili farklı boyutlarına bütüncül bir yaklaşımla göz atmak istiyorum.

Önce İkinci Dünya Savaşı sonlarına gidelim.

Hitler’i tasfiye edince rahat bir nefes alabileceğini sanan ABD ve Batı, bu sefer de Komünist bir tehditle karşı karşıya kalındığını görmüştü. Bir taraftan Sovyetler Birliği’nin yayılmacı eğilimi, diğer taraftan ABD ve Batı ülke halkları arasında 1917 Bolşevik devriminden sonra sürekli yayılan Komünist ideoloji, kapitalist dünyada yaygın bir korku haline gelmişti.

Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında ABD’nin savaş stratejisi, nükleer silahların da kullanılabileceği topyekun bir savaş esasına göre oturtulmuştu. Ancak, Kore, Vietnam ve Kamboçya başarısızlıkları ile Küba’daki sosyalist devrim bu stratejinin bir işe yaramadığını gösterdi. Bu durum, ABD’yi yeni strateji arayışlarına yöneltti. “Sınırlı Savaş” kuramı ve “Dolaylı Saldırı” kavramı gündeme geldi.

O sıralarda ABD derin devleti üzerinde büyük ağırlığı olan Rockefeller Grubu tarafından hazırlanan bir raporda şöyle deniliyordu:

Güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Onlardan çok daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka tür tehditler de bulunuyor. Bu tehditler, içerden yapılmak istenen bazen iç savaş şeklinde, bazen demokratik akımlar ve reformlar biçiminde karşımıza çıkan değişim ve dönüşümlerdir. Bu anlamda Yunanistan bize birinci örneği, Vietnam ikinci ve Ortadoğu olayları da üçüncü örneği verdi. Amacımız bu ve benzer akımları önlemek olmalıdır. Söz konusu akımlar, belli bir noktaya geldiklerinde izlememiz gereken iki yol vardır. Gerek bizim, gerekse Komünist olmayan diğer dünya devletlerinin güvenliğini sağlamak için; mahalli kuvvetler ve akımlar tarafından sıkışmış durumda bırakılmış olan dost hükümet ve rejimlere silahlı yardımlar yapmak zorundayız. Bu zorunlulukla yapılacak askeri müdahale, ne klasik askeri stratejiye uymakta, ne de geleneksel diplomatik müdahaleye benzemektedir. Böyle bir askeri müdahalenin kendine özgü bir biçimi ve niteliği vardır.”

ABD’nin eski dışişleri bakanlarından ve Yahudi lobisinin en önemli isimlerinden biri olan Henry Kissinger, “Nükleer Silahlar ve Dış Politika” (Nuclear Weapons and Foreign Policy) adlı kitabında , topyekun savaş ile bölgesel savaşın uygulama ve sonuçlarını incelemiştir. Kissinger’e göre, topyekun savaş, ABD için, dolayısı ile de kapitalizm için intihardır. Kissinger şöyle diyordu:

Eğer hür dünya, yavaş fakat sürekli bir erozyondan kurtulmak istiyorsa, lokal savunma savaşlarına hazırlanmalı ve bu savaşlar için gerekli önlemleri alıp, gerekli olan orduları kurmalıdır. Sınırlı savaş stratejisinin başlıca amaçları arasında en önemlisi, Komünist ülkelere komşu olan ülkelerden başlayarak Latin Amerika ülkelerine kadar yayılmakta olduğunu gördüğümüz Komünist kışkırtmalarını bastırmaktır. Komünist ülkelere komşu olan bölge Türkiye’den başlamakta ve Uzak Doğu Asya’ya kadar uzanmaktadır. Sınırlı savaşların yürütülmesi ihtimalinin en fazla olduğu yerler bu bölgedeki ülkelerdir.”

ABD’li teorisyenlere göre Sınırlı Savaş taktiklerine başvurulacak iki durum vardı:

  1. Söz konusu ülkedeki hükümet ABD yanlısıdır, ayaklanma söz konusudur. Ayaklanmanın bastırılmasına, pasifize edilmesine çalışılacaktır.
  2. Şu veya bu şekilde hükümet, ABD aleyhtarı bir değişime uğramıştır. Bu durumda askeri darbe ile ya da suikastlerle aleyhteki yönetici unsurlar bertaraf edilecek ve yerlerine dost unsurlar getirilecektir.

Bir başka deyişle, Sınırlı Savaş’a başvurularak ABD aleyhtarı akım ya da hükümetler saf dışı edileceklerdi.

