ABD, ÇİN, İRAN, TÜRKİYE - Halimiz
“ÖĞRETMEN BANA TAKTI”
9 Ağustos 2018

Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” eseri, günümüzün uluslararası ilişkiler disiplininde bazı soru işaretlerini giderecek değerdedir. Huntington’ın tezine katılalım veya katılmayalım, günümüz dünyasında muhakkak dikkate alınması gereken düşüncelerle önümüze çıkmaktadır.

Huntington’ın ortaya koyduğu düşünce, Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” teziyle de alakalıdır. Fukuyama’ya göre liberal dünya, batı değerleri, diğer düşüncelere karşı galip gelmiştir ve adeta tarihin sonuna gelinmiştir. Diğerleri için artık tek çare batıyı taklit etmek, deyim yerindeyse batılılaşmaktır. Arnold Toynbee ve Bernard Lewis gibi düşünürlere göre bu imkansızdır.

Huntington şöyle der; prenslerin yerini milletler, milletlerin yerini ideolojiler, ideolojilerin yerini de medeniyetler almıştır. Çeşitli medeniyetler sayar Huntington… Ama bastıra bastıra üzerinde durduğu üç medeniyet vardır; BATI (Kuzey Amerika ve Avrupa), İSLAM (Arap, Türk, Malezya), ASYA (Çin). Huntington’a göre yeni dünyada medeniyetler arasındaki makro ve mikro mücadeleler dünyanın gidişatında rol alacaktır. Mikro seviyede daha küçük grupların  birbirlerinin üzerinde hakimiyet kurması (mezhep çatışmalarını, etnik katliamları, toprak kazanma amaçlı müdahaleleri bunlardan sayabiliriz), makro seviyede ise ekonomik ve siyasi anlamda sistemin tepesine çıkma mücadelesi vardır. Huntington, ekonomi konusunda ısrarla Asya medeniyetine vurgu yapar ve Çin’i Asya’nın tahtına oturtur.

Globalleştikçe medeniyet kavramı da genişlemiştir. Belki de pek çoklarının Asya’yı, İslam ve Batı’yı bütün halde ayrı medeniyetler olarak görmesinin sebebi budur.

ABD başkanı Donald Trump, dünyadaki yeni trend olan “ekonomik milliyetçiliğin” yeni lideri haline gelmiştir. Huntington’ın söylediği gibi, “mücadele” yalnız silahlı olmak durumunda değildir. Ekonomik mücadele de medeniyetler çatışmasında rol oynayabilir.

Trump’ın Rusya ve Kuzey Kore ile yakınlaşmaya çalışması belki de onun Huntington’u iyi analiz etmesindendir. Nitekim pek çok kişi, Trump’ın  Rusya ve Kuzey Kore’yi değil, Çin’i asıl tehlike olarak gördüğünü iddia etmektedir.

İran ise günümüzdeki “Medeniyetler Çatışması”nda hem mikro hem de makro seviyelerde mücadele edilmesi gereken bir aktördür. Çünkü hem mezhepsel çatışmalarda yer almakta, hem de bir İslam Devleti olma sıfatı ile batı medeniyetine meydan okumaktadır. İran’ın kültürel anlamdaki ağırlığı, dini anlamdaki ağırlığından fazladır. Huntington’ın da kültür farklılığı meselesine dinlerden daha fazla önem verdiği söylenebilir.

Bugün mikro seviyede etnik ve mezhepsel çatışmalara (Myanmar, Yemen, Suriye, Irak vb), makro seviyede ise ekonomik bir savaşa doğru ilerlemekteyiz. ABD’nin tek büyük güç olduğu dünya tarihe karışmakta gibi görünmekte, Rusya ve IŞİD gibi tehditlerin perde arkasında nüfuzunu yükselten Asya ve beraberinde İslam Medeniyeti pazularını sıvazlamaktadır. Suudi Arabistan’daki reformlar devam etsin, İran’da da benzeri gelişmeler olsun istenmektedir. Çünkü globalleşerek aşırılığa kaçan ve göç yoluyla batıyı tehdit eden unsurların temeli belki de bu ülkelerdir.

