ABD SURİYE’DE NE İSTİYOR? - Halimiz
BİRİKTİRİYOR MUSUNUZ?
24 Ocak 2019
VAROLUŞ
24 Ocak 2019

Önce belirtelim. Suriye ile ilgili sorunların çoğu, Suriye’deki gelişmelerle yakından ilgilenen ülkelerin her birinin kendi çıkarlarına uygun olarak belirlediği bir veya daha fazla hedefe ulaşmak istemesinden kaynaklanıyor. ABD esas hedefinin İŞİD terör örgütünü bertaraf etmek olduğunu söylüyor. Peki ama İŞİD ve benzeri taşeron terör örgütlerini oluşturan, onları eğiten ve silahlandıran kim veya kimler? Bunların hedef alınmasını bir kenara bırakıp Suriye’de sadece küçük bir coğrafyaya sıkışan silahlı İŞİD piyonlarının ortadan kaldırılması yeterli olacak mı? ABD’nin “esas hedef” açıklaması yeterli olarak görülebilir mi?

Ben şahsen ABD’nin “esas hedef” açıklamasını yeterli bulmuyorum. ABD’nin en önemli hedefi bölgedeki stratejik çıkarlarını korumaktır. Söz konusu stratejik çıkarları ise şu şekilde sıralamak mümkündür:

  • İsrail’in siyasi ve askeri çıkarlarının güvence altına alınması,
  • İran’ın bölgede etkili olmasının engellenmesi,
  • Rusya’nın bölgede etkili bir unsur olmasının önüne geçilmesi,
  • Türkiye’nin bölgenin etkili gücü olmasının engellenmesi,
  • PYD’nin, ABD’nin çıkarları doğrultusunda istendiği zaman kullanılabilecek silahlı bir taşeron güç olarak muhafaza edilmesi.

Hiç kuşku yok ki PYD’nin eğitimi, silahlandırılması ve siyasi açıdan desteklenmesi, yukarıda sıralamaya çalıştığım stratejik hedefler ile doğrudan bağlantılıdır. PKK’yı neredeyse 40 yıldır ülkemizin başına bela eden de aynı mantık değil midir?

ABD, bugün için, Suriye’nin mevcut yönetimini bertaraf etmeyi amaçlayan politikasını ertelemiş gözükmektedir. Ancak, Suriye’de İran’la iş birliği içinde olmayan, İsrail’in çıkarlarına zarar verme potansiyeli bulunmayan bir hükümetin bulunmasının bölgedeki hedeflerinden biri olduğu açıktır.

Bölgede Rusya’nın, İran’ın, İsrail’in, bazı Avrupa ülkelerinin ve nihayet, Arap ülkelerinin her birinin de birden fazla hedefi vardır. Söz konusu hedeflerin birbiriyle örtüşmediği ve bunlar arasında üzerinde uzlaşı sağlanabilecek bir dengeye ulaşmanın çok zor olduğu da ortadadır.

Sözde stratejik ortağımız ABD’nin bölgedeki faaliyetlerinin Türkiye’nin ulusal güvenliği ile bağdaşmadığı ve hatta sınır güvenliğimizi tehdit ettiğini söylemek sanırım abartılı olmaz. ABD, farklı hedeflerini gözetirken zaman zaman uluslararası hukuktan ve kendi koyduğu ilkelerden uzaklaşıyor. Taşeron bir terör örgütü ile mücadele etmekte olduğunu söylerken başka bir terör örgütünü silahlandırıp onunla iş birliği yaparken Birleşmiş Milletler kararlarını adeta yok sayabiliyor. PYD’yi PKK’nın kurdurduğu gerçeğini görmezden geliyor.

