NÜKLEER SANTRALLARA NEDEN KARŞIYIM? - Halimiz
HAFTANIN ÖNE ÇIKAN HABERLERİ
10 Mayıs 2018
EMPATİ
10 Mayıs 2018

Bu yazıyı hazırlamamın nedeni ülkemizde nükleer santralı kurma girişimleri karşısında duyduğum endişeleri kamuoyumuzla paylaşmaktır.

Önce, çok kısa olarak, nükleer enerjinin ne olduğuna ve ona alt yapı hazırlayan sürece bakalım.

Nükleer enerji, atomların çekirdeği içindeki enerjidir. Çekirdeği bir arada tutan atomik bağlarda muazzam miktarda enerji yüklüdür. Bu bağların kırılması durumunda, söz konusu enerji açığa çıkar. Bu enerji elektrik üretimi amacıyla kullanılabilir.

1905 yılında Albert Einstein, özel relativite kuramını kaleme aldı. Böylece fizikte; kütle, enerji, manyetizma, elektrik ve ışığın bir bütünlük içinde değerlendirilmesini sağlayan yeni bir çağ açıldı. Einstein, 20. Yüzyılın en önemli buluşlarından biri kabul edilen E=mc2 formülünü geliştirdi. Rutherford, 1911’de atomun çekirdeğini keşfetti. Niels Bohr ise nükleer kuram ile kuantum kuramını birleştirdi ve 1913 yılında atomik yapı kuramını yayınladı. Einstein, bu kez 1915’de, genel relativite kuramını ortaya atarak; yer çekiminin ve hareketin, zaman aralıklarını ve uzayı etkileyebileceğini öne sürdü. 1919 yılında Rutherford, nitrojen gazını alfa ışınlarıyla bombardımana tabi tutarak nitrojeni oksijene dönüştürdü. Bu çok önemliydi çünkü uyarı ile gerçekleşen bir nükleer reaksiyon anlamına geliyordu.

Nükleer enerjinin ortaya çıkması süreci yukarıda özetlemeye çalıştığım bir dizi gelişmenin ve daha sonraki yıllarda da bu çalışmaları ileriye taşıyan bilim insanlarının katkılarıyla oluşmuştur.

1939 yılında ABD Başkanı Roosevelt, Einstein’dan bir mektup aldı. Einstein, bu mektubunda, bir uranyum silahının yapılabileceğinden söz ediyordu. 1940 yılı içinde ABD’li bilim insanları, Uranyum-238 izotopunun nötronla ışınlanması sonucunda ortaya neptünyum ve plütonyum elementlerinin çıktığını, plütonyumun parçalanabilir olduğunu, dolayısıyla bomba yapılabileceğini teyit ettiler. 1941 yılında ise İngiliz bilim insanları, 1 kilogram saf Uranyum-235’den bomba yapılabileceğini raporladılar. Nihayet, 1942 yılında ABD’de, İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmak amacıyla, atom bombasının yapılmasını hedefleyen Manhattan projesi başlatıldı. 1945 yılında New Mexico’da kod adı Trinity olan ilk nükleer silah denendi.

6 Ağustos 1945’de ABD, Japonya’nın Hiroşima kentine ilk atom bombasını attı. Sadece üç gün sonra da ikinci bomba Nagazaki’ye atıldı. Hiroşima’ya atılan atom bombasının(uranyum) sadece “anında” öldürdüğü insan sayısı 70-80.000, Nagazaki’ye atılanın(plütonyum) öldürdüğü ise 40-75.000 idi. İlk patlamadan kurtulan ancak ısıl ve radyasyon etkilerine maruz kalanlardan 200.000’i de takip eden beş yıl içinde yaşamlarını yitirdiler.

Atom bombalarının yarattığı büyük felakete uğrayan Japonya, iki hafta içinde teslim oldu.

Dünya da nükleer enerjinin bu çirkin yüzüyle ilk kez bu şekilde tanışmış oldu.

Nükleer enerjinin barışçıl amaçlı kullanımına yönelik ilk uluslararası toplantı, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından organize edilerek 1955 yılında Cenevre’de yapıldı.

Nükleer enerjiden elektrik elde etmeyi başaran ilk reaktör, 1957 yılında ABD’de (Santa Susana, California) işletmeye alındı. Bunu başka nükleer santraller izledi.

Ancak ne yazık ki, barışçıl amaçlı kullanım amacıyla kurulan nükleer santraller de onlarca kazaya ve neredeyse atom bombasını aratmayacak tahribata sebep oldular. ABD’deki Three Mile Island kazasını (Mart 1979), Çernobil faciası (Nisan 1986), Tokaimuro (Mart 1997, Eylül 1999), ve son olarak da Fukuşima (Mart 2011) felaketleri izledi. Gerek kaza anında doğrudan ve gerekse radyasyon etkisiyle oluşan kanser nedeniyle binlerce yaşam söndü. İnsanlar yurtlarından, işlerinden oldular. Milyarlarca dolarlık tahribat yaşandı.

