ABD VE RUSYA İLE SURİYE ÜZERİNDE VARILAN MUTABAKATLAR "ZAFER" DEĞİL, AMA "UMUT" VERDİ.... - Halimiz
ABD VE RUSYA İLE SURİYE ÜZERİNDE VARILAN MUTABAKATLAR "ZAFER" DEĞİL, AMA "UMUT" VERDİ.... 1
ÖFKE KONTROLÜ
24 Ekim 2019
ABD VE RUSYA İLE SURİYE ÜZERİNDE VARILAN MUTABAKATLAR "ZAFER" DEĞİL, AMA "UMUT" VERDİ.... 2
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
31 Ekim 2019
türkiye abd suriye anlaşması, rusya türkiye suriye anlaşması, türkiye rusya suriye anlaşması, abd türkiye suriye anlaşması, suriye anlaşmaları

Türkiye, 17 Ekim’de Ankara’da Amerika ile ve 22 Ekim’de Soçi’de Rusya ile anlaşmalar yaptı. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkmaya zorlandığı günün 21inci yıldönümünde, 9 Ekim’de, Barış Pınarı Harekatı başlatılmıştı. Amerika ve Rusya, Türkiye ile vardıkları mutabakatta bu harekatın sonlandırılmasını hedeflerken, Türkiye de Suriye gibi kanlı bir sahada bu iki güçle ayrı ayrı ama paralel zamanlarda yürüttüğü çetrefilli işbirliğini ‘şimdilik’ kendi lehine yönetebildiğini sergilemiş oldu. Bu, elbette, Türkiye’nin kazanımıdır.

Bu kazanım, iktidarın dış politikasının ve özelinde Suriye politikasının bir zaferi değildir. Eğer gerçekten iktidar politikalarının bir zaferi olsa idi; bu iktidar, cumhuriyet tarihinde ilk defa yabancı bir ülkenin yönetiminin devrilmesi için resmi politika güdeceğini deklare etmişken sekiz yılı aşkın bir süre sonrasında de facto da olsa Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile yeniden iş tutmak zorunluluğunda kalmazdı. Bugün Rusya aracılığı ile savunma ve istihbarat birimlerinin yürüttüğü çalışmalar yarın öbür gün daha üst seviyelere mutlaka taşınacaktır ve  zaman içinde Erdoğan ve Esad’ın aynı fotoğraf karesinde görünmeleri bile artık olasılık içine girmiştir. İçinize siner sinmez, olan budur. Bu, bir.

İki, eğer Erdoğan hükümetlerinin Suriye politikalarının zaferi gibi bir durum olsaydı Cumhurbaşkanı’nın Soçi’ye uçtuğu dakikalarda Esad da İdlib’ten “Erdoğan hırsızdır. Fabrikaları, buğday ve petrolü çaldı. Bugün de toprağı çalıyor,” diye ortaya çıkmazdı. Rusya’nın himayesi olmasa kendini kurtarması imkansız gibi bir şey olan Esad’ın bu çıkışını Putin’in bilgisi dışında yapmış olmasını hiç olasılık içinde dahi hesap etmemek gerekir. Belli ki olası olarak de facto tanınmayı sivri bir dille kamufle etmeye çalışmışlar.

Üç, Erdoğan hükümetlerinin Suriye politikalarının zaferi gibi bir durum olsaydı Barış Pınarı Harekatı ile operasyonun yapıldığı sahadan çekilen Amerikan askerlerinin yerine Esad’ın askerlerinin devriye gezebilmesinin önünün açılması söz konusu olmazdı. Türkiye’nin bu askerleri neyle suçladığı ortada…

Dört, Erdoğan hükümetlerinin Suriye politikalarının zaferi gibi bir durum olsaydı “insanlık namına Esad gitmeli” çağrısı bu kadar jet hızıyla unutulmaz ve dünya kamuoyu da Suriyeli Kürtlerin, “Türklerin zulmünden kaçmak için” çaresizlik içinde Esad’a yanaştıklarına bu kadar hazır ve hızlı inanmazdı.

Beş, Erdoğan hükümetlerinin Suriye politikalarının zaferi gibi bir durum olsaydı Birleşmiş Milletler nezdinde Suriye rejiminin halen bu ülkeyi temsil etme yetisine sahip TEK yönetim olduğu görmezden gelinebilir ve rejimin askerlerinin de TEK milli ordu olduğu unutturulabilirdi. Ancak uluslararası hukuk bağlamında meşruiyeti olan TEK temsil hakkı Esad rejimine aittir.

Altı, Erdoğan hükümetlerinin Suriye politikalarının zaferi gibi bir durum olsaydı Şam’da Müslüman Kardeşler yönetime gelmiş olurdu.

