BAKMAK VE GÖRMEK - Halimiz
HALİMİZ
27 Aralık 2018
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
3 Ocak 2019

Bu hafta iki tane çarpıcı yazı okudum. Bunlardan birincisi Ümit Kıvanç’a ait. Yazarın, Aydınlanma Çağı’nın, insanlardaki inanç olgusunu ortadan kaldırmadığı yönündeki tespitine yani bir inanç yerine başka inancın gelmesi; din inancı yerine bilim inancının gelmesi tespitine katılıyorum. Özellikle ülkemizde şu cümleyi çok duyarız; ben bilime inanıyorum! Ümit Kıvanç da diyor ki: “Pekâlâ başka türlü olabileceğine” dair inanç, akla karşı konumlanan inancı, hükmedenlerin güvencesi olmaktan çıkarıyor. Bu belki en yanlış, en eksik kavradığımız gerçeklerden biri gibi görünüyor. İnancın insan varoluşuna dair bir temel olgu değil, azıcık akıl fikir püskürtülünce dağılacak bir kötü koku olduğunu sanmak, hükmedenlerin etki alanında yaşayan kalabalıkların oraya niye kazık kaktığını anlayamayışımıza yol açıyor. Zira inançlarının yerine aklı fikri geçirmeyi aklından geçirmeyen, çünkü işin aslı, böyle bir imkâna sahip olmayan büyük kalabalıklar, onlarla aynı inançlara sahip olduğunu ileri süren muktedirlere kendilerini daha yakın hissediyorlar. Bu muktedirler aynı zamanda onlara onları değiştirmemeyi, dönüştürmemeyi vaat ediyor. “Siz siz olduğunuz için kıymetlisiniz,” diyorlar. Sonra bu “öyle olduğunuz için üstünsünüz”e gidiyor. Kim istemez? “Siz bana biat ettikçe ben kulaklarınıza başkalarından üstün olduğunuzu fısıldayacağım. Açmayın gözünüzü. Uyandığınızda, herkesten üstün olduğunuza inanıyor olacaksınız. O zaman meydanda toplanın. Üstünlüğünüzü herkese ilan edeceğim. Gün sizin!” Yazının tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Diğer bir yazı ise Murat Sevinç’in 18 Aralık tarihli yazısı. Kötü hissettiğimiz gerçekler karşısındaki eylemsizliğimizi sorguluyor. Kanıksanmış kötülüğün eylemsizliğinin yarattığı vicdan azabından bahsediyor. Ama yazının bence en çarpıcı tespiti bilgi. “Bilmek ile bilmemek arasındaki derin ayrımın önemini kaybettiği anlar var. İşte öyle bir eşikteyiz sanırım. Bilen de, bilmeyenlerle, aynı sessizliğe gömülmüş durumda.”

Bugün Metin Akpınar’a ve Müjdat Gezen’e ah ah vah vahlanananlar, dün de Boğaziçi’li çocuklara, akademisyenlere, gazetecilere, haksız yere tutsak edilenlere üzülüyordu. Bir üzüntünün eyleme geçmesi için ne gerekir? “Tipping point” kitabında bir markanın satışının patlaması ve başarıyı yakalaması için gerekli olan “başlatma noktası” veya toplumsal uyanış için bir kıvılcımın çakması için gerekli olan nedir?

Yüzüncü Maymun fenomeninden bahsetmiştim daha önceki yazılarımdan birinde. Belki de 100. insan fark ettiğinde büyük bir dönüşüm başlayacak. Çözümü sistemin içinde aramaktan vaz geçip, paradigmaları sorguladığımız, kavramları yeniden yazdığımız bir döneme gireceğiz.

Salt akıl ile değil, belki de akla rağmen inançla başarılabilecek bir çıkış yolu olabilir. Veya belki de artık inanç olgusunu sorgulamamızın zamanı gelmiştir. İnanç olmasaydı ne olurdu? Dini inançtan bahsetmiyorum sadece, salt inanç, yani akılla açıklanamaz olandan.