Sanıyorum biraz düşünen herkesin malumudur ki ABD, bu politikanın yürütülmesini CIA eliyle yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Yakın tarih bunun örnekleriyle doludur.

1990’lı yıllarda hazırlanan Pentagon’un yol haritasında da yukarıda özetlemeye çalıştığım stratejinin izleri vardır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) arkasında yatan felsefe budur. Irak müdahalesi, arkasından maalesef ülkemizi de içine alan Suriye krizinin arkasında yatan temel dinamiklerden birisi de budur.

Peki BOP’un anlamı nedir? BOP, “sınırlı savaş” kuramı ile önemli ölçüde bağlantılı olan, mezhep kavgalarını tahrik ederek iç karışıklıklar ve hatta yerel savaşlar çıkarmak suretiyle Ortadoğu’daki ülke sınırlarını zorlayarak, tamamen ABD’nin güdümünde yeni devlet veya devletçikler oluşturarak Ortadoğu’nun (Doğu Akdeniz dahil) tüm enerji ve su kaynakları üzerinde mutlak hakimiyet sağlamayı ve İsrail’in toprak güvenliğini pekiştirmeyi hedefleyen bir projedir.

Belki yararı yok ama tekrarlamadan geçemeyeceğim. Türkiye’nin özellikle 2002-2011 döneminde izlediği Suriye politikası genelde doğruydu ve bölgemizde istikrarın yerleşmesi bağlamında çok önemliydi. Ne yazık ki, 2011 yılından itibaren keskin bir dönüş yapıldı ve bilerek veya bilmeyerek BOP’a uygun bir Suriye politikası izlenmeye başladı. Tüm stratejik ve taktik yanlışların yapıldığı dönem 2011’den sonraki dönemdir. Bugün karşı karşıya bulunduğumuz, halkımızın refahını ve güvenliğini tehdit eden sıkıntıların ve sorunların temelinde yatan ana sebeplerden birisi de 2011 yılında Suriye politikamızın rasyonellikten uzaklaşması olmuştur.

Zaman tünelinde geriye gitmek olanağımız olmadığına göre geçmişi bırakarak bugüne bakalım.

Ülkemiz bugün çok ciddi bir terör sorunu ile karşı karşıyadır. Bu sorunun oluşmasında belki de en büyük katkı NATO ittifakı içinde müttefikimiz olduğunu zannettiğimiz ABD’den gelmiştir. Suriye politikamızda, 2011 yılından itibaren rasyonellikten uzaklaşmasaydık, belki de bu sorunu çözmek çok daha kolay olabilecekti. Fakat olan olmuştur ve bugüne gelinmiştir. Ve bugün geldiğimiz noktada bir askeri harekat olmadan bu beka sorununun çözülemeyeceği anlaşılmıştır. Bana göre rasyonel düşünce ile varılan nokta budur. Bir başka deyişle, 2011 yılında BOP yönüne yapılan hatalı dönüşten biraz geç bile olsa vazgeçilmiş ve bir anlamda BOP’un panzehiri denilebilecek bir çizgiye gelinmiştir.

Son günlerde görüyoruz ki TSK’nın başlattığı Barış Pınarı harekatı yabancı basında önemli bir yer aldığı gibi çok sayıda yorum da getiriyor. Ne var ki, haber ve yorumların çoğunun ülkemizi suçlayıcı ve tek taraflı bir yaklaşım yansıttığı, ve daha da önemlisi, PYD’nin PKK ile işbirliğine ilişkin somut bilgilerin göz ardı edildiği anlaşılıyor. Bu bilgilerin bazılarına kısaca bakalım:

  • PYD, PKK yetkilileri tarafından 2003 yılında Kandil’de kurulmuştur.
  • PYD, 2005’de Kandil’de kurulan ve PKK’nın dahil olduğu “Kürt Cemaatler Birliği’nin üyesidir.”
  • PKK’nın silahlı unsurları PYD ve YPG’nin kadroları içinde yer almaktadır.
  • Mesut Barzani, 2016 yılında verdiği bir demeçte PYD ile PKK’nın esas itibariyle aynı örgüt olduğunu söylemiştir.

Hal böyle iken ABD yönetiminin PYD, YPG ve PKK’nın ayrı ayrı örgütler olduğunu iddia etmesi ne gerçeklerle ne de müttefiklik ile bağdaşmamaktadır.

Uluslararası Af Örgütü, 2016 yılında yayınladığı bir raporda PYD/YPG’nin işgal ettiği köylerdeki evlerin tamamına yakınını yıkarak orada oturanların bir daha evlerine dönmelerini olanaksız hale getirdiğini, bunun da bir savaş suçu olduğunu belirtmektedir.