Yedi, Erdoğan hükümetlerinin Suriye politikalarının zaferi gibi bir durum olsaydı bütün bu abuk politikaların altında imzası bulunan Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye’ye sığınan Suriyeliler için psikolojik eşik” dediği “100 bin” sınırı aşılmamış olur ve bugün 4milyonu aşan Suriyeli ülkemizde bir şekilde yaşam kurmaya çalışmak zorunda kalmazdı. Ki yiten canlar söz konusu olduğunda dilerim ortada konuşulabilecek hiçbir zafer olmadığında hemfikir olabiliriz.

Ve son olarak, Erdoğan hükümetlerinin politikalarında bir zaferden bahsedebilmiş olsa idik Türkiye daha önce işittiği ithamların çok daha üst boyut fantezisine çıkmış bir şekilde her tür yabancı medyada bir karalama kampanyasının hedefi haline gelmemiş olurdu.

Bu acı tablo baki kalarak, Amerika ve Rusya ile varılan anlaşmaların bugün için Türkiye lehine bir kazanım olduğunu ise söyleyebiliriz.

 

ABD VE RUSYA İLE SURİYE ÜZERİNDE VARILAN MUTABAKATLAR "ZAFER" DEĞİL, AMA "UMUT" VERDİ.... 3

Yukarıda gördüğünüz görselde Amerika ve Rusya ile varılan mutabakatları yan yana sıraladık. Dileğim, bu metinlere karşılaştırmalı olarak gözlerinizin dokunabilmesi ve okuduğunuzdan kendi çıkarımlarınızı yapabilmeniz. Benim bu metinlere dair yorumuma gelince…

Amerika ile yapılan ortak açıklama iki ülkenin de NATO üyesi olduğuna dair yapılan bir vurgu ile başlıyor ve 3üncü maddede de bu askeri ittifakın 5inci maddesi olan “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” anlayışı yazılı olarak kayda geçiriliyor. Bir başka deyişle malumun ilamı ile başlanıyor ama bu malumun ilamına karşın Türkiye, Amerika’nın, YPG/PYD’ye sağladığı desteği kendi toprak bütünlüğüne karşı bir tehdit olarak algıladığı için zaten kabul edilemez bulduğunu defalarca dile getirmiş. Ve fakat Amerikan tarafı samimiyetini kamuoyuna da adeta daha net ifşa edebilmek için çarpıcı açıklamalar yapıyor. Başkan Trump, ABD’nin Obama döneminde PKK ile anlaşmasını büyük bir hata olarak nitelendirdiğini söylerken; Savunma Bakanları Mark Esper “Uzun süredir NATO müttefiki olan bir ülkeye karşı Kürtleri savunmak ya da otonom bir Kürt devlet kurabilsinler diye onlara yardım etmek üzere görevlendirilmedik,” diyor. Bir diğer deyişle Suriyeli Kürtlerin eğer ki bu yönde beklentileri varsa bunun şu aşamada gerçekleşmesi uzağa düşüyor.

Rusya ile varılan mutabakatta elbette bir NATO müttefikliği yok ancak net ifadelerle hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin toprak bütünlüğü üzerinde duruluyor. Ve ikinci maddede doğrudan PYD/YPG adı geçmese de “terörizmin tüm şekil ve tezahürleriyle mücadele etme” konusunda tarafların uzlaştıklarını anlıyoruz. Bir diğer deyişle, Amerikalılar ve Ruslar hala bu örgütü açıkca bir terör örgütü olarak deklare etmek yerine üstü kapalı olarak anlaşma yolunu seçiyorlar. Gelinen bu aşamada Türkiye’nin diplomatik olarak bu noktada eksi puanda olduğunu saptamak gerekli.

Amerikalılarla varılan uzlaşmada her ne kadar NATO müttefikliğine vurgu yapılsa da ve iki NATO üyesi ülkenin askerlerinin karşı karşıya gelmemesi için Amerika’nın askerlerini Türkiye’nin önünden çektiği dile getirilse de aynen kamuoylarına yansımış olan kanaatin metnin de dilinde yer aldığını görüyoruz. Türk askerinin Kürtleri etnik kıyımdan geçireceğine inanan yabancı medyanın bu kanaati, bu metinde, 4üncü ve 7inci maddelerde kendini açık ediyor. Mark Esper da Türkiye’nin ortaklaşa iş yaptığı ÖSO militanlarının yaptıklarından ötürü savaş suçundan yargılanabileceğini dile getiriyor. Bunları birlikte okumak gerektiğini düşünüyorum. Yine de düzenli ordunun doğrudan mesul tutulamayacağı bu suçlarda gerçek anlamda ne kadar ileri gidilebilir ancak zaman gösterir. Amerika başta bu yüzyılın başından beri yakın coğrafyamızda yaşanan işgal ve çatışmalarda savaş suçu işlememiş taraf sanki kalmadı.

