BÜTÜN DİĞER BARIŞLARI SONLANDIRAN "BARIŞ": BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI ORTADOĞU - Halimiz
ÇANAKKALE ŞEHİTLİĞİNDE BİR TUR
13 Eylül 2018
OKULSUZLAŞTIRMA
13 Eylül 2018

“Tüm Savaşları Bitirecek Savaş,” resmi olarak 1918 Kasım’ında Versay Sarayı’nda sonlanalı yaklaşık 100 yıl oldu. Gerçekten de, bu terimin kendisi, bu savaşın bu kadar yıkıcı olduğu fikrinden doğmuş, kitle imha silahlarının ilk defa kullanımı ve öngörülemeyen boyutta insan canına mal olmasıyla, insanlığın bu türden bir kaderi asla yeniden göze alamayacağı iyimserliği ile ortaya çıkmıştır. Ama ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı’nın çözülmemiş sorunlarından kaynaklanan 20’nci yüzyılın bir düzine çatışması, “Tüm Savaşları Bitirecek Savaş” terimini kötü bir şaka gibi milyonlarca yiten insan canını anlamsızlaştırırmışcasına insanların umudunu hiç etti. Birinci Dünya Savaşı’nda 37 milyon insan yaralandı veya öldü. 20 milyon kadar askeri ve sivil ölüm vardı; 17 milyon da yaralı. Bir de buna paralel ama tamamen bağlantısız olmayarak, küresel İspanyol gribi salgınında hayatını yitiren 50 milyon kadar insanı da katarsanız, dünya daha önce böylesi büyük ölçekte bir ölümü birden yaşamamıştı. Savaşın kendisi hakkında çok şey yazıldı ve tarihi burada tekrarlamak istemiyorum. Ancak, savaşın hemen göze çarpmayan sonuçlarına da çok az dikkat çekildi ki aslında yerkürede milyonlarca insan bu sonuçlardan etkilendi. Doğrusu, denir ki 20inci yüzyıl Birinci Dünya Savaşı ile başladı. Peki bizlere nasıl bir ders bıraktı ve daha acımasız savaşlara girişmek dışında başka ne gibi çıkarımlar yapabiliriz bu savaştan?

Ulus Devletin Yükselişi ve Uluslararası Yönetim

Savaş sonrası büyük değişimlerden biri, dünya uluslarının nasıl organize olacağı ve yönetileceği, ve birbirleriyle nasıl bir ilişki kuracakları ile ilgilidir. Açıkçası, Milletler Cemiyeti, uluslararası ilişkilerin tesis edilmesi için ortaya çıkan ilk küresel model ve uluslararası ilişkilerin kurallarının ilk belirlendiği kuruluş olmuştur. Birleşik Devletler’in katılımının yetersizliği nedeniyle büyük ölçüde sonuçta başarısız olmasının asıl odaklanılması gerekli konuyla pek alakası yoktur. İşgaller ötesinde bir dünya düzeninin özlemi ortaya çıktı ve küresel katılımın bir özelliği haline geldi, Birleşmiş Milletler tarafından da daha başarılı şekilde ele alındı.

Bununla birlikte, uluslararası yönetişim kurumlarına odaklanmak daha büyük ve daha etkili bir gerçektir. İlk kez, bir tarafta, toplumların beklenen ve normatif düzeni imparatorlukların aksine ulus devletler ve öte tarafta da göçebe kabilelerin değişen güç merkezlerinin aksine şehirler ve başkentlerle sınırlı bir coğrafi alana özgü olacaktı. Birinci Dünya Savaşı, imparatorlukların parçalanmasına ve daha “modern” yönetim şekli olarak görülen ulus-devletlerin yerini almasına yol açtı. Aslında, Woodrow Wilson’ın “Ondört Maddesi”, Versay’da yapılan barışın temelini oluşturmaya çalıştı ve Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi yenilmiş imparatorluklarının toprakları için çok özel reçeteler içeriyordu. Nitekim, Osmanlı İmparatorluğu’na özel olarak, Wilson şöyle demiştir:

XII: “Şu anki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk parçasına garanti altına alınmış güvenlikli bir egemenlik sağlanmalı, ancak şu anda Türk egemenliği altında bulunan diğer milletlere hiç bir kuşku götürmeyecek şekilde hayat güvencesi sağlanmalı ve kesinlikle otonom bir kalkınma imkânı sağlanmalı ve Çanakkale Boğazı, bütün ulusların gemilerine ve ticaretine uluslar arası garantiler altında serbest geçişe açılmalıdır.”