Pek çoklarına göre Türkiye hiç bir zaman batı medeniyetinin parçası olmamıştır. Zaten şu an da bu izlenimden uzak bir görüntü çizmektedir ülkemiz. O halde hem Asyalı hem de Müslüman bir medeniyet olarak Türklerin bu mücadeledeki yeri “Medeniyetler Çatışması” savunucularının kafasında bellidir. Aslında Türkiye Batı’dan uzaklaşmamakta, Doğu’ya da yakınlaşmamaktadır. Çünkü Soğuk Savaş bitmiş ve ortada ne Sovyetler Birliği ne de Komünizm kalmıştır. Türkiye hala Asya ve Avrupa’nın ortasında yer alan, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkedir. Tarihin Sonu’nu savunanların gözüyle duruma bakarsak, olan biten tek şey Türklerin “Batı’yı taklit etme” özelliğini yitirmiş olmasıdır. Üstelik bizim kendimizi nasıl tanımladığımız daha önemlidir. İnsan kendi medeniyetine yön verebilir ve kendini yeniden tanımlayabilir. Atatürk’ün yaptığı devrimler bu yönden çok önemlidir.

Anlaşılan o ki birileri Huntington’ı haklı çıkarmaya uğraşıyor. Ortalıkta Asya ve İslam Medeniyetlerine karşı sağlam bir mücadele verilecek görüntüsü hakim. İran ve Çin hedefte. Türkiye’nin durumu ne olacak derseniz, ya “filler tepişirken çimenler ezilecek” ve bu mücadelede saf tutacaktır, ya da bir yolunu bulup coğrafyasına ve tarihine dayanarak bu cendereden çıkacaktır  dev memeleriyle cüceler emziren memleketimiz.

Türkiye daha kendine biçtiği stratejik derinlikten kurtulamamışken yeniden Müslümanların hamisi olmaya soyunursa kendisini “Medeniyetler Çatışması”nın ortasında bulacaktır. Batılı ‘değerlere’ geri dönüş ise taraf olmamak demek değildir. Ancak ekonomik, siyasi ve askeri olarak batıya bu kadar entegre olmuşken, şimdilik gerçekleşmekte olan bir efsane olan bu mücadelede en az yara almamızın yolu bu değerlere dönüştür. Batılı değerler illa ki Müslümanlığı, Türk kültürünü terk etmek değildir. Asgari bir demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü seviyesine gelmemiz kafidir.

Asıl mesele şudur; güneyimizde sınırlar yeniden çizilirken, ekonomik bir “savaş” tünelin ucundaki güneş gibi görünmekteyken; Türkiye “Haca Çarpan Hilal” olmayı mı tercih edecek yoksa tüm dünya ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışan laik, demokratik bir hukuk devleti olmaya mı devam edecek? “Haca çarpan Hilal” olmayı seçersek bu savaştan çok yara alırız. Laikliğe, demokrasiye, özgürlüklere tutunursak her şey “teğet geçebilir”.  Bu Çin ile, İslam dünyası ile iyi ilişkiler geliştirmemize de engel olmaz üstelik. Çünkü dış politikada eksenimizin kaydığı yoktur. Medeniyetimiz yerinde durmaktadır. Fakat kendimizi tanımlama şeklimiz değişmektedir ve biz kendimizi 300 yıl önceki Osmanlı gibi tanımlayamayız.

İncirlik’e el koyan Demirel, Kıbrıs Harekatı’nın öncüsü Ecevit, Türkiye’nin ‘Batı’ya kıyasla küçük bir ideal olmadığının hatırlatıcısıdır bizlere. Fakat Dolar’ın kaç lira olduğu, Trump’ın çılgınlık derecesi, ABD’nin gücünden ziyade Türkiye’nin kendini iyi tanıyıp iyi strateji belirlemesi mühimdir büyüklüğümüzü hatırlamamız için… Olup bitenin kaynağı ne Amerika’dır çünkü ne de Trump’ın beyni. Olanların kaynağı bir fikrin uyanışa geçmesidir, belki de nehirlerin aktığı gibi zamanın ruhuna uygundur yaşadıklarımız. Ve fillerin tepişmesinde ezilen çimenler olmamayı becermektir bu zamanda büyüklük.

 

mm

Polat Üründül

Polat Üründül Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Portsmouth Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Çalışmaları üzerine yüksek lisans yaptı. Hala Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde doktora çalışmasına devam etmektedir. Twitter.com/polaturundul polat@polaturundul.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Üzgünüz. Bu içerik kopyalanamaz!!