Rusya ile varılan mutabakatta böyle bir husus yok. Zira Putin, İdlib’te Türkiye’nin taahütlerini yerine getirememesinden ötürü duyduğu sabırsızlığı bir noktada sonlandırabilir ve yoğun bir askeri güç kullanabilir. Amerika’nın da daha önce başvurmadığı bir yöntem değil gerçi bu sahayı top yekün düzlemek.

Amerikan tarafı ile varılan mutabakatta 8inci maddede Suriye’nin siyasi birliğine ve BM ile yürütülen siyasi sürece atıfta bulunulurken, Amerikan askerlerinin bu topraklardaki varlığının zaten bu oluşumun önünde engel olduğuna dair ise elbette en ufak bir iz yok. Halbuki Kürtler, Amerika’nın hamiliği olmadan, bölgedeki artarak sağladıkları hakimiyetlerini edinemeyecek; silah ve teçhizat ile donatılmayacak ve daha da önemlisi bu yönde askeri eğitim almamış olacaklardı. Ama Kürtler, Amerika gibi dev bir güce sırtlarını yaslayarak Suriye’nin toprak bütünlüğüne kast etmiş ve yıllardır Suriye’nin kaç parçaya bölüneceğine dair medyada çıkan yazıların haddi hesabı sayılamaz hale gelmiştir. Amerika’nın bugün bağımsız bir Kürt devletini kurmak gibi bir gaile gütmediğini deklare etmesi bir anlamda düz okumayla kabul edilebilir; diğer tarafta da askerlerin sadece lokasyonlarının değiştirildiği göz önüne alınacak olursa bir başka denemeye kadar bu gailenin ertelendiği ileri sürülebilir. Bu da her halükarda NATO ittifakı içinde aslen Amerika’nın Türkiye’nin milli güvenliğine kast ettiğini gösterir. Türkiye, bugüne kadar, bu konuyu her dile getirdiğinde komplo teorilerini fazla ciddiye almakla terslenirken bu kez artık elinde bir Amerikan Başkanı’nın açıklamalarından tutun da sahadakilerin açık ettiği nice söyleme ve faaliyete varıncaya kadar suç üstü yakaladığı bir üstünlüğü kazanmıştır. Medyadaki yoğun Türkiye karşıtlığı aslen bunu örtmek için yapılmaktadır kanaatindeyim. Bir de şu var, Rusya ve İran, Suriye rejiminin daveti ile sahada oldukları için onların toprak bütünlüğüne karşı Amerika gibi bir kalkışmaları yok gözükmekte.

Rusya ile varılan mutabakatta, Tel Abyad ve Ras Al Ayn’ı içine alan 32 km derinliğindeki alanda mevcut statükonun devam ettirileceğine atıfta bulunulmuştur. Bu hat 120km’dir. Halbuki Türkiye, Barış Pınarı Harekatı için 440 km’lik bir sınır boyunu 30km derinliğe kadar terör örgütlerinden temizlemeyi hedeflemişti. Dolayısı ile burada Ankara’nın, Rusya ve Suriye rejim güçlerine geri kalan alanı terör gruplarından temizlemesi için gösterdiği bir itimat var. Ki Çarşamba günü öğlen saatinden itibaren 150 saatlik süre içinde bu işlemin tamamlanması ve fakat ancak Kamışlı’nın bunun dışında tutulacağı belirtilmekte. Dendiği gibi gerçek bir terörle mücadele olacaksa bu da Türkiye’nin kazanımıdır. Ve elbette Rusya’nın ve Suriye rejiminin. Amerika ve Kürtler ise gözüken o ki denklemin şimdiki diliminde kaybedenler olmuşlardır.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, mevcut kazanımları arttırarak sürdürmekte kararlı ise burada da dış politikadan iç politikaya yatırım yapabilir ve aslen memlekette başta adalet reformu olmak üzere ifade özgürlüğü ve insan hakları hususlarında diğer partilerin ve bu parti seçmenlerinin söylemlerini de değerlendirerek bir ortayolu bulmaya çalışabilir. Kendi içinde güçlenmiş bir Türkiye hepimizin kazancı olur…

mm

Tülin Daloğlu

Publisher / Yayıncı - tulin.daloglu@halimiz.com Bu sitenin yayıncısı ve baş editörüyüm. Gazetecilik mesleğimde yirmi yılı geride bıraktım. Başta Türk medyası olmak üzere, Amerika, İngiltere ve İsrail medyalarında yazılarım yayınlandı. Ankara, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezunum. Üzerine aynı bölümde master çalışmam var … Ve Washington, D.C., Amerikan Üniversitesi'nde medya hukuku üzerine ikinci lisans üstü çalışmamı tamamladım. Şimdi, bu yeni mecrada huzurlarınıza çıkıyorum … yazarak, konuşarak, bilgi odaklı yürüyerek var olmaya kıymet verenlerdenim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!