Versay Antlaşması’nın himayesinde, bir dizi alt-antlaşma ortaya çıktı ki bunlardan biri İttifak kuvvetlerinin zaferi ile onikinci maddeyi yürürlüğe koymayı ve Osmanlı İmparatorluğunu yedi bölgeye bölmeyi hedefleyen Sevr Antlaşması idi. Amaç, bu topraklarda yeni uluslar ortaya çıkarmak, potansiyel olarak genişlemiş bir Yunanistan, bir Ermeni ulusu, bir Kürt bölgesi ve Britanya ile Fransa arasında şimdiye kadar gizli tutulan Sykes-Picot anlaşmasının uygulanması dahil olmak üzere “milliyetler”i toplamakdı. Bu, fetih yoluyla tanımlanmış devletlerden, sınırlarını etnik kökene göre tanımlayan bir devlete doğru tarihi bir kaymayı işaret ediyordu. Dahası, bu yeni devletlerin yapısı öncelikle laik olmaktı, ancak bazı durumlarda geleneksel ve dini meşruiyete sahip görünen devlet başkanlarının olmasında mahsur yoktu. Bununla birlikte, bu hareketin ulus-devlet modelinin genişlemesine doğru kaymasındaki temel gerekçe, Müttefikler barışa giden yolun aynı zamanda yönetim yapısının bir işlevi olduğunu görmüşlerdi. Dahası, ve daha da önemlisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir asırdan daha uzun bir süre önce ortaya çıkması ve Sovyetler Birliği’nin savaş sırasında ortaya çıkmasıyla kanıtlandığı gibi, ulusun popüler bir ifadesi yerine, onu gerçekleştirmeye istekli bir kitle vardı. O zamandan beri, güçlü milletlerin kendilerini daha az güçlü olanlar üzerinde “modernitenin” ve  bazı anlatılara göre de “ilerlemenin” göstergesi olarak olarak söz hakkına sahip görmeleri, 20. yüzyılda gelişmiş ve gelişmekte olan dünya arasında uluslararası ilişkilere damgasını vurmuştur.

Osmanlı’nın Son Bulması ve Yeni Orta Doğu’nun Yükselişi

1918’den bu yana Birinci Dünya Savaşı dünya olayları üzerinde muazzam etki yaparken, Orta Doğu’da gördüğümüz kalıp aslında dünyanın çoğu yerlerinde olanların bir örneğidir. Birincisi, dünya bölgelerini tanımlayan – Yakın Doğu, Orta Doğu ve Uzak Doğu – gibi dünya bölgelerini karakterize eden terimler bile Britanya’ya uzaklıklarına göre “yakın”, “orta” ve “uzak” olarak adlandırılmışlardır. Doğrusu, İngiliz etkisi Doğu Akdeniz bölgesi ve Arap Yarımadası üzerinde en büyük etkiye sahip olmuştur. Sykes-Picot da dahil olmak üzere, İngiliz hükümetinin savaştan önce, savaş sırasında ve sonrasında ki eylemleri, sınır çizgileri ve hatta savaştan sonra ortaya çıkan ulusların isimlendirilmesini yarattı. Wilson’ın ulusları etnik kökene göre organize etme girişimine rağmen, ki Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının parçalanmasında etkin rol oynamıştır, bu “milliyet” Orta Doğu’da bile uygulanmıştı. İngiliz referansı dışında savaştan önce “Filistinliler”, “Ürdünlüler” veya “Iraklılar” diye bilinen insanlar yoktu. Bunlar İngilizlerin bu “milletlere” verdiği isimlerdi. Orada yaşayan insanlarla hiçbir ilgisi yok. Aslında birçok “etnik” kökenli insanın birbirlerine geçmişten gelen kinleri vardı, ve aynı “millet” içinde harmanlanmışlardı. Yoksa nasıl Irak gibi Sunni, Şii, Kürt ve Türkmen aşiretlerine ev sahipliği yapan bir ülke, yüzyıllar öncesine dayanan tüm ihtilaflarıyla birlikte, “modern” yurttaşlık ve uluslar arası herhangi bir işlevsel nosyonun üstesinden gelebilirdi? Sadece, İngilizlerin yerlileri ikna etme çalışırken faydalanmaya çalıştığı bir tür tarihsel meşruluğa sahip yüce bir hükümdar aracılığıyla. İngilizler için bu kaçınılmaz yerel çatışmalardan daha önemlisi kendilerinin bu ihtilafların içine sürüklenme tehlikesi idi. Bunun sonucu olarak da İngilizlerin gidebilmesini sağlamak için yeterli düzeni sağlayacak tartışma götürmez bir yöneticiye ihtiyaçları vardı. Hem Britanya da kendini bir yüzyıllık süreç içinde imparatorluktan, koloni düzeninden, Taçdan (veya kaynklardan) doğrudan kontrol edilmeden işlerini ihale edeceği uydu devletlerle yer değiştiriyordu. Buna göre İngiltere, 1902’de Üçüncü Suud Evi’ni tanıttı ve destekledi ve Osmanlı’nın yıkılmasından sonra Kutsal Mekke ve Medine bölgelerini buraya kattı. Bu “asillerin” bölgeye yabancı olmasına rağmen, Irak’ta Haşim Evi’ni tanıttılar. Savaş sonrası İngiliz Transjordan Mandası, Ürdün’deki Haşimi Krallığı’nı gündeme getirdi. Fransa, Sykes-Picot antlaşması gereğince Suriye ve Lübnan’da da benzer şekilde uydu hükümetleri atadı. Son olarak, 1917’deki Balfour Deklarasyonu, İsrail’i 1947’de bölgeye getirme sürecini başlattı. Elbette, Suriye ve Irak’taki Baasçı devrim başta olmak üzere, bölgedeki ulusal liderlik yıllar içinde değişti. İngiltere’ye karşı yapılan bu ayaklanmalar bu ülkelerdeki mevcut hükümetlerin sonunu getirmiş olsa da  bu “ulusların” temelde yönetilemez olduğu gerçeğini değiştirmedi. Bölgedeki istikrarsızlık ve iç çatışmaya meyilli olmaları, bu yeni devletlerin yaratılmasında “pişirildi”. Versay’dan çıkan ulus-devletin varlığı son derece naif idi, ve aynı zamanda bu zayıflık, Müttefik ülkelerin “(a) özgür, açık ve tüm koloni haklarından kesinlikle bağımsız.. ” olarak Wilson’ın ulvi hedefleri içinde yer alan çıkarlarla kendi çıkarlarını karıştırdılar. Bölge halkının bu ihanet için ödediği fiyat, devam eden çatışma, istikrarsızlık, insan ıstırabı ve barıştan başka herşeyi ortaya çıkardı.