Günümüzde nükleer enerjinin duyarlı ve bilinçli toplumlarca ciddi olarak sorgulanması şaşırtıcı değildir.

2015 yılı itibariyle dünyada 32 ülkede, toplam 438 nükleer reaktör işletmededir. Bunların yaş ortalaması 28’dir. Nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payı en yüksek düzeyine (%18) 1996 yılında ulaşmış, ancak daha sonra gerileme trendine girerek 2012’de %12’ye, 2013’de ise %11’e düşmüştür.

Uluslararası Enerji ajansı verilerine göre, 2016 yılı itibariyle, nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payı %11, enerji üretimindeki payı ise %4.9’dur.

Dünyada halen işletmede olan 438 nükleer reaktörün 99 tanesi ABD’de, 58’i Fransa’da, 43’ü Japonya’da ve 34’ü Rusya’dadır.

2015 yılı itibariyle inşaatı süren nükleer reaktör sayısı ise 67 olarak verilmektedir. Bunların 24’ü Çin’de, 9’u Rusya’da, 6’sı ise Hindistan’dadır. Kamuoyu duyarlılıklarını dikkate almayan ve başta ÇED süreci olmak üzere hukuksuzluklarla iç içe yürütülen santral inşa süreçleri hukuk çerçevesinde durdurulamaz ise ülkemizde de en az üç adet nükleer reaktör kurulacaktır.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Makine Mühendisliği Odası Enerji Çalışma Grubu’nun “Türkiye’nin Enerji Görünümü 2018” raporunda nükleer santralların Türkiye’nin elektrik ihtiyacını karşılamak için gerekli olmadıkları belirtiliyor. Türkiye’nin mevcut ve inşa edilmekte olan elektrik üretim tesislerinin önümüzdeki 15 yıl için gerekli elektriği sağlayacak kapasitede oldukları, daha sonraki yıllarda ise yeterli yenilenebilir yerli kaynaklar bulunduğu ifade ediliyor. Aynı raporda, Akkuyu ve Sinop santralları için ilginç fiyat ve maliyet bilgileri yer alıyor. Bunlara göre;

  • Akkuyu, üreteceği elektriğin yüzde 50’sini 15 yıl boyunca, Sinop santrali da üreteceği elektriğin tamamını 20 yıl boyunca TETAŞ’a satacak. Bir başka deyişle, Türkiye Cumhuriyeti, yasa ile Akkuyu’ da üretilecek elektriğin yarısını 12.35 dolar-cent/kWh bedelle, Sinop’ta ise tümünü 11.80 dolar-cent/kWh bedelle satın alma taahhüdü vermiş bulunuyor.
  • Bugün itibariyle bir kWh elektriğin fiyatı 16.5 kuruş (4.1 dolar-cent) civarındadır.
  • Akkuyu ve Sinop santralları için ödenecek birim elektrik fiyatları bugünkü piyasa fiyatının yaklaşık 3 katıdır.
  • Akkuyu’nun yatırım maliyetinin 20 milyar dolar’ın üzerinde olacağı kesin gibidir. Bu tutardaki yatırımla, 20 bin MW güçte hidrolik, rüzgar veya güneş santralı yapılabilir.
  • Akkuyu ve Sinop santralları en az yüzde 51 oranında yabancıların sahipliğinde olacak. Elde edilen gelirler, bu oranlarda yurt dışına aktarılacak. Gerekli olan nükleer yakıt bakımından %100 dışa bağımlılık olacak. Yapımcı firmalar işi yarıda bırakırsa projelerin yerli imkanlarla tamamlanma olanağı teknolojik olarak yok.
  • Radyasyon yayma kapasitesi çok yüksek ve yarı ömrü milyonlarca yıl olan nükleer atıkların ne yapılacağı henüz belli değil.

Peki, Akkuyu ve Sinop nükleer santralları yapılabilecek mi dersiniz?

İnanın, emin değilim. Yaptığım araştırmaya göre Akkuyu’nun ciddi bir finansman sıkıntısı var ve bu sorun aşılabilmiş değil. Sinop’a gelince, Japon kaynaklı bir habere göre maliyet tahmini 37.5 milyar Dolar’a yükselmiş ve yapılabilirliği belirsiz hale gelmiş.

Yukarıda çok özet olarak verdiğim bilgiler ışığında ülkemizde nükleer santral kurulmasına karşı olduğumu bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Bu yazının hazırlanmasında değerli dostum Necdet Pamir’in “Enerjinin İktidarı” adlı kitabından da yararlandım. Sektörle ilgilenenlerin bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum.

mm

Dr. Ali Tigrel

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!