Bu noktada, henüz takvimi üzerinde ciddi soru işaretleri olmakla birlikte, Trump’ın, ABD’nin Suriye’de bulunan askerlerini geri çekme kararı üzerinde biraz kafa yormakta yarar var. Bu karara muhalif olan cenahlar bulunmakla birlikte ben şahsen çok da şaşırmadım. ABD “Stratejik Aklı” bu kararın alınmasında etkili olmuş olabilir. Söz konusu kararın arkasındaki temel dinamik bazı önemli stratejik hedeflere yönelik küresel güvenlik ortamının yeniden şekillendirilmesi hazırlığı olabilir. Peki, bu önemli stratejik hedefler nelerdir konusuna gelince aklıma gelenleri satır başları olarak sıralamaya çalışayım:

  • ABD’nin stratejik ağırlık merkezini Güney Asya Pasifik jeo-stratejik alanına, tehdit önceliğini ise Çin’e kaydırmak,
  • Rusya’nın, Çin ve diğer bölgelerde ABD’ye karşı güç paketleri oluşturmasına engel olmak,
  • PKK’nın Türkiye ile Rusya arasında bir sorun alanı olarak kalmasını sağlamak,
  • Fırat’ın doğusuna yönelik olası bir harekat sırasında, muhtemel Türkiye-İran, Türkiye-Esad çekişmelerinde Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya getirerek Türkiye-Rusya ilişkilerindeki yakınlaşmayı bozmak,
  • Türkiye’yi uzun süreli bir askeri harekat ortamına iterek ekonomik ve askeri gücünü yıpratmak suretiyle ABD’nin siyasi ve askeri taleplerine karşı Türkiye’nin manevra alanını kısıtlamak. Bu şekilde, ABD’nin bölgedeki güvenlik stratejisinin ayrılmaz parçası İsrail’in çıkarları için Doğu Akdeniz’deki enerji havzasında Türkiye’nin olası politikalarını geri plana atmasını temin etmek. Ve nihayet, Irak ve Suriye Kuzeyindeki PKK unsurlarının Türkiye’yi meşgul etme sürecinin devamını sağlamak.

Tabii ilave edelim ki Kürtleri korumaya yönelik bir anlaşma imzalanmadan ABD’nin Suriye’den çekilmesinin olamayacağı da ABD yönetiminin resmi ağızlarından ifade edilmiş durumda. Bu da şaşırtıcı değil ve ABD’nin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Bir başka deyişle, ABD-PKK/PYD ittifakı ile İsrail’in güvenliği ve çıkarları doğrudan bağlantılı.

Özetlemeye çalıştığım bu durumun Türkiye için çok sıkıntılı olduğu açık ve net. ABD ve Türkiye’ye bu şartlar altında nasıl stratejik ortak diye bakılabilir bilemiyorum. Gerçekten ülkemizin güvenliği ve bekasının ABD’nin stratejik hedefleri ile pek de örtüşmediği anlaşılıyor. Unutmayalım ki ABD’nin Kürt aşkının arkasındaki temel güdü İsrail’in bölgesel güvenlik talepleri olduğu kadar İran’ı dengeleyebilecek ve kendisi bakımından ucuza gelecek bir gücü muhafaza etmek.  İsrail’in güvenliği ile kendi milli güvenlik önceliklerini özdeşleştiren bir devlet aklı ABD’yi yönettiğine göre bu durum herhalde şaşırtıcı olmasa gerek.

Peki ABD’nin nasıl bir oyun planı var? Bunun ayrıntıları konusunda fazla bir şey söyleyebilecek durumda değilim. Ayrıca konunun uzmanı da sayılmam. Ama matematik olarak görünen ABD’nin büyük bir olasılıkla ikili bir oyun planı olduğu. ABD’nin Fırat doğusunu öncelikle İran’a yönelik olası harekat hazırlıklarında bir lojistik üs bölgesi olarak gördüğünü söylemek mümkün. Bu nedenle bölgede tesis ettiği üsleri tamamıyla terk etmesi pek akla yakın gelmiyor. Bu bağlamda Fırat’ın doğusundan ABD askerinin çekilmesi karşılığında Türkiye’deki askeri üs ve tesislerin kullanılması için geniş garantiler istenebileceğini göz ardı etmemek gerekiyor.

