"ÖĞRETMEN BANA TAKTI" - Halimiz
AMA ARKADAŞLAR İYİDİR
9 Ağustos 2018
ABD, ÇİN, İRAN, TÜRKİYE
9 Ağustos 2018

Çoğumuz okul döneminde kullanmışızdır bu cümleyi. Genellikle kendimizi başarısız bulduğumuz zamanlarda, bazen kendimize bazen de etrafımızdakilere söylemişizdir. Örneğin, iyi geçtiğini düşündüğümüz bir sınavda, beklentilerin çok altında kalan bir sonuçla karşı karşıya kalmışsak hatalarımızı görmeden, otomatik olarak sınavımızı değerlendiren öğretmenimizin aslında bize takıntılı olduğunu ve ne yapsak yapalım o beklediğimiz sonucun gelemeyeceği fikrine kapılırdık. “Aslında sorulara doğru yanıtlar verdim, ama öğretmen kendi yorumuyla düşük puanlar vermiş. Zaten bu aralar bana pek sıcak davranmıyordu. Böyle olacağı belliydi” gibi cümlelerle de tezimizi güçlendirirdik.

Son günlerde CHP’de yaşananlar bana bu klasikleşen cümleyi hatırlattı.

Bildiğiniz üzere, memlekette yenilgiyi veya hatayı kabullenmek pek rastlanan bir durum değil. İdealist bir bakış açısıyla, koltuğunu bırakmak veya koltuk mücadelesine girmemek buralara çok fazla uğramadı. Ana muhalefet partisinin de bu konuda bir kısır döngüsü var. Önce gerçeklerden kaçılıyor veya bu gerçekler halının altına süpürülüyor, bu sebeple gerekli dersler çıkarılmıyor çünkü hata hep başkasında aranıyor veya kendilerine göre “esas kaybeden” hep başkası oluyor. Devamında haliyle herhangi bir sorumlu aranmıyor. Hem neden aransın ki? Zaten her şey yolunda(!) gidiyor. İşte bu kronikleşmiş kısır döngüye biz “Öğretmen bana taktı” sendromu adını versek pek de yanlış olmaz.

En yakın örnek tabii ki seçim sonuçları devamında gelen olağanüstü kurultay tartışmaları. Seçim gecesi, seçimin ikinci tura kaldığını söyleyenler kısa bir süre sonra sanki oldukça normal, tezatlık içeren açıklama yapmıyorlarmış gibi seçimin ilk turda sona erdiğini ve herkesin evine dönmesi gerektiğini belirtti. Sonrasında partinin lideri Kılıçdaroğlu, “seçimin esas kaybedeni AKP” diyerek adeta spot ışıklarını başka yöne çekmeye çalıştı. Devamında ise ortaya atılan olağanüstü kurultay iddiasını parti yönetiminde dikkate alan olmadı bile. Sorumluluğu üstlenmek, partide bir yeniliğe ihtiyaç olduğu kanaatine varmak gibi durumlar tabii ki kendilerine uzaktı. Neden mi? Çünkü esas başarısız olan CHP değildi(!)

Olağanüstü kurultay kararını parti yönetimi almasa da bu kararı tüzük gereği aldırmak için muhalifler harekete geçti. Önlerinde imzaların toplanması için 15 günlük bir süre ve kurultay kararı alınması için gereken 622 delege imzası vardı. Gelin, bu süreç boyunca parti yönetiminden yapılan açıklamalara bakalım.

Sürecin başlamasıyla beraber parti yönetiminden kurultay için maksimum 300-400 arası delege imzası toplanacağını öngördüklerini belirten bir açıklama geldi. Seçimin ikinci günündeyse muhalifler ellerindeki imzanın 452 olduğunu söylerken, parti yönetimi kendilerine ulaşan 120 imza olduğunu dile getirdi. Sürecin devamında ise delege imzaları artınca tüm bu 300-400 delege imzası öngörüleri unutulup CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, “hodrimeydan” tadında “Getirin 604ü, hemen kurultayı toplayalım” açıklamasını yaptı. Muhalifler ise imzaların genel merkeze teslim edilmesi için son güne kadar bekleyeceklerini açıkladı.

Yazıyı kaleme aldığım günlerde CHP’deki muhalifler yeterli sayıya ulaştıklarını açıklamış ancak parti yönetimi geri çekilenler düşülmeden bile sayının 605 olduğunu belirtmişti. Zaten beni de bu yazıyı yazmaya iten bu açıklama oldu. Bana kalırsa bu bakış açısı, bu zamana kadar yapılan tüm çelişkili açıkalamalardan, gerçek dışı tesellilerden bile sıkıntılı bir duruma işaret ediyor.

Anlaşılan parti yönetimi olağanüstü kurultay fikrini net bir dille reddediyor. Hatta partinin kurultay ile karışıklığa sürükleneceğini düşünüyor. Peki o zaman, benim özellikle parti yönetiminde öne çıkan isimlere birkaç sorum var.

Bu zamana kadar ülkede demokrasi idealizminin bireysel çıkarların önüne çıkması gerektiğini belirttiniz. Hatta ve hatta kendinizi bir nevi “demokrasi savaşçıları” olarak adlandırdınız. Bu sebeple, ülkeyi yönetenlere kucaklayıcı dil kullanmalarını gerektiğini ve kendilerine oy vermeyenlerin de bu ülkenin insanı olduğunu ve onları göz ardı etmelerinin çok yanlış olacağını vurguladınız.

Peki siz, ülkeyi yönetmeye aday olmayı geçtim; bu partinin seçmenlerini kucaklayıcı bir dil kullanıyor musunuz veya seçmenlerinizin gönül rahatlığıyla sizin yönettiğiniz partiye oy verdiğini düşünüyor musunuz? Özellikle başabaş biten başkanlık referandumu sonuçlarından sonra ülkenin neredeyse yarısının hayır oyu verdiğini ve bu durumun ülkeye uzlaşı getirmeyeceğini dile getirdiniz. Çok doğru. Peki şimdi aynısını partiniz için de söyleyebilir misiniz? Sizce tüzük gereği 622 delege imzasının olması gerektiği bir ortamda “geri çekenleri dahil etsek bile 604 imza var” diyerek bu partiyi gerçekten gönül rahatlığıyla yönetmeye devam mı edeceksiniz? Ve hepsinden daha kilit bir soru, siz gerçekten bireysel çıkarlarınızın mı yoksa demokratik bir ülke hayalinin mi peşindesiniz?

Çoğumuz zamanında “Öğretmen bana taktı” dedik. Suçu öğretmende ve onun değerlendirmesinde bulduk. Sonra ne mi oldu? Bunun bir sonuç getirmeyeceğini görüp kendimize döndük, hatayı kendimizde aradık ve hatalarımızın üstüne gittik. Anlayacağınız zaman geçiyor, cümleyi kullanan çocuklar değişiyor. CHP mi? O bildiğiniz gibi. Aynı sendromla devam.

Durum tam da bu aslında.

mm

Sinan Reis

Notre Dame de Sion Fransız Lisesi ve Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler - İşletme mezunu. Hayalindeki mesleği yapan bir headhunter. Galatasaray aşığı, Mustafa Kemal Atatürk sevdalısı. Olaylara Fransız kalmamak için okuyor, yazıyor. Ülkesine "çıkmadık candan umut kesilmez" sözüyle bakanlardan.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!