İlginçtir ki, geçtiğimiz Eylül ayı içinde BBC radyosu Türkçe yayınladığı bir haberde Suriye Dış İşleri Bakanlığı’nın BM Genel Sekreterliği ve Güvenlik Konseyi’ne yazdığı ve resmi haber ajansı SANA’da yayınlanan mektupta ABD’nin desteğine sahip olan SDG “bölücü terörist milisler” olarak nitelendirilmiş ve SDG “kriminal ve baskıcı uygulamalar” ile suçlanmıştır.

Daha da ilginci, Başkan Trump’ın Obama yönetimini PKK’yla iş birliği yapmakla suçlamasıdır. Bunun anlamı net ve açıktır. ABD, ilk defa ve üstelik en üst düzeyde PKK ile işbirliği yaptığını kabul etmektedir. Üstelik kime karşı? NATO ittifakı içindeki stratejik ortağı(!) Türkiye!

Türkiye’yi ölçüsüz biçimde eleştiren, hatta ülkemize karşı yaptırım uygulama kararı alan AB üyesi ülkelerin tüm bu gerçekleri görmemesi veya görmezlikten gelmesini kınamamak mümkün mü?

Buna çifte standardın daniskası denir.

Peki şimdi en önemli konuya gelelim. Bundan sonra ne olur?

Önce hemen düşüncemi belirteyim. Askeri anlamda Barış Pınarı harekatı başarıyla sonuçlanacaktır. Fakat bunun yetmeyeceği açıktır. Önemli olan askeri bir başarının nihai hedefe odaklanmış akılcı bir diplomasi ile desteklenmesidir.

Bu konunun uzmanı değilim ama gördüğüm kadarıyla Türkiye başlattığı harekat bağlamında yeterince etki odaklı olamamış ve hak etmediği bir yalnız adam durumuna düşürülmüştür. Diğer aktörler yanımıza çekilememiştir. Art arda gelen açıklamalar yeterli koordinasyonun yapılamadığına ve içine düştüğümüz diplomatik yalnızlığa işaret etmektedir. Halbuki, harekat öncesinde Suriye yönetimi ve Esad ile görüşülseydi, diplomatik başarının da önü açılabilirdi.

Suriye topraklarında konutlar yapılarak bugün Türkiye’de yaşayan veya ayakta kalmaya çalışan Suriyeli mültecilerin bir kısmının buralara yerleştirileceği söyleniyor. İyi hoş da orası bizim toprağımız değil ki. Dolayısı ile, bu bağlamda Suriye Hükümeti ile bir diyalog başlatılması ve Türkiye’nin iyi niyetinin açıkça vurgulanması doğru olmaz mı?

Açıkça ifade etmek isterim ki, girişilen askeri harekatın başarılı bir diplomatik sona ulaşmasının ön koşullarından bir tanesi de Şam hükümeti ile yapıcı bir diyaloğa girmektir. Bu olmadan karşı karşıya kalabileceğimiz çok boyutlu risklerin artacağını düşünüyorum.

Harekat sonrasında söz konusu dar bölgede yapılması gereken devasa işlerin altından Türkiye’nin tek başına kalkması mümkün değildir. Diğer uluslararası unsurların devreye sokulması, değişik aktörlerin bir şekilde taşın altına ellerini koyarak yaşanan insanlık dramının aşılması için iş birliği yapmaları şarttır. Bunun anahtarı ise etki odaklı diplomasidir.

Son olarak tekrar edeyim.

Türk milleti, silahlı kuvvetlerimizin ülkemizin güvenliği için gösterdiği gayretlere daima destek olmuştur. Kimsenin bunun aksini düşünmemesi gerekir. Türk milleti, tarihi boyunca olduğu gibi, ülkemize karşı yapılan haksızlıklara tam bir birlik ve beraberlik içinde karşı koyacak güce ve iradeye sahiptir.

Bu bağlamda, Barış Pınarı Harekatı’nın başarılı olması hepimizin temennisidir. Ancak unutmamamız gereken şudur: Harekatın askeri kısmı zafer ile sonuçlansa dahi, etki odaklı harekat kapsamına giren gerekli unsurlar tam olarak yerine getirilmez ise hedeflenen sonuçlar zora girebilir.

Son söz: Stratejik ve taktik boyutları kusursuz tasarlanmış etkin bir diplomasinin yaşamsal önem taşıdığı bir zaman dilimi içindeyiz.

Tanrı hepimizin yardımcısı olsun.

 

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!