Yeni yıl gelirken karamsar bir yazı ele almak istemiyorum ama şahitlik ettiğimiz karanlıktan sorumlu olduğumuzu düşünüyorum. Eğer çıkış yolunu bildiğimizi düşünüyorsak ve bunu diğer insanların hizmetine veya bilgisine sunmuyorsak, biz de karanlığa katkıda bulunuyoruz demektir. Eğer çıkış yolunu bilmiyor ve bunu aramıyorsak, sorumluluğumuz azalmış olmuyor. Olanı görmezden gelerek, gündelik kötülüklere ses çıkartmayarak kendi sonumuzu hazırlamaktan başka bir şey yapmıyoruz çünkü son günlerde popüler olan deyim çok da yerinde: insanlık olarak aynı gemideyiz.

Bu hafta okuduğum ekonomi yazıları da hiç iç açıcı değil. Kötü günler geride kaldı, çok kötü günler geliyor şeklinde özetlenebilecek ekonomik durum geleceğe dair umudumuzu da kırıyor. Endişeli ve gerginiz. Rahatlamak için kullandığımız araçlar bile etkisini kaybetmiş durumda.

Peki nasıl ama nasıl çıkacağız bu durumdan?

Epiktetosun önerdiği gibi durumu kabul edip hayatımıza devam mı edeceğiz? Yoksa Machivelli’yi izleyip harekete mi geçeceğiz? Şu anki ekonomik durumumuzun piyasa ekonomisinin kaçınılmaz sonucu olduğu konusunda Adam Smith’e mi katılacağız yoksa Marx’ın tarafına geçip emekçilerin kurban edildiği bu sisteme başkaldırmaya mı karar vereceğiz? Gelecekte robotlar bizim işlerimizi yaptığında biz ne yapacağız?

Bakıyoruz ama görmüyoruz. Tek tek ve toplu halde sorunların altını çiziyor ama anlamını kavrayamıyoruz. Otoriteye ve keyfi uygulamalara direnmiyoruz, sessizce izliyoruz. Gücümüz yetmez ki, ne yapabiliriz ki diyoruz. Bu zamanda sivri dilli olmamak gerek diyoruz. Arkadaşlarımdan biri Metin Akpınar ve Müjdat Gezen için bu yorumu yapmış. Yani susmayı, fikir beyan etmemeyi kanıksıyoruz. Şu an yaşadıklarımız 90’lı yıllarda film olarak önümüze çıksa yok canım nasıl bir distopya bu derdik, demez miydik?

Yazımı John Berger’den bir alıntı ile bitireyim: “Dünya, ancak onu dönüştürme umudu var olduğu ama bu umudu gerçekleştirme olanağı bulunmadığı zaman katlanılmaz bir hale gelir.”

Yeni yılda baktığımızı görelim, olanağımız varken dönüştürelim.

mm

Ayse Musal Çıpa

Ankara’da doğdum ve büyüdüm. TED Ankara Koleji mezunuyum, Bilkent’te Turizm ve Otel İşletmeciliği okudum. Bir kaç sene mesleğimi yaptıktan sonra İstanbul’a taşındım ve reklam sektörüne geçtim. Şehir ve mesleği aynı anda değiştirmek benim için köklü bir değişimdi. 17 sene aralıksız profesyonel hayatıma devam ettikten sonra 2011 senesinde yine bir radikal değişiklik yapıp işten ayrıldım, bir şirkete ortak oldum, evlendim ve 2012’de doğum yaptım. 2015’den beri STK’larda çalışmaktayım. Başka Bir Okul Mümkün Derneği Temsilciler Meclisindeyim. Yenidenbiz’i destekliyorum. Kolektif işlere inanıyorum. Only one team ile bir kolektif kitap yazıp, bir installation sergisi açtık, Online radyo kurduk ve online şiir gecesi yaptık. Farkındalık, reiki, meditasyon, şiddetsiz iletişim, yoga vb . eğitimlere katıldım. Farkındalık üzerine atölyeler düzenliyorum. Yazıyorum, konuşuyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!