Bu noktada kısaca Türkiye’nin bundan sonra izleyebileceği en akılcı politika ne olmalıdır sorusuna bir yanıt arayalım.

Açıkça ifade edelim. Suriye’deki gelişmeler Türkiye için ciddi bir güvenlik ve terör sorunu olarak karşımızda duruyor. Bugünlerde sözü edilen Fırat doğusunda bir harekata gelince, bunun hem küresel ölçekteki dengelerle ilişkisi hem de harekat alanının sadece Suriye topraklarında sınırlanmasının güç olması nedeniyle daha önce yapılan Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla karşılaştırılmaması lazım. Görünen o ki çok daha geniş çaplı bir harekattan bahsediyoruz. Siyasi ve askeri altyapıyı hazırlamadan böyle bir harekata girişilmesinin akılcı olacağı kanaatinde değilim. Kaldı ki böylesine geniş çaplı bir harekata ne Rusya ne İran ne de merkezi Suriye hükümetinin destek vermesi mümkün gözükmüyor. Ayrıca, ABD ve Avrupa’dan gelebilecek çok ciddi tepkileri de unutmayalım.

Tekrar altını çizelim. Fırat’ın doğusundaki fiili durum Türkiye için bir güvenlik ve beka sorunudur. Çünkü Türkiye 35-40 yıl öncesinden başlayarak bu yana ekonomik gücünün önemli bir bölümünü PKK terör örgütü ile mücadelede kullandı; milli gelirinin yarısı kadar bir kaynağı bu şekilde harcamış oldu. Halbuki PKK terörü olmasaydı bu kaynak halkının refahı için kullanılabilirdi. Daha da kötüsü ülkemiz üç kuşaktır bu mücadelede şehit veriyor, ocakları sönüyor. Dolayısı ile ABD’nin ve Avrupa’nın tepkilerini büyük ölçüde dikkate almamakta son derece haklıyız. Ancak yapmamız gereken doğru stratejiyi izlemek, doğru zamanda, doğru yerde ve yeterli güçle ortaya çıkmaktır.

Bu noktada küresel ölçekte önemli gördüğüm bazı hususlara daha dikkat çekmek istiyorum:

  1. Türkiye’nin, Avrupa ve Batı Asya gibi iki stratejik bölgede ABD için kritik önem taşıdığı yadsınamaz. Türkiye’nin NATO içindeki müttefiklik hukuku bir yana, konumu itibariyle ABD’nin küresel oyun planı içinde önemli bir yeri vardır. Karşılıklı iş birliği altyapısı olmakla beraber iki ülke arasında stratejik ortaklık hiçbir zaman olmamıştır; son yıllarda bu gerçeği çok daha net bir şekilde gördük. Ancak, ABD’nin Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasından son derece rahatsız olduğu da bir gerçektir.
  2. Rusya’ya gelince, Putin yönetiminin Rusya’nın eski gücüne ulaşması için çevre ülkeleri üzerinde güç kazanmaya, ABD’nin NATO ve AB içindeki müttefiklerini bölmeye ve zayıflatmaya yönelik geleneksel politikasını izlediğini söylemek sanırım abartılı olmaz. Bu da ABD’nin dikkate alması gereken bir durumdur.
  3. Trump yönetimi, Türkiye-Rusya arasındaki ekonomik, enerji ve savunma alanlarındaki yakınlaşmayı ciddi bir risk olarak algılamaktadır. Türkiye ise bir tarafta Rusya bir tarafta ABD ile aynı sahada top çevirmeye çalışmaktadır.
  4. Buradan S-400 alımı projesine geçersek, Türkiye ilk bakışta haklıdır. Çünkü, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu iç ve dış sorunların önemli bir bölümü Batı’dan kaynaklanmaktadır. Bugün için ciddi ekonomik sorunlarla boğuşmakta olan Türkiye ABD’ye 3.5 milyar dolar Patriot harcı ödeyebilecek bir durumda değildir. Zaten ABD, Patriot konusunda bir teknoloji transferi için kapıyı açık tutmamaktadır. Sadece “Patriot sistemini alın, S400’den vazgeçin” demekte, Türkiye’nin S400 sistemini almasını engellemek için her düzeyde Türkiye’ye baskı yapmakta, hatta tehdit etmektedir.
  5. Aklın yolu Türkiye’nin etkili bir füze savunma sistemine ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Bu alanda dünyadaki belki de en iyi sistem S-400’dür. Bu sistemin sırlarının Batı tarafından bilinmemesi Türkiye açısından büyük bir avantaj olarak düşünülebilir.
  6. Ancak, endişem odur ki S-400 konusu Türkiye, NATO ve ABD arasında tarihi kırılmalara yol açabilecek bir potansiyel taşımaktadır. Ülkemizi yönetenlerin bunu özenle değerlendirmeleri gerekir diye düşünüyorum.
  7. ABD’nin neden olduğu tüm soru işaretlerine rağmen, küresel güvenlik bağlamında Türkiye’nin NATO çıpasına bağlı kalması gerekir diye düşünüyorum. Çünkü NATO’nun egemen ve bağımsız bir üyesi olarak Türkiye’nin başka ülkelerle birebir ilişkilerde eli daha güçlü olacaktır. Kaldı ki NATO üyeliği başka ülkelerle iş birliğine de engel değildir. Unutmamak gerekir ki, NATO üyeliği demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dayanan evrensel değerleri esas alan Batı Kulübünde bir yetki belgesidir. Öngörülebilir bir güvenlik şemsiyesi sağlar ve üye ülkenin yumuşak gücüne katkısı yadsınamaz.
  8. ABD ve Orta Doğu bağlamında geçen yüzyıldaki ezberin de artık değiştiğini görmek gerekir. Özellikle son 20 yılda ABD’nin kazandığı teknolojik ilerleme ile kaya gazı başta olmak üzere enerji bağımlılığının kalmaması ve hatta ihracat yapan bir ülke konumuna yükselmesi bu ezberi değiştirmiştir. Bugün, ABD’nin Suriye’ye ve bölgeye yönelik temel stratejisinin Ortadoğu’daki kaynaklara bağımlı rakiplerinin ve özellikle de Çin’in ulaşımını sınırlamak ve enerji güvenliğini kendi kontrolü altında tutmak olduğunu düşünüyorum. ABD, Çin’in devlet güdümlü ekonomisini genişleterek yeni bir dünya düzeni peşinde olduğu gerekçesi ile ticaret savaşlarını başlattı bile. Bu noktadan yola çıkarsak, ABD’nin yumuşak gücünün bütün parametrelerini kullanmaya başladığını görebiliriz. Bu durum akla “ABD acaba sert gücünü kullanmak için hazırlık seviyesini yükseltme aşamasına mı geldi?” sorusunu getirmektedir.
  9. Son olarak, şu çok konuşulan ama herkesin kendine göre yorumladığı “tampon bölge” meselesine değinelim. Türkiye’nin Suriye’de 30 km derinliğinde bir tampon bölge oluşturulması konusunda ABD ile anlaştığı söylendi. İyi de Suriye’de tampon bölge oluşturulurken, “Suriye kendi topraklarının bölünmesine ne diyecek?”, ”İran ve Rusya’nın tepkisi ne olacak?”, ”Böyle bir tampon bölge oluşturulması uluslararası hukuka oturuyor mu?” gibi soruları yönelten var mı? Türkiye, büyük sıkıntılar çektiği teröre karşı gerekli tüm tedbirleri alma konusunda sonuna kadar haklı ama ”tampon bölge gerçekten Türkiye’nin sorunlarına çare olacak mı?”  Tüm bu konularda hem kuşkulu hem de endişeliyim. Çünkü ABD ile stratejik ortak olmanın çok uzağında olduğumuzu düşünüyorum.

2019 yılı küresel ölçekte çok ilginç gelişmelere ve olaylara gebedir. Türkiye’nin ise gerek ekonomide gerekse de siyasi-askeri alanlarda hata yapma lüksü kalmamıştır.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!