 

Kalıcı Savaş

Some have argued that the events of September 11, 2001 constitutes the true beginning of the 21st Century. Let us hope that we can recover from that catastrophe with greater wisdom than we did from the one in 1918.

Versay Antlaşması ve Wilson’ın Ondört Maddesine verdiği ilham küresel perspektifte uluslar arası ilişkilerde yeni bir başlangıcın ilk kıvılcımı oldu. İmparatorluklar son buldu, yerini Birinci Dünya Savaşı’nın “Üçlü İtirazı” nda esas alan bir dizi Batılı ulusla yer değiştirdi. Toprak üzerindeki doğrudan kontrol yerini bu yeni ulusların hayatlarında kocaman bir etki ile değişti ve yeni bir tür emperyalizmin vuku bulduğu bu yeni ulusları yaratma süreci 20inci yüzyıla damgasını vurdu. Orta Doğu’daki olaylar, birçok yönden bölgeye özgü olsa da aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın ardından özellikle de Afrika ve Asya’da ulus devletlerin gelişiminde yaşananları andırmakta. 1918’den beri ve Versay yüzünden dünyayı barış değil ihtilaflar tanımlıyor. Orta Doğu’daki yaşananlarda 1923’te Türkiye’deki gelişmeler gibi  istisnalar yer alsa da bu bile Versay antlaşmasına bir tepkinin sonucu idi. Dolayısıyla, Türkiye’nin istisnası kuralı kanıtlıyor. “Barış antlaşması” çok az sulh ama pek çok savaş yarattı.

Birinci Dünya Savaşı olağanüstü tarihsel bir olaydı ve etkileri bugün bile halen hissedilmekte. Aslında 20inci yüzyılın başlangıcını mimleyen de bu savaş olmuştur. Kimileri 11 Eylül 2001’de yapılan terör saldırılarının 21inci yüzyılın gerçekten başlangıcını yaptığını argüman etmekte. Hep birlikte umalım ki bu seferki facianın altından 1918’e kıyasla daha akıllıca çıkabilelim.

 

mm

Gary M. Grossman

Dr. Gary M. Grossman is an Associate Director of the School for the Future of Innovation in Society (SFIS) at Arizona State University (ASU). Dr. Grossman is internationally recognized for leadership in exploring the linkages between politics, economies, and societies, particularly as they relate to global development. He was awarded a US Fulbright Research Grant to Turkey from 2002-2004 and has served ASU and the State of Arizona as President of the University Senate; Chair of the Arizona Faculty Council of the Arizona Board of Regents; and as Faculty Athletics Representative to the Pac-12 Conference and NCAA, as well as many administrative appointments over his 24 years at the university.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!